“Gezi Direnişi Devlet Güvenliğine Karşı İşlenen Suçlardandır”

Çelişki Mahkeme Kararları Değil Sınıf Çıkarları Arasındadır

1923 Cumhuriyet tarihinde bir kırılma noktası: 28 Mayıs-30 Ağustos 2013. Yağmacı ve sömürücü egemen sınıfın yüreğini ağzına getiren, resmi rakamlara göre on milyonun sokağa döküldüğü, öncülükten ve doğal olarak iktidar hedefinden yoksun 2013 Gezi Direnişi, bir ayı aşan sürecin sonunda sekiz can vererek; binlercesini ceza tehdidiyle yargılayan, meslekten atan, tutuklayan sermayenin (geçici) zaferiyle sonuçlandı!

Geçici olan sermayenin zaferi, Gezi Direnişinin yenilgisiydi. Kılıçlar çekilmişti bir kez. Henüz son söz söylenmemiş, Türkiye coğrafyasında üretici sınıf(lar) başka bir deyişle Türkiye işçi sınıfı ve müttefikleri ile sömürücü sınıf arasındaki savaş şimdi başlamıştı. Taraflardan hiç biri için, kesin zaferden söz edilemezdi. Bu daha başlangıç, mücadele devam ediyordu; “zafere kadar daima”.

Amerika’nın beş çavuşu eliyle, 1980 darbesi ile başlatılan tasfiye sürecinin sonuna gelirken Cumhuriyet tarihinde bu bir ilkti. Birleştiriciydi. Kırılmaydı. Çatlayan, sermaye iktidarının egemenliği idi. Bu nedenle, emperyalizm patentli iktidarın tepkisi sert oldu. Taksim o gün bugündür tarikatlar, emniyet ve diğer devlet erkanından gayrısına kapalı. O gün bugündür TOMALAR Galatasaray’da bekliyor. Tek kişilik hak arayışları bile ya mahkemede ya karakolda bitiyor. On binler yargılandı… Kimi görmezden gelindi. Kimi öne çıkarıldı.

Camiler kirletildi, çıplak adamlar saldırdı saçmalıkları tutmayınca; otel çalışanları Direnişçileri içeri aldığı için Koçlardan biri bile suçlanmaya kalktı. Tutmadı. “Açık düşman” bilinci olmalı! Üstelik Cumhuriyetle palazlanmış bir sermaye grubunun emekçi, işçi sınıflardan yana olmayacağı kesin bilgiydi. Ama, sivil toplum örgütlenmesi hele de insan hakları, öyle mi! Soros’un Açık Toplum Enstitüsünün Türkiye’deki kurucularından biri Kavala bile Direnişi örgütlediği bahanesiyle içeri atıldı. Ne de olsa, İnsan Hakları Aktivisti olarak biliniyordu. Onu içeri atmak, öngörüldüğü gibi çok ses getirdi. Bu sefer tuttu. Direnişe öncülük edemeyen Türkiye Solu da bu zokayı yutmuş görünüyor.

Beyaz yakalı, mavi yakalı, kömüre bulanmış, makineleşmiş, hatta üretim sürecinin nesnesi haline gelmiş milyonların… Emekçi sınıfların, Türkiye işçi sınıfı öncülüğünde kendiliğinden kalkışmasını birkaç popüler isimle manipüle etmek, küçümsemek, ancak Alman faşizminin propaganda bakanı Gobels’in aklına gelirdi. Öyle de oldu! Emperyalist akıl her an görev başındaydı.

İstanbul Barosu avukatlarından Can Atalay da, Gezi’deydi. O gün bugündür yargılanıyordu, topluca yargılanan onlarca avukat gibi… Can Atalay, 26 Mayıs 2023 Genel Seçimlerinde TİP Hatay milletvekili olarak gösterildi. Kazandı. Ne var ki, “demokratik seçimleri” kazanan Atalay’ın mahkumiyet cezası kesinleşti.

