Bir Güncellik Olarak Komünist Manifesto


19.yüzyılın ortalarından itibaren Aydınlanma ve Sanayi Devrimi gibi süreçlerin ortaya çıkardığı ve kapitalist üretim ilişkilerinin gerektirdiği “rasyonel akıl” kavramına dayanan düşünsel atmosferden, epistemolojik ve ontolojik düzlemde bir kopuş gerçekleşir.

Sanayi devriminin, üretici güçlerdeki gelişmenin yanında, başta sefalet olmak üzere toplumsal sonuçlarının da iyiden iyiye hissedildiği, dolayısıyla işçi sınıfı örgütlenmelerinin ve sınıf çatışmalarının hız kazandığı bir zaman dilimidir bu.

Bahsi geçen kopuşun en önemli figürü ise Karl Marx.

Marx, “bilgi”nin ya da “bilme”nin farklı bir biçimine odaklandığı, “bilgi”yi kapitalist üretim ilişkilerinin kurulması değil yıkılması bağlamında anlamlı kıldığı ölçüde önceki dönemden epistemolojik bir kopuşu ifade eder.

Nitekim, günümüzün “bilgi toplumu” çığlıklarında olduğu üzere, kerameti kendinden menkul ve bağlamından kopuk, yani fetişleştirilmiş, hatta metalaşmış bir “bilgi” değildir Marx’ın odaklandığı.

Tersine, bilginin içinde oluştuğu toplumsal koşullardır, süreçlerdir, oluşlardır.

Kendisini gerçekliğin karşısındaki konumlandırışıyla da kendinden önceki dönem filozoflarından önemli farklılıklar barındırır Marx. Her şeyden önce, gerçekliği, yani dünyayı sadece anlamanın değil dönüştürmenin de peşindedir o.

Kuşkusuz buradaki değiştirme, görünenin değil, görüneni açığa çıkaran, görünenin zemininde yatan toplumsal ilişkiler bütününün değiştirilmesine dönük bir bilgi üretimidir ki, eylemeyi de beraberinde getirir.

Ve elbette ki bu durum, hem bu zamana kadar oluşan düşünsel atmosferden farklılaşmayı getirir beraberinde hem de olgusal dünyanın karşısındaki konumlanışını belirler Marx’ın. Bu anlamda kopuşu sadece epistemolojik değil ontolojiktir de.

Ancak tüm bunlar, Marx’ın kendinden önceki dönem filozoflarından etkilenmediği ya da bu filozofların Marx’ın düşünsel gelişiminde rol oynamadığı anlamına gelmez.

Hegel diyalektiği!

Bilindiği üzere, Marx’ın düşünsel gelişiminde Alman idealizminin büyük bir düşünürü Georg Wilhelm Friedrich Hegel’in önemli bir etkisi vardır. Fenomenleri sürekli değişen, gelişen bir şey olarak ele alması; fenomenlerin kendi içindeki değişimi, içsel ilişkilerini sorunsallaştırması ve gelişme süreçlerinde zıtlar arasındaki ilişkiyi araması, yani diyalektik, Hegel’in Marx’ı etkileyen boyutlarıdır.[i]

Öte yandan, yukarıda ifade edilenler, Marx’ın Aydınlanma dönemi filozofları ile hesaplaşmasının Hegel eleştirisi şeklinde temellenmesine engel oluşturmaz. Marx’ın Hegel’e yönelttiği eleştirinin temeli ise, belirleyici faktörler ile belirlenen faktörler arasındaki ilişkinin tersine çevrilmiş olmasındadır. Yani, düşüncenin kendi başına dönüştürücülüğüne yapılan vurgudur.

Tam da bu nedenle, Hegelin Hukuk Felsefesinin Eleştirisi’nde, Hegel’de diye yazar Marx, “…koşul kendi tersine, koşullanana dönüşür, belirleyen öğe belirlenen öğe olarak koyulur ve üretici öğe kendi ürününün ürünü olarak görünür…”[ii]

Düşünce ve eylem!

Yakın çalışma arkadaşı, dostu ve yoldaşı Friedrich Engels ile birlikte kaleme aldığı Kutsal Aile’de ise Almanya’daki sol-Hegelciler ya da yeni Hegelcilerle düşünsel bir hesaplaşma içine girer Marx.

