Hasan Ali Yücel mi dediniz?


1980 yılının 11 Eylül günü Cebeciden Kızılaya gelirken tüm sokakları süsleyen devrim afiş ve pankart denizinin içinde bulmuştuk kendimizi. Devrim coşkusuyla eve gidebilirdik. Ne devrimi olacağını pek düşünmemiştik ama devrimin eli kulağındaydı.
Tam devrim yapmak üzereydik, Kenan Evren bizden erken davrandı.

12 Eylül gününü, yapacağımız devrimin suç aletleri olan sakıncalı neşriyatı temizlemekle geçirdik.

Allah şahittir ya, o gün o darbeden kârlı çıkan kadrolar için AKP iktidarına giden yolun temizliğini yaptığımızı hiç düşünememiştik.
Derken kimimiz sokak ortasında infaz edildi, kimimiz işkenceler çekerek zindanı boyladı, kimimiz ait olduğu yere, her daim sağlam ve güvenli sığınak olan Kemalizm dergahına, daha kalantor olanlarımız ecnebi diyarlara kapağı attı.

Kimi de bencileyin beş parasız ve hazırlıksız ortada kalakaldı. Elden çıkarılan köydeki son keçinin parası da çoktan tükenmişti zaten.
Bir işe girmek farz olmuştu artık ve ben epey bir yazılı imtihan kazandığım halde sözlü imtihanlarından dönmüş biri olarak nihayet Maliye Bakanlığı Hesap Uzmanlığı sözlü imtihanını kazanmıştım.

Hesap Uzmanı bir üstad, ta Ankara’dan kalkmış köyümüzün bağlı olduğu nahiyedeki Karakola kadar gidip, mesleğe layık biri olup olmadığımı tetkik etmişti. Karakol ve sorgu lafını duyan, vaziyetten bihaber bizimkilerin yaşadıklarını anlatmama gerek yok tabi. Zira babamda askerlikten kalma birkaç kelime Türkçe vardı ama okuryazar değildi, annem ise tek kelime Türkçe bilmezdi.

Beni kurula kabul ettiler yine de. Bizleri, Maliye Bakanının makamına çıkardılar önce. Nümayiş faslı bittiğinde, asla hayal edemediğim, gerçek bir askeri disiplinin, disiplin ne demek çakı gibi genç subaylarla dolu bir Nazi Eğitim karargahının içinde bulmuştum kendimi.

Biz seçilmiş kişilerdik. Memurlarla ve idari kadrolarla ilişkilerimiz mesafeli ve resmi olmalıydı. Onlar bizim gibi seçilmişlerden değildi ne de olsa.

Çömezlere tahsisli odalardan birinde otururken, kılık kıyafeti muntazam biri girdi içeri. Bizden kıdemli olan üstatları tanımıyoruz henüz. Ama bir üstat içeri girdiğinde ayağa kalkmamız gerektiği belletilmiş bize daha ilk günden. Hep birlikte ayağa kalktık. Biraz mahcup ama nazikçe, “rahatsız olmayın, oturun” dedi bize. Kurulun müstahdemi olduğunu anladık sonra. Ne var ki o müstahdem kurul başkanlarıyla hep aynı seviyede kaldı benim için.

Zaten “devrimci” terbiyem gereği, kurulun başkanıyla daktilo memuru arasında saygı bakımından bir fark görmedim, sonraki zamanlarda birlikte çalıştığım her kademedeki insanla da görmediğim gibi.

Kuruldaki idarecilerinden Ramazan Topoğlu beyi o günlerde böyle bir psikoloji ve ajitasyon ortamda tanıdım; Ellerini nereye koyacağını bilemeyen, devrim parkasını çıkarıp bir arkadaşından ödünç aldığı takım elbise içindeki benim ürkek ve şaşkın halimi şefkatli gözlerle süzdüğü anlar gözlerimin önünde. Çakı gibi biriydi o da.

Şimdi de Feysbuk’tan mahallesinde komşum. Hala çakı gibi. Pek çok noktada farklı düşünüyoruz elbette. Zaten sevgili komşum Mehmet Nuri Aslan bey ile anlaşmamız da öyle; Aynı şeyleri aynı şekilde düşündüğümüz ve her hususta mutabık olduğumuz an birbirimize eyvallah deyip gideceğiz. Hoş Mao Zetung da “bırakın yüz çiçek açsın yüz düşünce akımı bir birleriyle yarışsın” demişti ama o da ipleri eline alınca Kemalistler gibi, resmi ideolojiye uymayan tüm düşüncelerin köküne kibrit suyu boca etmişti.