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısına göre; “ Şerafettin Can Atalay’ın, 2013 yılında işlediği suç nedeniyle soruşturma ve kovuşturmaya milletvekili seçilmesinden çok önce başlandığı, mahkumiyetine esas sevk ve uygulama maddelerinin Türk Ceza Kanunu’nun 312. maddesi kapsamında kalan suça ilişkin olduğu anlaşıldığından, seçimden önce bu madde kapsamında suç işleyen milletvekili, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 38/2 maddesinde öngörülen yasama dokunulmazlığından yararlanamayacaktır… Yargıtay 3. Ceza Dairesi’nin 28.09.2023 tarih, 2023/12611 Esas, 2023/6359 karar sayılı temyiz incelemesi sonucu Şerafettin Can Atalay hakkında verdiği onama kararı ile hüküm kesinleşmiş ve infazı kabil hale gelmiştir. Sanık onama kararı sonrasında hükümlü statüsündedir ve Yüksek Daire kararını TBMM’ye göndermiştir. Hükümlünün mahkumiyetine konu suç ve eylemleri devlet güvenliğine karşı işlenen suçlardandır ve madde kapsamına girmeyeceğini düşünmek mümkün değildir.” (https://ankahaber.net/haber/detay/yargitay_cumhuriyet_bassavciligindan_3_ceza_dairesine_can_atalay_hakkinda_mutalaa_secimden_once_tck_312_madde_kapsaminda_suc_isleyen_milletvekili_dokunulmazliktan_yararlanamaz_tahliye_kararinda_takdir_yuksek_dairenin_158788

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının “Devlet Güvenliğine Karşı işlenen suçlardan” saydığı Gezi Direnişi’ne katılmış olmak, Yargıtay 3.Ceza Dairesi Kararında hukuki ifadesini bakın nasıl buluyor: “3713 sayılı Terörle Mücadele Kanununun ‘Terör Tanımı’ başlıklı 1 inci maddesine göre, terör; cebir ve şiddet kullanarak; baskı, korkutma, yıldırma, sindirme veya tehdit yöntemlerinden biriyle, Anayasada belirtilen Cumhuriyetin niteliklerini, siyasi, hukuki, sosyal, laik, ekonomik düzeni değiştirmek, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmak, Türk Devletinin ve Cumhuriyetin varlığını tehlikeye düşürmek, Devlet otoritesini zaafa uğratmak veya yıkmak veya ele geçirmek, temel hak ve hürriyetleri yok etmek, Devletin iç ve dış güvenliğini , kamu düzenini veya genel sağlığı bozmak amacıyla bir örgüte mensup kişi veya kişiler tarafından girişilecek her türlü suç teşkil eden eylemlerdir. Aynı Kanunun “Terör Suçları” başlıklı 3 üncü maddesinde ise 5237 sayılı Türk Ceza Kanununun 302, 307, 309, 311, 312, 313, 314, 315 ve 320’nci maddeleri ile 310’uncu maddesinin birinci fıkrasında yazılı suçlar, mutlak ve asli nitelikte terör suçu olarak tanımlanmıştır.” Bitmiyor. Devamla; “5237 sayılı Kanun’un ‘Anayasayı İhlal’ başlıklı 309. maddesi cebir ve şiddet kullanarak, Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının öngördüğü düzeni ortadan kaldırmaya veya bu düzen yerine başka bir düzen getirmeye veya bu düzenin fiilen uygulanmasını önlemeye teşebbüs edenler hakkında hapis cezasına hükmolunacağını bildirmektedir.”

Oysa, “sokaktaki adam” dahil, herkesin bildiğini yargıçlar da bilmektedir. 28 Mayıs- 30 Ağustos tarihleri arasında yükselen Direniş’in öznesi Türkiye işçi sınıfı ve müttefiki küçük burjuvazinin hızla yoksullaşan kesimleri ve yoksul emekçi, üretici sınıflardır. Tamamı silahsızdır. Öncüden ve “nihai hedef”, “iktidar hedefinden” yoksundur. Yani, “Anayasada belirtilen Cumhuriyetin niteliklerini, siyasi, hukuki, sosyal, laik, ekonomik düzeni değiştirmek, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmak, Türk Devletinin ve Cumhuriyetin varlığını tehlikeye düşürmek, Devlet otoritesini zaafa uğratmak veya yıkmak veya ele geçirmek, temel hak ve hürriyetleri yok etmek, Devletin iç ve dış güvenliğini , kamu düzenini veya genel sağlığı bozmak amacıyla bir örgüte mensup kişi veya kişiler tarafından girişilmiş” bir amaca sahip değildir. Gezi, yağmacı ve sömürücü sınıfın açgözlülüğüne, doğanın ve kamusal kaynakların yıkımına tepkidir. Kanundaki söyleyişle, “maruf ve meşhurdur”.

