Kadın Cinayetleri

‘Bir cinsiyet şiddet biçimi’ olarak kadınların öldürülmesi tezini İngiliz feminist Diana EH Russel tarafından ortaya atılmıştır. Diana EH Russel ile Roberta A. Harmes’in 1992 yılında kaleme aldıkları “Küresel Perspektifte Kadın Cinayeti” adlı eserinde “kadınların kadın olmaları nedeniyle erkler tarafından öldürülmesi”ni cinsiyet eşitsizliği, erkeklerin orantısız güç kullanması ve kadın bedeni üzerinde tahakküm kavramlarına vurgu yapmıştır. Kadına zarar veren cinsiyet temelli pratiklerle taciz, tecavüz ve cinsel istismar ile kadın ticareti, fahişeliğe zorlama, erken evlilik, gebelikte anne ölümleri, töre ve namus cinayetleri türü suçları, “kadına yönelik şiddet” olarak ele almışlardır.

20.yüzyılın başlarında burjuva feminizmi olarak anılan ve öncülüğünü orta sınıf kadınların oluşturduğu birinci dalga feminist hareket, eşitlik çerçevesinde (mülk edinme, eğitim, aile ilişkileri, çalışma, velayet, boşanma hakkı vb.) formüle ettiği taleplerini 20. yüzyılın başlarından itibaren esas olarak seçme ve seçilme hakkı üzerine [1] yoğunlaştırmıştı.

Kadının, sınıf mücadelesinin politik bir aktörü olarak kadın hareketinin en özgün siması Rosa Luxemburg ve yoldaşı Clara Zetkin’in kadınlar için verdikleri mücadele inkâr edilemez. Luxemburg’un “ya sosyalizm ya barbarlık” ile ilgili söylemleri kapitalist emperyalist sistemin, insanlığı uçuruma sürüklediği gerçeğinden hareketle, kadının sınıfsal mücadeledeki rolünü ön plana çıkarmıştı.

Ekim Devrimi ile proletaryanın iktidara gelmesiyle kadınlara yönelik düzenlemeler hayata geçirildi. Kadınların gerek siyasal alanda olsun, gerekse toplumsal alanda aktifleşmesi, evlerden çıkıp üretimde etken bir niteliğe sahip olması, sendikalarda ve diğer kurumlarda, parti saflarında toplumsal hayata katılması hedeflenmişti. Bu hedefe de ulaşıldı. Ancak Krusçev ile başlayan çözülme sürecinde, kadınların Ekim Devrimi’nin getirdiği o heyecan, o çalışma hırsı ve ruhu ellerinden alınmaya başlandı. Sovyetlerin çöküşünden sonra tıpkı Çarlık Rusya’sında ve diğer kapitalist ülkelerde görüldüğü gibi kadın, ikinci sınıf insan olma niteliğine geri dönüş yaptı, hem de kazanımları ve örgütlenmeleri ellerinden alınarak…

Her yıl dünya genelinde yarım milyona yakın kadın, cinsiyetçi yasaların getirdiği eril şiddetine maruz kalıyor. Georgetown Kadın, Barış ve Güvenlik Enstitüsü’nün hazırladığı Kadın, Barış ve Güvenlik Endeksi raporunda, 167 ülkede yapılan araştırmaya göre ülkelerin % 90’ının cinsiyetçi yasalara sahip olduğu, bu ülkelerde kadınların baskıya ve şiddete maruz kaldığı tespit edilmiştir. Araştırma, 2018 yılında 379 milyon kadının aile içi şiddete maruz [2] kaldığını göstermiştir.

2017 verileri, Birleşmiş Milletler Uyuşturucu ve Suç Ofisi (UNODC) 2019 tarihinde yayınlanan Küresel Cinayet Raporunu yayınlamıştır. Buna göre:

  • Dünya genelinde her gün 137 kadının, eşi ya da yakını tarafından öldürüldüğü rapor edilmiştir.
  • 2017 verileri 87.000 kadının öldürüldüğü mekânın, kendi evleri olduğu bildirilmiştir. Ölen kadınların % 57,5’i olan 50.000 kadının, eşi ya da yakınlarının kurbanı olduğu yönündedir.
  • 2012 tarihinde eşi ya da sevgilisi, aile üyesi tarafından öldürülen kadın sayısı 48.000’dir.
  • Asya ülkeleri cinayetlerin başını çekiyor.