Neyse.

Büyüdük ve yaşlandık tabi. Kenan Evrenin şerefine kadeh kaldırmak zorunda kaldığımız da oldu. Ne verdim ne aldım emin değilim ama, özgürlük hariç hiçbir şey ödenen bedele değmez diyen tuzu kuru birinin ifadesi kafamda çınlayıp duruyor yine de.

Ben Ramazan beyi bir Atatürkçü olarak biliyorum o da beni marjinal düşüncelere sahip biri olarak görüyordur muhtemelen. Ben Şeyhimden vazgeçemiyorum o da Mustafa Kemal’den vazgeçmez muhtemelen.

Ben Kemalizm’i gelecek vadetmeyen 19. Yüzyıl fikriyatının eklektik bir ürünü olarak görüyorum o da benim fikriyatımı sığ ve tehlikeli sulara mahkum eden bir çıkmaz sokak olarak düşünüyordur muhtemelen.

Nerden mi aklıma geldi bunlar? Ramazan Beyin, M. Nuri beyin bir şiirine dair paylaşımı vesilesiyle. İkisi de meslek ocağından mesai arkadaşım, ikisi de Hasan Ali Yücel’e şapka çıkarmışlar şiirde ve paylaşımda.

Malum Kemalist aydınlanmanın pirlerinden biridir Hasan Ali Yücel. Babası Kemalist fikriyata uzak duran sofu bir adam, kendisi de anladığım kadar Mevleviliğe yakın biri imiş.

Bu kudretli Maarif Vekili, Mevlana’dan tercüme ettiği rubaileriyle de bilinir.

Bir ara tercüme ettiği rubailere bakarken önsözünde Mevlâna’ya Türk oğlu Türk dediğini ve bunun ispatı olarak da “Yabancı bellemeyin, ben de bu eldenim/Sizin diyarınızda kendi ocağımı aramaktayım/Düşman gibi görünüyorsam da düşman değilim/Hintçe söylüyorum ama aslım Türktür” şeklinde tercüme ettiği rubaiyi gösterdiğini okudum.

Halbuki benim bildiğim Mevlâna Türklüğü de Kürtlüğü de Araplığı yahut Acemliği de mesele edecek biri değildi. Hele hele şu ya da bu kavimden olmakla övünecek biri hiç değildi.

Marjinal olmanın, mutlak doğru kabul edilenleri kurcalamak gibi iyi bir tarafı var. Tanrının işlerini kurcalamış biri Kemalizmin işlerini mi kurcalamayacak? Kurcaladım ben de.

Ve anladım ki, bu rubaideki Türk de Hint de birer mecazdan ibaretti. Rumi’deki Türk kavramı güzellik ve hoşluğu ifade ederken, zıddı olarak Hindu kavramı, karalık, nahoşluk manasındaydı. Mevlana Rumi, Türklükten ve Hinduluktan söz etmiyordu, “söylediğim söz sevimsiz ve nahoş olsa da aslındaki mana saf ve güzeldir’ diyordu sadece. Ama Hasan Ali Yücel kapıldığı ırkçılık rüzgarıyla gariban Rumi’nin günahını almıştı. Tutup bu meseleyi de bir yazı haline getirmiştim sonra.

Diyeceğim o ki, rejimin kudretli pirlerinin hiçbiri zamanın ırkçı Türkçülük rüzgarıyla savrulmaktan kendini alıkoyamamıştır. Ve bu kuru rüzgar Anadolu’daki tüm güzelim bağ ve bahçeleri viran edip, ot bitmez çöllere çevirmiş, kanlı bir inkâr ve asimilasyon siyaseti olarak sürüp gitmiştir. Yine de onun toplumu dünya klasikleriyle buluşturmuş olmasına ben de şapka çıkarırım.

Bu anlatıya vesile oldukları için her ikisine de sevgiler olsun.

M. Şirin ÖZTÜRK
Latest posts by M. Şirin ÖZTÜRK (see all)