Anayasa’da nitelikleri sayılan, egemen sınıf eliyle 1980’den bu yana tasfiyesine göz yumulan, “Yeni Yüzyılı” ilan edilen (burjuva) cumhuriyetin niteliklerini “daha ileriye taşımak, “devleti yıkma” hedefi yoktur. Ancak, Türkiye solu işçi sınıfı içinde, işçi mahallelerinde örgütlü olsaydı gerçekleşebilecek bir olasılıktı. Karşı devrimin öznesi iktidardaki sermaye sınıfı, olası sosyalist devrimin öznesi ise Türkiye işçi sınıfı olacaktır.

2013 Gezi Direnişi’nde yurtseverlikte birleşen kitlesel eylem bu nedenle korkutucudur. Emperyalizm, gerçekten toplumsal bir altüst oluşa öncülük eden işçi sınıfı olsaydı, yıllarca uzayacak yargılamalarla engelleyemeyeceğinin bilincindedir. Ancak, söz konusu olan bu potansiyel gücün, devrimin öznesinin ideolojik olarak sindirilmesidir! İşçi sınıfının, hatta sokağa çıkan kitlelerin bilmediğini, iktidar sahipleri bilmektedir: Eğer, Gezi, iktidar hedefine yönelik bilinçli ve örgütlü bir kalkışma olsaydı, bugün değil, çoktan yargılanacak olan iktidardaki sermaye sınıfı ve temsilcileri, işçi mahallerinde Sol’un bıraktığı boşluğa yerleşen siyasi özneleri olacaktır. Objektif unsur hazırdır. Subjektif unsur eksiktir.

Bu nedenle, Cumhuriyet savcısı görüşüne göre; “Sanığın üzerine atılı cebir ve şiddet kullanarak Türkiye Cumhuriyeti Hükumetini ortadan kaldırmaya veya görevlerini yapmasını kısmen veya tamamen engellemeye teşebbüs etme suçunun Anayasa’nın 14. maddesi kapsamında yer alması ve soruşturmasına seçimden önce başlanmış olması dikkate alındığında Anayasa’nın 83 üncü maddesinin ikinci fıkrasının ikinci cümlesi uyarınca yasama dokunulmazlığından faydalanamayacağı kanaatine varılmakla yargılamanın genel usul hükümlerine göre devam etmesi gerektiği sonucuna ulaşılmış ve aşağıdaki karar verilmiştir.’

Başvurucu tarafından söz konusu karara, Yargıtay 4. Ceza Dairesi nezdinde yapılan itiraz da anılan kararda isabetsizlik, usul ve yasaya aykırılık bulunmadığı gerekçesiyle ve oy çokluğuyla 17/7/2023 tarihinde kesin olarak reddedilmiştir.
Başvurucu nihai hükmü 18/7/2023 tarihinde öğrendikten sonra 20/7/2023 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur.
Söz konusu bireysel başvuru inceleme aşamasındayken Yargıtay 3. Ceza Dairesi 28/9/2023 tarihli kararıyla başvurucu hakkındaki mahkûmiyet hükmünü onamıştır.” ( Anayasa Mahkemesi, Şerafettin Can Atalay (2) [GK], B. No: 2023/53898, 25/10/2023 t.li kararı; https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2023/53898)

Bakın, gerçek olsaydı bile, “cebir ve şiddet kullanarak Türkiye Cumhuriyeti Hükumetini ortadan kaldırmaya veya görevlerini yapmasını kısmen veya tamamen engellemeye teşebbüs”, yani henüz amacına, “nihai hedefe” ulaşmamış bir eylemden dolayı suçlama söz konusudur. Üstelik, Atalay, “şiddet ve cebir kullanılarak yıkılmak istenen” Cumhuriyet’in yurttaşı olarak seçme ve seçilme hakkını kullanmış, ilinde milletvekili olarak seçilmiştir. Yıkacağı Cumhuriyet’in Meclis’ine kim girmek ister ki! Hangi sol siyasi özne, egemen sınıf eliyle burjuva cumhuriyet karşı devrime sürüklenir, “Türkiye’nin Yeni Yüzyılı” ilan edilirken, süreci meşrulaştıran, öfkeyi soğuran “demokrasi” masalına sarılır ki?