Kadına uygulanan şiddet ve kadın cinayetlerinde sosyal, ekonomik ve kültürel faktörlerle birlikte bu ölümlerde sınıfsal özelliklerin ön plana çıktığını ilerleyen bölümlerde göreceğiz. Veriler incelendiğinde yoksul ve dar gelirli ailelerde cinayetlerin, diğer, orta ve üst düzey gruplarına göre çok daha fazla olduğu şüphesizdir. Küresel kapitalizmin bir yansıması olan neoliberal politikaların sebep olduğu ulusal ve uluslararası eşitsizliğin kadınlar üzerinde bıraktığı derin izleri önceki yazılarımızda açıklamıştık.

“Kadına Şiddet” başlıklı makalede, Birleşmiş Milletler’in 2020 tarihli raporuna göre dünya genelinde her yıl 15-49 yaşları arasında 243 milyon kadın ve kız çocuklarının şiddete maruz kaldığını, yüz milyonlarca insanın yerinden yurdundan edildiğini yazmıştık. Dolayısıyla Türkiye ve benzeri geri kalmış, bağımlı ülkelerde pek çok alanda görülen toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin mağduru olan kadınların durumu eğitime ve çalışma hayatına yansıyarak cahil kalmasına, ekonomik özgürlüğüne mani olmasına ve daha az gelir elde etmesine sebep olmaktadır. Bunlara ataerkil yapının getirdiği toplumsal baskının da eklenmesiyle yaşanan cinsiyet eşitsizliği tüm alanlarda baskının artmasına, şiddetin tüm alanlarda yoğunlaşmasına ve giderek kadın cinayetlerine sebep olmaktadır. Bu yazımızda dünya genelinde ve ataerkil feodal ilişkilerinin en yoğun olduğu Türkiye’de cinayetlerin sebep ve sonuçlarını bir-iki paragraf halinde incelemeye çalışacağız.

Soruna salt toplumsal cinsiyet perspektifinden bakmak, sınıfsal perspektifin ihmali ve analizi bakımından eksik ve yanlıştır. Çünkü kadın cinayetleri de tıpkı diğer toplumsal sorunlar gibi sınıf temeline dayanmaktadır. Kadına uygulanan eril şiddetinin, cinsiyet eşitsizliği ve insan yerine konulmamasının getirdiği sair problemler de alt sınıfların hedef olarak görülmesine neden olmuştur. Liberal kalemşorların yazdıklarının aksine, işlenen cinayetlerin bireysel değil, toplumsal bir sorun olduğu, BM raporu tarafından doğrulanmaktadır.

Kapitalizm demek, dünya üzerinde ekonomik, sosyal, politik krizler demektir. Kapitalist dünyanın tamamında eşzamanlı olarak görülen ve 1930’lardan beri ilk kez gelir dağılımlarının uçurumlara neden olduğu, tarımda, sanayide, ticarette ve hizmet sektöründe yaşanan tıkanmalar ile birlikte başta ABD olmak üzere yoksulluk sınırının % 13,5’un üstüne çıkması, dünya işsizlik oranının % 4,7 daralması, büyümenin % 1,4’lere düşmesi, faiz oranlarının % 7’den % 15’lere yükselmesine, 50 milyon insanın işsiz kalmasına, yeryüzündeki toplam üretimin % 42 oranında ve dünya ticaretinin de % 65 oranında azalmasına neden olmuştur. Yalnız Amerika’da 4.000 civarında farklı banka, on binlerce şirket batmış, ardından gelen II. Paylaşım Savaşı da bu krizin tuzu, biberi olmuştur. 19. yüzyılda yaşanan krizleri 20. ve 21. yüzyıl takip etmiştir. 2001-2002, 2008-2009 krizleri, günümüzde yaşadığımız ekonomik daralmalar, kapitalist sistemin çıkmazlarıdır. Örnek olarak, 1876, 1885, 1893, 1908, 1914, 1917-1921, 1930-1932, 1938, 1945-1946, 1982, 1991, 2009 ve 2020 tarihleri dünya kapitalist sistemin içinde bulunduğu kriz ve ekonomik daralmalar gösterilebilir. Tüm krizler finans kapitalizmin merkezinden başlamış, etki alanı merkez ülke olan ABD ile sınırlı kalmayarak kapitalist dünyanın tamamını etkilemiştir. Neoliberalizm böylesi bir dönemin kurtarıcı görevini üstlenmiş, ancak kapitalist sistemin çaresizliğine, bunalıma ve krizlerine engel olamamıştır. Engellemek bir yana toplumun tüm kesimlerinde krizlerin derinleşmesine imza atmıştır. Krizlerin sürekliliği, neoliberal politikalarda birbirini kışkırtarak beslemiştir. Neoliberalizmin yeryüzünde yarattığı tahribat, gelir dağılımında onarılması güç farklılığın açılmasıyla oluşan dengesizlik ve uçurum ile derinleşen eşitsizlik, yoksulluk, sefalet, ekolojik yıkım ve günümüzde yaşadığımız savaşlar büyük oranda geri dönülmesi zor sonuçları beraberinde getirmiş ve yıkımın kurumsallaşmasına sebep olmuştur. Kapitalist sistemin yarattığı kriz, burjuvaziden ziyade, işçi sınıfının, yoksul halkların daha çok yoksullaşmasına ve sömürüye maruz kalmasına neden olmuştur. Emperyalizmin girdiği hegemonya ve yeniden paylaşım bunalımı, ekonomik ve siyasal krizlerin derinleşmesine, dinamikleriyle birlikte dünyada çok yönlü yapısal krizlere sahne olmasının müsebbibi olmuştur. Kadınların bu dönemde içine düştükleri bunalım, neoliberalizm öncesine göre iki kat daha fazladır.