Marx ve Engels söz konusu çalışmada, yeni Hegelcilerin tarihsel idealizmlerini eleştirerek, yalnızca yığınların kendileri uğruna savaşımlarının tarihi ilerletebileceğini ve emeğin sömürüsünün böylelikle ortadan kalkabileceği tezini işler.[iii]

Sorun, sol-Hegelcilerin düşünceye ya da eleştirel düşünceye, kendinden menkul, dönüştürücü bir rol atfetmeleridir. Şöyle yazar Marx ve Engels:

“Eleştirel eleştiriye göre, tüm kötülük, sadece işçilerin ‘düşüncesinden’ ileri gelir. Oysa İngiliz ve Fransız işçileri, kendi elbirliklerinden kaynaklanan, ‘büyük’, ‘engin’ gücün çok derin ve yaygın biçimini göstermeleri bir yana, birbirlerine işçi olarak dolayımsız gereksinmeleri konusunda karşılıklı bilgi vermekle yetinmedikleri ama insan olarak gereksinimlerini de öğrendikleri birlikler kurmuşlardır (…) Onlar mülkiyetin, sermayenin, paranın, ücretli emeğin vb. hiç de kendi inceleme yetilerinin yalın yaratıları değil ama varlıklarının yabancılaşmasının çok pratik, çok somut sonuçları olduklarını, öyleyse insanın sadece düşüncede, sadece bilinçte değil ama yığın varlığında da, yaşamda da insan durumuna gelmesi için, onların da pratik, somut biçimde kaldırılmaları gerektiğinin bilirler.”[iv]

Marx’ın Hegel ile hesaplaşmasının bir başka yansıması ise Hegel’in öğrencisi olan ve mutlak idea kavramını ya da Aydınlanma öncesi dönemin tanrı buyruğunu tersyüz ederek onun yerine insan mutluluğunu; tanrısal ilkeye karşı insansal ilkeyi öne süren Ludwig Feuerbach eleştirisidir.[v]

Örneğin Alman İdeolojisi’nin önsözünde şunları yazar Marx:

“İnsanlar, şimdiye kadar, kendileri hakkında, ne oldukları ya da ne olmaları gerektiği hakkında her zaman yanlış fikirlere sahip olmuşlardır… Kendi beyinleri ürünleri, onları yaratan beynin üstüne çıkmıştır. Yaratıcılar, kendi yarattıkları şeyler önünde secdeye varmışlardır…Biri insanlara, bu yanılsamaları değiştirip, yerine insanın özüne uygun düşen düşünceler koymayı öğretelim diyor, bir başkası, bu yanılsamalara karşı eleştirici bir tutum almayı öğretelim onlara diyor, bir üçüncüsü ise, bunları kafalarından çıkarıp atmalarını öğretelim diyor…”[vi]

Feuerbach Üzerine Tezler’de yer alan ve pek de anmadığımız, “ikinci tez” başlığı altında ise şunları:

“Nesnel hakikatin insan düşüncesine atfedilip atfedilmeyeceği sorunu bir teori sorunu değil, pratik bir sorundur. İnsan, hakikati, yani düşüncesinin gerçekliğini ve gücünü, bu dünyaya aitliğini pratikte kanıtlamalıdır. Pratikten yalıtılmış düşüncenin gerçekliği ya da gerçeksizliği konusundaki tartışma, tamamıyla skolastik bir sorundur.”[vii]

Görüldüğü üzere Marx, düşünsel gelişiminin görece erken dönemlerinde, Aydınlanma düşüncesinin “insan” vurgusunu kutsayan, onu, genelde toplumsal ilişkiler setinin, özelde ise üretim ilişkilerinin ve sınıf iliskilerinin dışına atarak “rasyonel akıl” olgusuna indirgeyen, ona fetişistik bir anlam yükleyen yaklaşımlar ile sert polemikler yürütür.

Aynı şekilde, sosyal gerçeklikle sınanıp da bir bağlam içerisine oturtulmayan, bir başka ifadeyle, hayat ile sınanmamış “bilgi” ve bilme halleri ile de.