Gerekçesinde; “Anayasa Mahkemesi, olayların başvurucu tarafından yapılan hukuki nitelendirmesi ile bağlı olmayıp olay ve olguların hukuki tavsifini kendisi takdir eder. Başvurucunun bu başlık altındaki şikâyetlerinin “Anayasa’nın Temel hak ve hürriyetlerin kötüye kullanılamaması” kenar başlıklı 14. ve “Yasama dokunulmazlığı” kenar başlıklı 83. maddelerinin ışığında ve bir bütün olarak Anayasa’nın 67. maddesinde güvence altına alınan seçilme ve siyasi faaliyette bulunma hakkı kapsamında incelenmesi gerektiği değerlendirilmiştir (Ömer Faruk Gergerlioğlu, § 49).
(…) Anayasa’nın “Yasama dokunulmazlığı” kenar başlıklı 83. maddesi şöyledir.(…) Türkiye Büyük Millet Meclisi üyesi hakkında, seçiminden önce veya sonra verilmiş bir ceza hükmünün yerine getirilmesi, üyelik sıfatının sona ermesine bırakılır; üyelik süresince zamanaşımı” işlemeyeceğine; “Eldeki olayda başvurucu, 14/5/2023 tarihinde yapılan 28. Dönem Milletvekili Genel Seçimi’nde milletvekili seçilmiştir. Dolayısıyla başvurucunun genel olarak yasama dokunulmazlığına sahip olduğu konusunda kuşku bulunmamaktadır. Bununla birlikte başvurucunun durumunun Anayasa’nın 83. maddesinin ikinci fıkrasında yer verilen istisna kapsamında olduğu gerekçesiyle yargılamaya devam edilmiş ve tutukluluk halinin devamına karar verilmiştir. Başvurucu, milletvekili seçildikten sonra tahliye edilmediğinden TBMM’de yemin edememiş ve milletvekilliği görevini fiilen yerine getirememiştir. Bu görevin yerine getirilmesine engel olan tutukluluk halinin milletvekili olarak siyasi faaliyet ve temsil hakkını engellemiş olması da seçilme ve siyasi faaliyette bulunma hakkına ayrıca bir müdahale teşkil etmektedir (yasama dokunulmazlığı müessesesine ve yasama dokunulmazlığı kapsamına giren yargılama işlemlerine ilişkin ayrıntılı açıklamalar için bkz. Ömer Faruk Gergerlioğlu, §§ 61-68). Dolayısıyla yargılamaya ve tutukluluk halinin devamına karar verilmesiyle birlikte başvurucunun seçilme ve siyasi faaliyette bulunma hakkına müdahale edilmeye başlandığı kabul edilmiştir.

(…)
Yukarıda anılan müdahale, Anayasa’nın “Temel hak ve hürriyetlerin sınırlanması” kenar başlıklı 13. maddesinde belirtilen koşullara uygun olmadığı müddetçe Anayasa’nın 67. maddesinin ihlalini teşkil edecektir. Anayasa’nın 13. maddesi şöyledir:
“Temel hak ve hürriyetler, özlerine dokunulmaksızın yalnızca Anayasanın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplere bağlı olarak ve ancak kanunla sınırlanabilir. Bu sınırlamalar, Anayasanın sözüne ve ruhuna, demokratik toplum düzeninin ve lâik Cumhuriyetin gereklerine ve ölçülülük ilkesine aykırı olamaz.”
(https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2023/53898)

Görüldüğü gibi, Anayasa Mahkemesi’nin yargılamanın yenilenmesi kararı hiç de keyfi değil. Dayanakları sağlam. Buna rağmen, Yargıtay 3.Ceza Dairesi’nin Anayasa Mahkemesi’nin Yargılamanın Yenilenmesi ve bu suretle ertelenmesi” yönündeki kararının uygulamayı reddederek, üyeleri aleyhine suç duyurusunda bulunması, gerçekleştiği 1923 Cumhuriyeti’nin 100’üncü yılında, tarihsel ve toplumsal tasfiye sürecinden bağımsız değil.