Bilindiği gibi ataerkil yapı, önceki yazılarımızda belirttiğimiz gibi, sınıflı toplumlarla eşzamanlı ortaya çıkmış ve günümüzde kapitalist üretim ilişkilerinin kışkırtmasıyla birlikte kadınların ağırlaşan baskılarla ehlileştirilmesi hedeflenmiştir. Ataerkil iktidarın maddi temeli, hiç şüphesiz ki kadınların üretim ilişkilerinde ve yeniden üretimin maddi temeli, işçi sınıfının emeği üzerindeki burjuvazinin ağırlaşan sömürüsüne dayanır.

Ataerkil tahakküm ile kapitalist üretim ilişkileri; birbirlerinden farklı gibi görünen bu iki ayrı tarihsel paradoks, günümüzde birbirlerine adeta kilitlenmiş, girift hale gelmiş çapraşık gibi görüntü arz etmesine rağmen özünde birbirini besleyen konseptler haline gelmiştir. Diğer bir deyişle ataerkil tahakküm ve kapitalist üretim ilişkisinin birlikte kurduğu bu sinsi ortaklık, kadınlara ve kadın bedeni ve yaşamı üzerinde yeni biçim alarak, kılık değiştirerek saldırmaya devam etmektedir. Bu kavramın içinde kadın emeği karşılığı adeta buharlaşmış, sistem gereği hem burjuvazi tarafından hem de erkek egemenliği tarafından yok sayılmış, çifte sömürüye maruz kalmıştır. Emperyalizmin sömürge konseptine bağlı bu saldırgan politikaları nedeniyle Ortadoğu ülkeleri (Türkiye dâhil), Afrika, Asya ve Latin Amerika ülkelerini adeta birer savaş coğrafyasına dönüştürmüş olmakla birlikte artan kadın cinayetleri nedeniyle kadın emeğinin kullanımında değişimlere yol açmıştır. Savaşların yol açtığı açlık, sefalet ve hastalıklar, kadınların aç kalmamak için sigortasız, düşük ücrete razı olmayı beraberinde getirmiştir. Sosyalist sistemin dünyanın üçte birinde hâkim olduğu ve işçilerin örgütlü olduğu dönemlerde burjuvazi, kadınlara reva gördükleri çifte sömürüyü sürdürmeye pek cesaret edemiyordu. 1990’larda Sovyetler Birliği’nin bir yandan Krusçev’den kalma sosyalist karşıtı uygulamaları, öte yandan emperyalist kuşatmalar nedeniyle çökmesi sonrasında kapitalizm, işçilerin örgütlenmesini engellemiş ve sömürüde en çok mağdur olan kadınlar üzerindeki emek sömürüsünü yoğunlaştırmıştır.

IŞİD türü gücünü emperyalist ülkelerden ve uydularından alan insanlık düşmanlarının oluşturduğu radikal örgütlerin gerici ve vahşi yüzlerini, Ortadoğu’daki hegemonya savaşlarında nasıl ortaya çıkardığını bir önceki yazımızda açıklamıştık. Bu savaşlar sonucu kadınların nasıl birer mülteci konumuna geldikleri, doğdukları, büyüdükleri ve her bir taşına dünyayı feda ettikleri toprağını terk etmek zorunda bırakılmaları, mülteci olarak kaldıkları ülkelerde de şiddetin yeni biçimleriyle tanıştıkları, tacize, tecavüze ve cinayete kurban gittikleri gerçeği, sistemin dünya çapında bir insanlık ayıbına imza attığı gerçeği ile günümüzde uygulanan kadın cinayetleri, 15. – 17. yüzyıllarda “Cadı Avları” gibi kapitalizmin ve eril şiddetin birer kadın celladı olduğu gerçeğini değiştirmemektedir.