Kendi döneminde, kapitalist üretim ilişkilerini, mülkiyet ilişkilerini devrimci bir eleştiriye tabii tutan sosyalist ya da anarşist düşünürlerle de önemli polemikler yürütür Marx. Örneğin anarşizmin önemli temsilcilerinden birisi olan Pierre-Joseph Proudhon’u, burjuva mülkiyet ilişkilerini veri almakla, değişim değerini yanlış yorumlamakla ve sosyalizmin küçük burjuvaca yorumunu yapmakla eleştirir.[viii]

Ütopik sosyalistler ise, bütün iyi niyetli çabalarına karşın, naif bir duyarlılığın ötesine geçememiştir Marx’a göre. Keza, onlar da, toplumsal bir özgürleşmeyi, başta sınıf mücadeleleri olmak üzere toplumsal mücadelelere değil, insan aklının hakikati bulma yetisine bağlamışlardır.[ix]

Kapitalizmi aşmak!

Marx’ın 1843 yılından 1847 yılına kadarki zaman diliminde yaşadığı bu düşünsel gelişim, 1848 yılında, Uluslararası Komünistler Birliği’nin talebi üzerine Engels’le birlikte kaleme aldığı Komünist Manifesto ile bir üst aşamaya sıçrar.

Manifesto sadece Marx ve Engels’in kendilerinden önceki dönem düşünürlerinden köklü bir kopuşun politik yansıması değildir. Metin, 1848 devriminin patlak vermesinden hemen önce kaleme alınsa da, yaşanan devrimci iklimin ürünlerinden birisi olarak bu dönemi de devrimci bir eleştiriye tabii tutar.[x]

Öte yandan bu sıçrayış, Marx’ın artık kendinden önceki filozoflarla hesaplaşmanın ötesine geçmesinden ve modern toplumun aşılmasına dönük politik bir çerçeve çizmesinden de kaynaklanır:

Modern toplumun, yani kapitalizmin aşılmasının yolu, insan aklının iyimserliğinde, rasyonellikte ya da insanın sosyal gerçeklikten, praksisten, kopmuş eleştirel düşünce gücünde değil, sınıf mücadelelerindedir.

Komünist Manifesto’nun ilk cümlesinde ifade edildiği üzere: “Bugüne kadarki bütün toplumların tarihi sınıf mücadeleleri tarihidir”.[xi]

İnsan-doğa ve insan-insan ilişkileri!

Manifesto’nun ilk bölümünde, kapitalizmin kuruluş döneminde, insan-doğa ve insan-insan ilişkilerinin, insan-insan ilişkilerinde ise sınıflar arası ilişkilerin dönüşümünü ele alır Marx ve Engels. Kapitalizmin gelişme sürecinde insan-doğa ilişkilerinin yaşadığı en önemli dönüşümlerden birisi, insanın-doğa üzerinde kurduğu egemenliğin artmasıdır.

“Amerika’nın keşfi, Afrika’nın gemiyle dolaşılması yükselen burjuvaziye yepyeni alanlar açtı. Doğu Hindistan ve Çin pazarları, Amerika’nın sömürgeleştirilmesi, sömürgelerle yapılan ticaret, mübadele araçlarının ve genel olarak metaların artması ticarete, denizciliğe, sanayiye o güne kadar görülmemiş bir canlanma sağladı ve böylelikle parçalanan feodal toplumun bağrındaki devrimci unsurun hızla gelişmesine yol açtı”.[xii]

Burjuvazi, doğanın koyduğu engellerden kurtularak üretim ilişkilerini dönüştürecek devrimci bir özne haline geldikçe, insan ilişkilerinde de önemli dönüşümler yaratmıştır. Marx ve Engels’in deyimiyle;