Anka Haber Ajansı’nın 7 Kasım 2023 tarihli haberine göre; Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı, Anayasa Mahkemesi’nin kararına rağmen tahliye edilmeyen cezaevindeki Türkiye İşçi Partisi Hatay Milletvekili Can Atalay’ın durumu ile ilgili mütalaası (görüşü), 3 Kasım’da Yargıtay 3. Ceza Dairesi’ne sunmuştur. Yargıtay 3.Ceza Dairesine sunulan görüşünde Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından; “Birleşik Krallık’ın, siyasi yapısını oluşturan yasalar ve ilkelerin bir bütün olduğu”, “İngiliz Anayasasının büyük bir bölümü kanunlar, mahkeme kararları ve antlaşmalar gibi yazılı ve yazısız kurallar doğrultusunda şekillendiğinden” hareketle, Anayasa ve tabii Mahkemesinin de olmadan olabileceğine vurgu yapılmış!

İlk Anayasa çalışmasının yapıldığı Amerika Birleşik Devletleri’nin ise İngiltere’nin sömürgesi iken bağımsızlığını ilan eden 250 yıllık bir devlet olduğuna dikkat çekilmiştir .
(https://ankahaber.net/haber/detay/yargitay_cumhuriyet_bassavciligindan_3_ceza_dairesine_can_atalay_hakkinda_mutalaa_secimden_once_tck_312_madde_kapsaminda_suc_isleyen_milletvekili_dokunulmazliktan_yararlanamaz_tahliye_kararinda_takdir_yuksek_dairenin_158788) Oysa Türkiye Cumhuriyeti, şunun şurasında yüz yıllık bir anayasal devlettir! 250 yıllık bir devlet nire, 100 yıllık bir devlet nire!

Sermaye iktidarının siyasi temsilcilerinin Anayasa Mahkemesi ve kararlarından rahatsızlığına yeni bir örnekle karşı karşıyayız. 100’ncü yılda, Yüzyılın Anayasası önerisi de çoktandır gündemde. Yeni Osmanlı Cumhuriyeti’nin Anayasası’nda, Anayasa Mahkemesi ve diğer mahkemelere yer yok. BBC Türkçe, üşenmemiş, AKP’nin rahatsız olduğu Anayasa Mahkemesi Kararlarını derlemiş(https://www.bbc.com/turkce/articles/cyr2x42xlk0o). Tahmin edileceği gibi, siyasi parti kapatılması davaları başta geliyor. Örneğin, Yüksek Mahkeme 19 Haziran 2023’de, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın, HDP’nin Hazine yardımına bloke konulması talebini reddetti. AYM, talebe ilişkin karar verilmesine yer olmadığına hükmetti.

7 Nisan 2007 tarihli Cumhurbaşkanı adayının belirlenmesine ilişkin Meclis Genel Kurulu’nda CHP’nin katılmadığı, AKP’nin 357 milletvekilinden 352’nin oyu ile Abdullah Gül’ün seçildiği oylama, Anayasa Mahkemesi’nce, 1 Mayıs 2007 tarihinde, Cumhurbaşkanlığı seçimi sırasında Meclis Genel Kurulu’nda en az 367 milletvekilinin bulunması gerektiğinden bahisle birinci tur oylama iptal edildi. Örnekleri çoğaltmak olanaklı. Ancak, bu yazının sınırlarını aşacaktır.

Dolayısıyla, devletin ideolojik aygıtlarının en başında gelen kitle iletişim aygıtları aracılığıyla izlenen, Anayasa Mahkemesi’nin Can Atalay özelinde verdiği kararın, Yargıtay 3.Ceza Dairesi ve Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından tanınmaması, egemen sınıfın siyasi temsilcilerinin her ne kadar tanımasalar da “can sıkıcı” hukuki engellerden kurtulmak isteğinin dışa vurumu; siyasi rakiplerine karşı yeni bir mevzi kazanma girişimidir.