Türkiye’de kadın cinayetleri

Kadına yönelik şiddette Türkiye’nin başını çektiği eril tahakkümün kaynağını, anatomisini istatistiklerle birlikte önceki yazımızda “Kadına şiddet” bölümünde açıklamıştık.

Kadın cinayetlerinde her ne kadar aile içi tartışmalar, aldatma şüphesi, kıskançlık, terk edilme korkusu, namus kavramı, psikolojik rahatsızlıklar, töre, boşanma türü bireyselleştirme pratikleri ileri sürülse bile asıl nedenin kapitalist üretim tarzı ve onu besleyen Osmanlıdan kalma pederşahi olarak bildiğimiz ataerkil feodal yapıdan kaynaklı olduğu inkâr edilemez. Dolayısıyla sınıfsal yapı ön plana çıkmaktadır. Gelir dağılımında üst pastayı bölüşen aileler arasında ne kadın sorunlarına, ne kadına uygulanan şiddette ve ne de kadın cinayetlerine tanıklık etmedik. Tacize uğrayanlar, alt gelir grubu dediğimiz yoksullar, işçiler ve dar gelirli gruplar ile mülteci konumuna düşen kadınlar ön plandadır. Kadın cinayetlerinin nedenini bir araya getirirsek; temelde üretim ilişkilerine dayanan toplumsal yapı kaynaklıdır. Politiktir, ekonomiktir, kuralsızlıktır, yabancılaşmadır, uyumsuzluktur, nefrettir, güvenini kaybeden aile yapısıdır, kültürel yapının belirli bir raya oturtulamamasıdır, çözülmedir, güvensiz yapıdır, hoşgörüsüzlüktür, ilgisizliktir, terk edilme korkusudur, cehalettir, cinsiyet ayırımcılığıdır, ataerkil yapıdır, silahlanmadır, kıskançlıktır, korkudur, törelerdir, namus kavramıdır, tarikatlardır, cemaatlerdir, siyasi iktidarlardır, iktidarların siyasal rejimleridir, Siyasal İslam’ın icazet verdiği vakıalardır, işsizliktir, neoliberal politikalardır. İşlenen cinayetlerin nedeni ne olursa olsun kapitalist üretim ilişkilerinden bağımsız düşünülemez.

İstanbul Emniyet Müdürlüğü Asayiş Şube Müdürlüğü’nce 2018 verileri “kadına şiddetin Türkiye’de 2017 yılında 24.050 vakıa olarak tespit edilirken, 2018 yılında 28.554’e yükselmiştir. [3] Bu veriler, polise intikal eden vakıalardır. Polise intikal etmeyen vakıalar dâhil edilirse uzmanlar en az bunun 5 katından fazla olduğunu iddia etmektedirler. Kaldı ki mağdurun polise ya da savcılığa başvurması, onu şiddetten, baskıdan ya da ölümden kurtaramayacaktır. Kadın bunun bilincinde olduğu için polisin veya savcılığın çare olmadığını, koruma altındaki kadınların nasıl öldürüldüğünü biliyor.

2013 yılında meydana gelen kadın cinayetleri, 2019 yılında iki katına çıkmıştır. 2002- 2009 yılları arasında yani, 7 yılda işlenen kadın cinayetleri ülkemizde % 1400’dür. 2002 yılında 66 kadın cinayete kurban gitmiş, 2009 yılının ilk yedi ayında bu rakam 953’e çıkmıştır. [4] Bu rakam, Adalet Bakanı tarafından telaffuz edilmiştir. Diğer istatistiklere bakıldığı zaman örneğin, Wikipedia’da “Türkiye’de kadın cinayetleri” maddesine bakıldığı zaman 2009 yılında 109 kadının cinayet kurbanı olduğu yazılıdır. “Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu”na bakıldığı zaman da 2010 yılından itibaren istatistiklere rastlayabiliyoruz. Bu tutarsızlığı araştırdık. Düzgün, bağımsız ve etki altında kalmadan herhangi bir istatistiki veriye rastlayamadık. Bir yandan siyasetin rakamlarla oynaması, öte yandan TÜİK dediğimiz kurumun bağımsız olmayışındandır. Hangi rakam doğrudur sorusunun cevabını Adalet Bakanı’nın kendisi veriyor. Dolayısıyla kadın cinayetleri ile ilgili küresel alanda verilen rakamlarda da Türkiye’nin yeri, doğru değildir kanısı uyanmaktadır. Bu durum başlı başına Türkiye’de verilen rakamların çok ötesinde kadın cinayeteri işleniyor kanaatini uyandırıyor.

