Fundamentalizm ya da köktendincilik


1.Fundamentalizmin kökeni

Latince “temel, esas, esaslı” gibi anlamlara gelen “Fundament” sözcüğünden türetilen fundamentalizm kavramı, 1910-1915 yılları arasında Amerikalı Protestan ilahiyatçıların 90 makalesinden oluşan “The Fundamentals”(Temel Prensipler) adı altında yayınlanan bir yazı dizisiyle ortaya çıktı.

Modernlikle ve liberalizmle her türlü uzlaşmayı reddederek “Temel Prensipleri” yayınlayan Amerikalı Protestan Hıristiyanlar, 1919’da “World’s Christian Fundamentals Association”ı (Dünya Fundamentalist Hıristiyanlar Birliği) kurmuştur. Bu Birlik,  “çeşitli modernist, hatta laik fikirlerin Hıristiyan teolojisini ve pratiklerini ters yüz ettiğini” belirterek Hristiyan temellere dönüş çağrısı yapmaya başladı. Amerikan Protestanlığı içinde kilise ve cemaatlerdeki modernleşmeye karşı başlayan bu gruplaşma 1920’lerden itibaren Amerika’da yayıldı.

Kitab-ı Mukaddes’in tümüyle Tanrı sözü olduğuna inandıkları ve bu nedenle harfiyen okunmasını, anlaşılmasını ve uygulanmasını hedefleyen Fundamentalizm Hıristiyan bağnazlığından doğdu. Modernist teolojiye ve belirli dünyevileştirici kültürel eğilimlere karşı uzlaşmaz bir savaş vermeyi, iyi bir Hıristiyan olmanın göstergesi sayan;  dini inanç ve ibadet ilkelerinin “bozulmadığı” ve “saflığını” koruduğu Hristiyanlığın ilk dönemlerine dönme amacını taşıyan bu Protestan fundamentalizmi Amerika’da Evangelikalizmin bir alt türü olarak gelişti.

ABD’de yaşanan ekonomik ve sosyal krizler, Evanjelizm’i sürekli gündemde tuttu ve giderek ülke çapında taraftar toplamasını sağladı. Öncelikle Komünizme karşı mücadelede kalkan olarak kullanılan Evanjelizm, 1950’li yıllardan sonra başlayan Soğuk Savaş döneminde devlet tarafından desteklendi. Böylelikle Soğuk Savaş döneminde ABD’nin en aktif dini grubu haline gelen Evanjelizm, ABD’nin ulusal ve uluslararası politikalarını etkilemeye başları ve 1970’li yıllardan sonra iş başına gelen ABD başkanları Evanjelizm taraftarı veya mensubu oldu.

Amerikan Fundamentalizmi’ni doğuran iki temel nedenden biri, sekülerleşme ve modernleşmeye karşı koyma; ikincisi de tarihsel-eleştirel Kutsal Kitap yorumları ve modern tabiat bilimlerine karşı çıkma çabasıydı. Bu nedenle “Evrim Teorisi’ne ve Kitab-ı Mukaddes’te mevcut olmayan bütün modern tabiat bilim bulgularına karşı mücadele” bu dini bağnazlığın ideolojik eksenini oluşturdu.

Amerikan Protestanlığı’na özgü bir fenomen olarak ortaya çıkmasına karşın giderek gelişen bu dini fundamentalizm, 1960’lı yıllardan itibaren dünyadaki diğer dinleri ve mezhepler için de telaffuz edilmeye başlandı. Bu bağlamda “Hristiyan Fundamentalizmi, İslam Fundamentalizmi, Budist Fundamentalizmi, Yahudi Fundamentalizmi, Hindu Fundamentalizmi, Sintoist Fundamentalizmi” vb. fundamentalizmlerden söz edildi.

Bu fundamentalizmlerin her biri, sözkonusu dinlerin birbirilerinden tarihsel farklılıkları ve her bir dini grubun ortaya çıktığı toplumların kendilerine has sosyal,  siyasal ve kültürel özellikleri dikkate alınarak değerlendirilmeli. Ancak, “Modernist ve laik eğilimlerin reddedilmesi, dini pratiğin püriten haliyle kabullenilmesi, dini geleneğin saf halinin kutsanması, dini değerlerin ebedi ve değiştirilemezliği” gibi temel konularda bunların hepsi ortak bir anlayışa sahip.

Günümüzde fundamentalist faaliyetler dünyadaki global gelişmelerin de etkisiyle aktif bir şekilde sürmektedirler. Özellikle kapitalist endüstrileşme, kentleşme, doğa bilimlerindeki ilerleme, teknolojik yenilikler, doğal afetler, kuraklık, susuzluk, açlık ve göçler, emperyalist paylaşım savaşları vb. gelişmeler fundamentalistleri daha fazla motive etmekte. Onlara göre, dini gelenekte öngörülen “insan ve kainat modelini” tahrip eden dünyadaki bütün bu gelişimeler, kutsal kitaplarda anlatılan büyük felaketlere yaklaşıldığının göstergesidir. Dolayısıyla “bu günahkâr dünya, günahlarıyla kendi kaderini belirlemekte ve artık kıyamet belirtileri” görülmektedir.

Bütün fundamentalist akımların benzer noktalarından biri de modern dünya sistemindeki “egemen ulusal ve sınıfsal güç yapılarına” karşı çıkma çabasıdır. Bu nedenle fundamentalist grupların dini temellere dönüş çağrısı, görünürde sistem-karşıtı retorige dönüşmektedir. Özellikle İslami fundamentalizmin İslam dünyasında giderek etkili olmaya başlaması ve batı karşıtı büyük eylemlere yönelmesi”, fundamentalizm kavramının sadece İslam dünyasındaki “dini canlanma” hareketleri için kullanılmasına neden olmuştur.