Emekçi sınıflar yönünden, Can Atalay’ın milletvekilliği üzerinden yürütülen tartışmaların önemi, kapitalist üretim ve bölüşüm ilişkilerindeki köklü çözülmelerin görünümleri olmasıyla sınırlıdır! Zira, bu tartışmalar, her koşulda iktidardaki sınıfın çıkarlarına hizmet etmekte. Zira, asıl emekçi sınıflar ile sermaye sınıfı arasında büyüyen, gözle görülür hale gelen çıkar çatışmalarını örtmektedir. Uzlaşmaz çelişkilerin çözümü Demokraside olmadığı gibi, Meclis’te de değildir.

Sol Haber Portalı’nda, Anıl Çınar’ın 30 Ekim 2023 tarihli yazısından çok önemsediğim birkaç paragrafı paylaşmak istiyorum.

“Önce iktidar sorunu çözülmeli, saltanata son verilmeli ve Cumhuriyet’e adım atılmalıdır. Bunun için de siyasalın yaratıcı gücüne ihtiyaç duyulmaktadır. O yaratıcı güç bugün Türkiye’yi yeni bir düzene taşımak isteyenlere ipuçları sunuyor. Türkiye’nin devrimci jakobenlerin cüretinden, Komünün keşiflerinden, Sovyet iktidarının programından ve Türk devriminin inkılabından güç almaya devam ediyor(…) Kapitalist düzende ortadan kaldırılması imkansız tek çelişkinin yani sınıf çelişkisinin son bulacağı, siyasetin ve bugünkü anlamıyla sönümleneceği hukukun sönümleneceği bir toplumu hedeflemiyor muyuz?
(…)
Zamanımızın ihtiyacı tam da bu soruya şiddetli bir yanıt vermekten, sonuna kadar siyasal bir yanıt üretmekten geçmektedir. Bugün yapılması gereken uzlaşının, mutabakatın, Habermas tipi diyaloğun veya sözleşme anına indirgenmiş bir Rousseauculuğun reddidir.” (https://haber.sol.org.tr/yazar/anayasa-tartismasina-nokta-koymak-386030)

Yani, tartışılan iktidardaki sermaye sınıfı eliyle tasfiye edilen Cumhuriyet’in, Cumhuriyet’le birlikte ümmetlikten yurttaşlığa yükselen emekçi sınıfların, yakın geleceğidir. Siyasidir. Karşıt çıkarlara sahip iki sınıf arasındaki taraflaşma, kasten, bilerek ve isteyerek rekabet içindeki egemen sınıfın hukuki temsilcileri arasında kurulmakta. Yani, siyasi mücadelenin ideolojik boyutudur yaşanan. Gözlerden kaçırılan ise emekçi sınıfların eş zamanlı, sömürü ve yağmaya dayalı kapitalizmin eşitsiz gelişim yasası tarafından belirlenen yaşamsal sorunlarıdır. Çok yönlü ekonomik, siyasi ve hukuki sorunlar arasında kırılmaya çalışılan toplumcu bir anayasal düzenin, sosyalist cumhuriyetin kurucusu olacak Türkiye işçi sınıfının parçalı da olsa süregelen direnişidir; umududur.

Cumhuriyetle birlikte gelişen kapitalist üretim ve bölüşüm biçimleri, tarihsel olarak Cumhuriyet2in tasfiyesiyle birlikte tasfiye edilirken, üretim ilişkileri ve sınıf çıkarları arasındaki uzlaşmaz karşıtlıkların aynen korunması düşünülemezdi. Engels’in deyimiyle, bölüşümdeki farklılıklarla birlikte ortaya çıkan sınıf farklılıkları, ileri ya da geri değişimlerle aynı yönde değişir. Üretim ilişkilerindeki değişim ve sınıf çıkarları arasında karşıt çıkarların uzlaşmazlığına güncel, birkaç örneği not etmekte yarar var.