AKP iktidarı döneminden 2019 tarihine kadar 15.557 kadının yaşam hakkının ihlal edildiğini CHP’li Sezgin Tanrıkulu’nun 8 Mart 2020 tarihinde Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nde verdiği demeçten öğreniyoruz. [5] Bunun dışında İçişleri Bakanlığı’nca düzenlenmiş istatistiki bilgilere ulaşamadık.

Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu’nun 2013 yılı raporuna göre o yıl Türkiye’de işlenen kadın cinayeti sayısı 237’dir. 2014 yılında 294’e yükselen kadın cinayetleri, 2015 yılında da 303’e yükseldi. Devamında her sene artmaya devam eden kadın cinayetleri sayısı 2019 yılında ise 474 olarak açıklanarak 2013’yılının 2 katına çıkmıştır.

Bazı endekslere bakıldığı zaman kadınlarla ilintili bilgileri daha net ve ince ayrıntıları görebiliyoruz.

  • Türkiye, hayat kalitesinin en yüksek olduğu ülke sıralamasında, Kadın, Barış ve Güvenlik Endeksine göre 167 ülke arasında 114. sıradadır.
  • OECD ülkeleri arasında da kadına yönelik şiddette yüzde 38 ile dünya birincisiyiz. Yani Türkiye, kadına yönelik şiddetin en çok uygulandığı ülke sıralamasında başı çekiyor.
  • Dünya Ekonomik Forumu’nun kadınların ekonomiye katılımı, fırsat eşitliği, eğitim imkânlarından yararlanma ve siyasi katılım oranlarını dikkate alarak oluşturduğu 2020 Cinsiyet Eşitliği Raporu’nda Türkiye 153 ülke arasında 130. sırada bulunuyor.
  • Kız çocuklarının istismarına yönelik de dünyada 3. sıradayız. İlk iki sırada Güney Afrika Cumhuriyeti ve Bangladeş paylaşmıştır. Ancak polise ve adli makamlara intikal etmeyen vakıalar bu endekse dâhil edilirse dünyada birinci sırada olacağımız unutulmamalıdır. Bunlar utanç veren rakamlardır.
  • Küresel Cinsiyet Eşitsizliği raporuna göre de Türkiye 153 ülke arasından 130. sırada…
  • Huzurlu ülke sıralamasında 163 ülke arasında 145. sıradayız. Yani dünyanın en huzursuz ülkeleri arasında 18. sıradayız.
  • Yolsuzlukta dünyada Meksika’dan sonra 2. sırada, Avrupa’da şampiyonuz.
  • Dünya Öğrenci Mutsuzluğu Endeksi’nde dünyada 1. sıradayız. Diğer bir deyişle dünyanın en mutsuz ülkeyiz.
  • Kadına tecavüzde Avrupa’da 47 ülke arasında 2015 itibariyle 6. sıradayız. Bu rakam Avrupa Konseyi tarafından resmi açıklanan istatistiklerdir. Ancak yargıda ve emniyette şikâyet konusu olmayıp, namus ve aile onuru gerekçesiyle intikal etmeyen tecavüz olayları var ki, bunlar da dâhil edildiğinde 1. sırada olacağımız şüphesizdir.
  • İfade özgürlüğünde 2016 yılı itibariyle 140 ülke arasında 130. sırada; Avrupa ülkeleri sıralamasında ise sonuncuyuz.
  • Küresel Cinsiyet Uçurumu Endeksi’nde 144 ülke arasında 130. sırada…(Kaynak: Dünya Ekonomik Forumu ‘WEF’)
  • Dünya Suç Endeksi’nde 52 ülke arasında 32. sırada…
  • Sosyal Adalet Endeksi’nde 41 ülke arasında 40. Sırada… (Kaynak: OECD). Yani sosyal adaletin olmadığı dünyada ikinciyiz.
  • En güvenli ülkeler sıralamasında 163 ülke arasında 149. sırada… Diğer bir deyişle en güvensiz ülke sıralamasında 14. sıradayız.
  • Sefalet Endeksi’nde 62 ülke arasında 4. sırada… (Kaynak: Bloomberg)
  • Cinayetlerde 41 Avrupa ülkesi arasında 13. sıradayız.
  • Gazetecileri Hapse Atan Ülkeler sıralamasında dünyada 1. sırada. (Kaynak: Gazetecileri Koruma Komitesi ‘CP’)
  • Daha İyi Yaşam Endeksi’nde 38 OECD ülkeleri arasında 35. sırada, yani en kötü yaşamın olduğu 3 ülkeden biriyiz.
  • Dünya Cehalet Endeksi’nde 9 sıradayız. Yani dünyanın en cahil 9 ülkesinden biriyiz.
  • 2019 Küresel Terörizm Endeksi’nde terörizmin etkisinin en yüksek olduğu ülke 9,6 puan ile Afganistan ilk sırada. Irak, Nijerya ve Suriye’yi takip eden Türkiye de 6,5’lik puanı ile listede “çok yüksek” olarak sınıflandırılıyor ve 16. sırada bulunuyor.