“Burjuvazi tarihte son derece devrimci bir rol oynamıştır. Burjuvazi hakimiyeti ele geçirdiği her yerde bütün feodal, ataerkil, kır yaşamına özgü ilişkilere son vermiştir. İnsanı tabii mafevkine bağlayan karmakarışık feodal bağları acımasızca kesip atmış ve insan ile insan arasında katıksız çıkardan, katı ‘nakit ödeme’den başka bir bağ bırakmamıştır. Dinî bağnazlığın, şövalye ruhunun, küçük burjuva duygusallığının ilahî vecde gelişlerini bencil hesabın buzlu sularında boğmuştur. Kişisel onuru mübadele değerine dönüştürmüş ve sayısız müseccel ve müktesep hürriyetin yerine o tek, acımasız özgürlüğü, ticaret yapma özgürlüğünü geçirmiştir. Sözün kısası dinî ve siyasi yanılsamaların ardına gizlenen sömürünün yerine açık, hayâsız, dolaysız, gaddar sömürüyü geçirmiştir. Burjuvazi onca zamandır onurlu sayılan ve önünde huşuyla eğilinen her faaliyeti çevreleyen haleyi söküp atmıştır. Hekimi de hukukçuyu da rahibi de şairi de bilim insanını da kendi ücretli işçisi yapıp çıkmıştır.[xiii]

Yaşamak için devrim

Bugün “kır yaşamı” ya da “karmaşık feodal bağlar” çok gerilerde kalmış, katı “nakit ödeme”nin yerini banka hesapları ya da kredi kartları almış; “şövalye ruh”, özellikle de yeni nesiller için bir bilinmez haline gelmiş olabilir.

Tüm bunlar, hele de “bireyciliğin” günümüz toplumlarının amentüsü haline geldiği bir ortamda, “bencil hesabın buzlu sularında”, mübadele değerinin baskınlığında boğulmaya devam etmediğimiz anlamına gelmiyor elbet.

Tıpkı, eğitimden sağlığa, sosyal güvenlikten ulaşıma, adalet hizmetlerinden güvenliğe yaşanan özelleştirme, ticarileşme ve metalaşma süreçlerinin, öğretmenden hekime, akademisyenden avukata bir çok kesimi, sermayenin ücretli işçileri haline getirmesi olgusunun gerçekliği gibi.

Tüm bunlar olurken, dünya nüfusunun bir kısmının tamamen gözden çıkarılarak “artık nüfus” haline geliyor oluşu ile birlikte.

Nitekim, sermayenin devrimciliğini kaybetmesinin ve değerin yerine fiyatın konmasının üzerinden bir hayli zamanın geçti.

Sermayenin kendi suretinde yarattığı bir dünya bu. Var olmaya devam ettikçe, uygarlığı, dahası varoluşu tehdit eden. Devrimi, güzel bir düş olmanın yanında yaşamsal bir zorunluluk haline getiren.


Kaynaklar

[i] Riyazanov, David (1990). K. Marx/F. Engels Hayat ve Eserlerine Giriş, Çev: Ragıp Zarakolu, İstanbul: Belge Yayınları, s. 53.

[ii] Marx, Karl (1997) Hegelin Hukuk Felsefesinin Eleştirisi, Çev: Kenan Somer, Ankara: Sol, s. 17.

[iii] Milhau, Jacqueus (1992) “Sunuş”, Alman İdeolojisi (Feurbach), Ankara: Sol, s.7 – 20.

[iv] Marx, Karl ve F. Engels (1994) Kutsal Aile, Çev: Kenan Somer, Ankara: Sol, s. 79.

[v] Riyazanov, age. 55.

[vi] Marx, Karl (1992) Alman İdeolojisi (Feurbach), Çev: Sevim Belli, Ankara: Sol, s. 30

[vii] Age, s. 32

[viii] Karl, Marx (1979). “Proudhon Üzerine J.B.Schweitzer’e Mektup”, Felsefenin Sefaleti içinde, Çev: Ahmet Kardam, Ankara: Sol, s. 176–185.

[ix] Tören, T. (2015) “Kapitalist Gelişmenin Şafağında Ütopyacı Sosyalizm ve Komünist Manifesto”, Logic of Our Age, Ed: Koç. Ş. A. ve M. Şirin Önver, Londra: IJOPEC, 221 – 245.

[x] Wood, Ellen Meiksins (2007) Marx’a Dönüş, Çev: Elif Dinçer, İstanbul: Kalkedon, s. 230 – 231.

[xi] Marx, Karl & Engels, Friedrich (2014) Komünist Manifesto, Çeviren: Nail Satlıgan – Tektaş Ağaoğlu, İstanbul: Yordam, s. 37.

[xii] age., s. 38.

[xiii] age. s. 39.

Tolga TÖREN