Tosyalı Holding’in fabrikasında yanan işçilerin üzerine damacanayla su döktüler
Hatay’ın İskenderun ilçesinde faaliyet gösteren, Türkiye Varlık Fonu Yöneticisi Fuat Tosyalı’nın sahibi olduğu holdinge bağlı Tosyalı Demir Çelik Fabrikası’nda 13 işçinin yaralandığı, bir işçinin hayatını kaybettiği patlamaya dair yeni görüntüler ortaya çıktı.
EMEP Milletvekili İskender Bayhan’ın sosyal medya hesabından paylaştığı görüntüde patlama sonrası yanan işçilerin üzerine damacana ile su döküldüğü görülüyor. Bayhan: İşte Tosyalı fabrikasında gerçekleşen patlama: Yanan işçinin üzerine damacana ile su döküyorlar… İşte Türkiye’nin Yeni Yüzyılı: İşte yeni ortağı Tosyalı: İşte övünerek anlattığınız İSG yalanlarınız: İşte Kalkınmanız: Sizin tek hedefiniz işçilerin canı kanı üzerinden büyümektir.” (Haber Merkezi, 11.11.2023, Sol Haber Portalı)

Bir iş cinayeti davasında bilgisine başvurulan Savcı, mağdurlara “konuyu sosyal medyada duyurursanız hızlı yol alırsınız. Hatta varsa tanıdık fenomenler tweet atsın” dedi.
Olay geçen yıl İstanbul’da yaşandı. Emekli olmasına rağmen çalışmak zorunda olan İbrahim Düzer, elektrik işçisiydi. Ancak çalıştığı firmaya servis işlerinde şoförlük de yapmak zorunda kalıyordu. İş kazasında yaşamını yitiren Düzer’in çalıştığı yerde, söylenenlere göre, yeterli iş güvenliği önlemleri yoktu. Düzer’in yakınlarının ifadesine göre kaza sonrası delillerin karartılması için cenaze apar topar ortadan kaldırıldı.

Konuya dair Sol’a konuşan davacılardan, İbrahim Düzen’in oğlu Burak Düzer “Biz olayı ilk öğrendiğimizde, haberin şoku içerisinde, hukuki işlemleri düşünemedik ve bunlarla ilgilenemedik. Sonrasında öğrendik ki, savcı bil olay yerini görmeden her şey kaldırılmış, babamın cenazesi götürülmüş. Dava sürecinde üç kere savcı değişti. Bu nedenle biz çok mağdur olduk. Böyle bir davada devamlı savcı değişmesi, müşteki tarafı zor duruma sokuyor. Bu durum aklımıza başka sorular getirdi haliyle.”(Özkan Öztaş,11.11.2023,Sol Haber Portalı).

Mezar dikici Aydeğer’e AKP de CHP de MHP de tekrar hale verdi.
6 Şubat’ta Hatay’da 370 kişinin ölümüne neden olan Emlak Bank Konutlarını inşa eden şirketin ortaklarından olan ve deprem konutu ihalesi alan Müteahhit Aydeğer’in bolca siyasi bağlantısı bulunuyor. Aydeğer, 1,6 milyar liraya deprem konutu inşa ediyor. Mezar dikici müteahhidin son aylarda ziyaret ettiği isimlerden bazıları:
-TBMM Başkanı
-AKP, CHP, MHP’li milletvekilleri
– Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı (Yalçın Tuğ, 13.11.2023, Sol Haber Portalı)

Kocaeli’nde KK yurdunda bir öğrenci “HPV’si var” diye şikayet edildi. Yurt yönetimi, cahilce, “tuvaletten bulaşır” diye öğrenciyi yurttan uzaklaştırdı. Öğrenci kenti terk etti… 1593 Numaralı Umumi Hıfzısıhha Kanunu’na göre HPV, bildirilmekle yükümlü olunan bir hastalık değil. Zira, HPV tuvalet vs gibi yollarla bulaşmıyor, cinsel yolla bulaşıyor*(… )”. (Burcu Günüşen, 10.11.2023, Sol Haber Portalı; *Haberde eksik olan bir de, kan yoluyla bulaştığı bilgisini eklemek gerekir, diye düşünüyorum).