Gazetecileri hapse atan ülkeler sıralamasında dünya şampiyonu; cahil nesil yetiştirmede iktidarların birbiriyle yarıştığı; dünyada suç işlemede, işlenen suçlarda adaleti sağlayamayan; kadına şiddette dünya şampiyonu; kız çocuklarına tacizde dünya üçüncüsü olan bir ülkede eğer kapitalist üretim ilişkilerinin alabildiğine başıboş ve serseri gidişatına tepkisiz kalınıyorsa, o takdirde dünyadaki yerimizden dolayı utanmamızı gerektiren bir durumla karşı karşıyayız demektir. Bu durumun müsebbiplerine ve bunu meşru kılan düzene sadece “yazıklar olsun!” demek hafif kalıyor.

Değerli hocalarımızdan İnayet Özcan’ın “Kadına Şiddet” konusuyla ilgili yorumunda toplumsal cinsiyet eşitsizliğini ve sonrasında olup bitenler hakkında çarpıcı ve doğru tespitler yapmış; teşekkür ediyorum.

“Anneler, erkek evlatlarını hep ön planda tutarak yetiştiriyor çocuklarını, kendi erkek evladı olmasa dahi… Kızlar evlendikleri zaman, baba evinden çıkmadan önce, özellikle annelerin kızlarına sıkı sıkı tembihledikleri sözler: Bak kızım, doğduğun evden öldüğün eve gidiyorsun, sakın saygısızlık yapma, sütümü helal etmem. Yukarda Allah, aşağıda kocan; o ne derse odur. Artık senin evin orası, gelinlikle girdin, kefenle çıkarsın. Senin asıl evin kocanın evi, annen baban kocanın annesi babası… Senin annenin, babanın yeri kocanın evinin kapısının arkası.” vb. gibi sözlerle uğurlanır genellikle kızlar baba evlerinden… İşte o anda kızın tüm güvencesi yok olur, eli, kolu, kanadı kırılır; tutunacağı, güveneceği hiçbir dalı kalmaz. Okumuş, okumamış, maaşlı, varlıklı olması hiçbir şeyi değiştirmez.

Sonuç

Yargılamalarda kravat takan, iyi hal indiriminden yararlanıyor. “Namusumu korudum” diyen 15 yaşındaki katil çocuğa neredeyse “iyi yaptın” diyen bir yargı terörünün hüküm sürdüğü bir toplumda cinayeti meşru gösteren toplumsal yapının sorumluluğu ağırdır.

Siyasal İslam’ın kadınlara yönelik benimsediği ayırımcı dil, medyanın birbirini besleyen ve giderek çoğalan dinamikleri, bu suça ortak olduğunu gösteriyor. Diğer bir deyişle siyasilerin, yargının, iktidar eliyle Siyasal İslam’ın sopası olarak kullanılan Diyanet fetvaları, medyanın kullandığı dil, cehaletin içinde yoğrulmuş saldırgan erkeklere cesaret veriyor. Yargıya yansıyan olaylarda mahkemelerin erkekler ile ilgili verdiği uzaklaştırma kararının ihlali ile birlikte kadınların önemli bir kısmı koruma altındayken katlediliyor. Cinayetler ile ilgili istatistiki bilgilere baktığımız zaman değişik verilerle karşılaşıyoruz. Cinayet ile ilgili raporlarda kadınların evli olduğu, akraba veya tanıdıklar birlikte yaşadığı erkekler tarafından işlenen cinayetler ön plana çıkıyor. Tüm bunlar bir araya getirildiği zaman cinayetlerin sistemden kaynaklı olmadığını iddia etmek için ya saf ya da cahil olmak gerekir.

Namus ve iffet kavramlarını kadın davranışlarına yönelik pratikler olarak görmek yerine, namussuzluğu çocuklara yönelik istismarlar nedeniyle gerici ve karanlık fetvaların sınır tanımaz ortamından gelen aileden sorumlu bir bakanın, hem de kadın bakanın “bir kereden bir şey olmaz” diyen zihniyetinde aramak gerekir.

Sistemden kaynaklı örneğin, Adana Aladağ’da bir yatılı kız öğrenci yurdunda 12 öğrencinin yanarak ölmesi, 24 öğrencinin yüzünde ve muhtelif yerlerinde görülen yanık izlerinin yaşam boyu bir utanç simgesi gibi bir damgayı taşıması ve toplumun hafızası örneği bunu kısa sürüde unutması, sermaye devletinin emrindeki siyasi otoritenin bir insanlık utancı olan bu uygulamasını unutmak mümkün değildir.

Ocak 2020 sonuna kadar Türkiye’de 448 bin 409 kadın şiddete maruz kalmıştır. [6] 2012 -2019 yılları arasında 1 milyon 608 bin 657 kadın koruma talebinde bulunmuş, bunun yaklaşık % 29’unun başvurusu çeşitli gerekçelerle reddedilmiştir. Pandeminin hüküm sürdüğü 2020 tarihinde bu rakam yıllık bazda ortalama % 70 artış göstermiştir.

Siyasal İslam’ın ön plana çıktığı Fetö dönemi diye adlandırılan cemaatlerin kol gezdiği ve devlet kadrolarında söz sahibi olduğu 2013 yılı sonuna kadar ve sonrasında boşluğu doldurmak amacıyla devlet kadrolarına sızan Menzil cemaati ve benzeri yapılanmanın hüküm sürdüğü günümüz AKP iktidarı döneminde kamusal alanda kadınların eli çekilmeye başlamış, üst düzey yöneticilerinde kadınların oranı yüzde 11’lere kadar indirilmiştir. Türkiye’de AKP siyasal iktidarını destekleyen 30 tarikat ve cemaat ile bunlara bağlı 400 kol ve 2 milyon 600 bin müridi faal durumdadır. Bu tarikat ve cemaatler, Fethullah Gülen’in bıraktığı boşluğu hızla doldurdu ve gerici AKP iktidarının oy potansiyeli haline geldi. 30 Kasım 1925 tarihinde yürürlüğe giren Tekke ve Zaviyelerin Kapatılmasına İlişkin Kanun’a rağmen bunlar hala Türkiye’de faaliyet gösterebiliyorsa, henüz laikleşmemiş sermaye devletinin en son başvuracağı bir paramiliter güç deposu olduğunu gösteriyor. Tarikat ve cemaatlere mensup özel okul öğrencilerine devlet kasasından 2019 itibariyle 900 milyon lira çıkmıştır. Bu güç de AKP’nin İmam Hatiplerle birlikte arka bahçesini oluşturuyor. Böylesine kurumsallaşmış bir toplumsal yapıda kadın cinayetlerine elbette sıradan bir cinayet gözüyle bakılacak ve Türk Ceza Kanunu’nda topluma karşı olan suçlar, bireysel suçlar kategorisine indirgenecek. Diğer bir deyişle ağır cezayı gerektiren cinayet suçları, hafif cezalarla geçiştirilecektir. Siyasal İslam’ı benimsemiş bir siyasal iktidarın topluma karşı işlediği suçtur ve ikiyüzlülüktür. Otoriter siyasi iktidarın bugün en büyük korkusu sokaklardır. Kadın cinayetlerine tepkili kadın örgütlerimizin ve Cumartesi Anneleri üzerine polis gücünü gönderen siyasal iktidar için sokaklar birer korku tüneli haline gelmiştir.

Ülkemizde olguların büyük çoğunluğu töre, namus ve itibar türü saiklerle gizli tutuluyor. Dolayısıyla net ve doğru bir istatistiğe ulaşmak mümkün değildir. Raporlara bakıldığında işlenen cinayetlerin önemli bir kısmı fiziksel ve cinsel şiddet kaynaklıdır. Bazı ülkeler örneğin Latin Amerika’da ceza kanunlarında kadın cinayetlerini özel bir suç olarak gören yasalar uygulama alanına konulmuştur. Buna rağmen kadınlar ve genç kızlara yönelik cinsiyete bağlı cinayetlerin sayısında henüz azalma tespit edilmiş değildir.