Gazze’de 34.gün: BM iki tarafı da savaş suçlusu saydı, ABD ‘İran bağlantılı’ hedefleri vurdu.

Sabancı Holding’in karı artıyor: İlk dokuz ayda 36,7 milyar TL…

Depremden 275 gün sonra: Hatay’daki enkazdan bir kişinin daha cansız bedeni çıkarıldı…

Gazze’de 31.Gün: İsrail ordusu Gazze’yi ikiye ayırdığını öne sürdü. İsrail’in Gazze’de öldürdüğü Filistinlilerin sayısı on bini geçti: 4 bin 104’ü çocuk…

6 Şubat’ta yakınlarını kaybedenler il müdürlüğü önünde: “Tarım arazilerini imara açan düzen öldürdü.” Ebrar Sitesi başta olmak üzere yakınlarını kaybeden ailelerin oluşturduğu Adalet Peşinde Aileleri Platformu, Çevre Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı İl Müdürlüğü önünde basın açıklaması düzenledi…

Benzin döküp yakmışlardı… Zonguldak’taki kaçak maden ocağı vahşetinde ifadeler ortaya çıktı. 10 Kasım günü, Zonguldak’ta ormanlık alanda, 3 çocuk babası, 50 yaşındaki kayıp Afgan uyruklu Vezir Mohammad Nourtani’nin yanmış cesedinin bulunmasının ardından derinleştirilen soruşturmada Nourtain’in kaçak olarak işletilen ocakta fenalaşarak hayatını kaybettiği belirlendi. Ocak sahiplerinin de aralarında bulunduğu şüphelilerin battaniyelere sardıkları Nourtani’yi, kaçak ocağın ortaya çıkmaması için hastaneye götürmek yerine benzin döküp yaktıkları ortaya çıktı…

“Sonuç olarak, bütün toplumsal değişikliklerin ve bütün siyasal altüst oluşların son nedenlerini insanların kafasında, ölümsüz doğruluk ve ölümsüz adalet üzerindeki artan kavrayışlarında değil, üretim ve değişim biçiminin değişikliklerinde aramak gerekir; onları ilgili dönemin felsefesinde değil, ama iktisadında aramak gerekir. Eğer varolan toplumsal kurumların usa aykırı ve adaletsiz oldukları, usun budalalık ve iyiliğin kötülük durumuna geldiği sonucuna varılırsa bu, üretim yöntemleri ve değişim biçimlerinde, daha eski ekonomik koşullara uyarlanmış toplumsal rejimin artık uyuşmadığı gizli dönüşümler olduğunun bir göstergesinden başka bir şey değildir. Bu aynı zamanda, farkına varılan düzgünsüzlükleri ortadan kaldırma araçlarının da, -az çok gelişmiş bir durumda- zorunlu olarak değişmiş üretim ilişkileri içinde bulundukları anlamına gelir.” (Engels, Anti-Dühring)

Halk deyimiyle, ya devlet başa, ya kuzgun leşe! Emperyalizme karşı tam bağımsızlık, ulusal burjuvaziye, mali oligarşiye karşı iktidar savaşı kaçınılmaz; burjuva cumhuriyetin tasfiyesinin kaçınılmaz sonucu altüst oluşun ise iktidar savaşına çevrimi zorunluluktur.

Emperyalizmin “Yeni Dünya Düzeni”yle uyumlu, egemen sınıf eliyle restorasyon sürecinde üretim ilişkilerinin çözülüp, yeniden kurulduğu tarihsel sürecin sonuna gelindiğini, altüst oluşu “muştulayan”, “kör gözüne parmak sokan” bir haber daha: Kapitalizmin tetikçisi, AGOS Gazetesi Yayın Yönetmeni Hrant Dink’in katili Ogün Samast, 15 Kasım 2023 günü tahliye edildi.

Bunları da okuyabilirsiniz...

Bu web sitesi deneyiminizi geliştirmek için çerezleri kullanır. Bununla iyi olduğunuzu varsayacağız, ancak isterseniz vazgeçebilirsiniz. Kabul etmek Mesajları Oku