Şiddetin, cinayetin ve kadın sorunlarının ortadan kaldırılması için toplumsal bir değişimin olması kaçınılmazdır. Kapitalist üretim sistemi ve onu besleyen ilkel bir yapı olan ataerkillik ortadan kaldırılmadıkça, yasalarda yapılacak değişikliklerle, eğitimle, sırtını sermayeye dayamış devlet zoruyla, kitle iletişim araçlarıyla, medyayla, Diyanet’le, dindar nesil yetiştirmekle, yargıyla vb. yaptırımlarla cinayetleri ortadan kaldırmanın ya da aza indirmenin mümkün olmadığı gibi bu tür bileşenlerin kadın cinayetlerini artırdığına şüphe yoktur.

Sermaye devleti ve kapitalist üretim sistemi, emek sömürüsünü devam ettirmek amacıyla namus kavramını ön planda tutarak cinayetleri meşru gösterme ikiyüzlülüğünü sergilemeye devam etmektedir. Yargının, kadın katillerini cezasız bırakması ya da cezalarında indirime gitmesi, siyasi iktidar reisinin ‘kadın mıdır, kız mıdır’ türü hakaretleri kadınlara reva görmesi, kadını aşağılaması, muhalefet partilerinin cinayetlerin önlenmesi konusunda isteksiz davranması, kız çocuklarını istismar eden tarikat şeyhlerinin cezasız kalması, kapitalist sistemin ve emrindeki sermaye devletinin cinayetleri meşru göstermesinden başka bir şey değildir.

Yarım yüzyıldan beri ülkemizde süregelen yabancılaşmanın, yozlaşmanın, ötekileşmenin son durağı değildir sermaye devletinin ve temsilcisi AKP iktidarının… Yozlaşmanın toplumun her kesiminde etkisini gösterdiği aşikârdır. Ahlaki çöküntünün, yoz burjuva kültürünün, ezilen yoksul halklar üzerindeki etkisi ve güdülen cemaat-tarikat eksenli gerici politikalar ile birlikte emekçi halkları gericileştirdiği bu dönemin son miladı olmasını ümit ediyoruz. Güdülen sermaye politikaları, pandemi ile birlikte ezilen büyük kesimlerin uyanmasına ve örgütlenmesine olan inancımızı yitirmedik.

Kadını, düzenin bir reklam figürü, vitrini olarak gören ve onu metalaştırarak sömürüye alet eden sermaye egemenliğidir. Gerektiğinde de kadını kocasıyla birlikte “iyi bir imaj” olarak yeniden yaratmaya olan tutkusunu biliyoruz.

Kapitalist üretim ilişkileri, gerektiğinde kadını kendi düzenine hizmet eden, mülkiyet ilişkilerinin devamına, gerektiğinde emeğine, mensup olduğu sınıfa, cinsiyetine yabancılaşmış, meta haline getirilmiş bir varlık olarak yeniden yaratmasına sebep olmuştur. Hedeflenen kadını ehlileştirmek ve boyun eğmesini sağlamaktır. Bu kadın tipinin yaratılması için her türlü yol mubahtır. Gerektiğinde aile içi baskıya maruz kalacak, gerektiğinde töre, namus vb. formlara kurban gidecek, gerektiğinde intihar edecektir.

Unutulmamalıdır ki kadının örgütlenmesi ve özgürleşmesinin yolu, sınıfsal mücadeleden geçer.

2002 – 2020 itibariyle aylar bazında işlenen cinayetleri maddeler halinde sıralarsak, sayfalar yetmez. Bu nedenle cinayetlerle ilgili vakıa bazlı konulara değinmeyeceğiz. Türkiye’de kadının hayatını cehenneme çeviren sermaye devletinin kapitalist üretim ilişkili konusunu kadın cinayetleriyle ilgili kısa bir not olarak sunmaya çalıştık.

Bir sonraki bölümde “namus cinayetleri” üzerinde kısaca durmaya çalışacağız.


[1] Hülya Osmanağaoğlu, Ekim Devrimi Kadınları Kurtarabilir miydi?

[2] Dünya genelinde 2018 yılında 379 milyon kadın aile içi şiddete maruz kaldı (Evrensel Gazetesi, 25 Kasım 2019)

[3] TÜİK Ölüm İstatistikleri, 2018

[4] 7 ayda 953 kadın öldürüldü (Milliyet Gazetesi 08.11.2009)

[5] Türkiye’de kadın olmak: AKP iktidarında 15 bin 500’den fazla kadın cinayeti işlendi (a3haber.com, 7 Mart 2020)

[6] CHP’li Bingöl: AKP zihniyeti kadına şiddeti meşrulaştırıyor (Sözcü Gazetesi 25.11.2020)