  1. İslam Fundamentalizmi

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra İslam ülkelerinde başlayan “batılılaşma, modernleşme ve laikleşme” çabalarına karşı çıkan bir anlayışla 1960’lı yıllardan sonra İslam fundamentalizmi gelişti. İslam dünyasındaki farklı mezheplerin ve siyasal rejimlerin özelliklerini de içeren İslam fundamentalizmi Soğuk Savaş dönemi boyunca ABD tarafından desteklendi ve Sovyetler Birliği’ne karşı kullanıldı.

İslam Fundamentalistleri, sağlam, güvenilir ve bağlayıcı nitelikte bilgilerin İslami kaynaklarda mevcut olduğunu iddia ederek “hakikatin” modern literatürde değil, Kur’an-ı Kerim’de aranması gerektiğini savundu. Böylelikle İslam Fundamentalizmi İslam dünyasındaki siyasallaşmanın, başka bir ifadeyle İslam’ın yeni ideojik ve siyasal yönelimlerinde başvurulan bir kavram haline geldi.

1970’li yıllardan itibaren toplumu İslamlaştırma çabalarının ivme kazandığı İslam dünyasında iki temel eğilim belirdi: Biri, aşağıdan yukarıya doğru (İhyacılar, İslahatçılar vb) toplumu eğiterek İslamlaştırmaya çalıştı. İkincisi de, toplumu yukarıdan aşağıya doğru (İslami devrimler yoluyla ve siyasal iktidarı ele geçirerek) İslami bir düzen kurmayı amaçladı.

Bu dönemde “Köktendinci” ve “radikal İslam” gibi kavramlarla da tanımlanan İslami akımların çoğu siyasi yönü ağır basan dini fundamentalist hareketler biçiminde ortaya çıktı. Kendilerini farklı kavramlarla tanımlamış olsalar da özü itibariyle “İslami temellere dönüş” hareketi olan bu siyasal eğilimlerin temel bakış açılarını belirleyen dini fundamentalizm oldu. İktidar hedefiyle hareket etmekte olan İslam fundamentalizmi esas olarak “dinin siyasallaştırılması” bağlamında ele alındı.

İslam fundamentalistleri, “Devletin ele geçirilmesi ve İslami kurallara bağlı bir düzenin/sistemin kurulması” konusunda ortak bir yönelime sahiptir. Ancak “iktidarın ele geçirilme yöntemi” konusunda aralarında temel farklılıkları göze çarpmakta. Her İslam ülkesinin dini ve kültürel geleneklerine göre oluşan dini fundamentalizmden kaynaklanan siyasal İslam, “ılımlı İslam” ve “radikal İslam” gibi ayrımlara tabi tutuldu.

İslam Fundamentalizmi veya “modernist ve/ya nasyonalist(ulusçu) görüş ve pratiklerin yıkıcı etkilerinden arındırılmış, saf ve samimi inanç temellerine dönmeye” çağıran bir anlayışın ifadesi olan Entegrizm;  İslamcı grupların ideolojik ve siyasal pratiklerini belirlemektedir. İslam dünyasında ortaya atılan modernist görüşlerin ve pratiklerin, müminlerin inançlarını zedelediğini, kafalarını karıştırdığını iddia eden İslam fundamentalistlerinin asıl amacı, “daha ve inançlı yolu gösterme” ve eski dini pratiklere dönme çabasıdır.

Günümüzde İslam Fundamentalizmi, “İslam’ın başlangıçtaki naslarını temel alan, dini tavizsiz yaşamak isteyen Müslümanlara ve bunu bir devlet sistemi (şeriat düzeni) olarak uygulamak isteyen” görüşler için kullanılmaktadır. Batı kökenli fundamentalist kavramı yerine ise, Türkçe’de bir süre “mürtecilik”, “radikal İslam” “şeriatçılık” gibi kavramlar kullanıldıktan sonra, son yıllarda “Köktendincilik” terimi kabul görerek yaygın bir şekilde kullanılmaya başlamıştır.

İslam Fundamentalistlerinin siyasal ve toplumsal pratikleri fundamentalizmin tipik refleksleri olan “reaksiyon, dışlama ve düşmanı şeytanlaştırma” biçiminde kendini göstermektedir. Bu tipik tutum ve davranışları Taliban, IŞİD, Hamas, Hizbullah, Cezayir’deki silahlı İslami gruplarda ve El Kaide’de görmek mümkün. Farklı ülkelerde oluşan dinsel akımlar olmalarına karşın bunların ortak paydası, İslama karşı olan herkese ve özellikle de İslami düzen karşıtlarına düşmanca tavır almaktır.

Bu dini grupların bilinen demogojik söylemleri de aynıdır: Onlara göre, “İslami esaslar Kur’an-ı Kerim ve Hadislerde belirtildiği” için bunları temel alan bilinçli bir Müslüman’ın hiçbir zaman kökten, esastan ayrılması mümkün değil. Dolayısıyla bir Müslüman’ın “köke, esasa dönmesi” söz konusu olmayacaktır. Ayrıca İslamiyet’in “başı ile sonu, kökü ile dalları bir bütün” olduğu için, İslam’da reforma da gerek yoktur. Dün namaz nasıl kılınıyorsa, bugün de öyle kılınmaktadır.

İslam devleti hedefine ulaşamamış siyasal İslamcılar içinde bulundukları koşulları, Muhammed’in Mekke dönemine benzeterek “Daru’l Harb Hükümlerini” uygulamaktalar. “Cihad Yurdu” anlamına gelen “Daru’l Harb” kavramı, İslam hükümlerinin uygulanmadığı ve Müslümanların güvenlikte olmadığı ülke koşullarını tanımlamaktadır. “Daru’l Harb” olan bir ülkede, Cihad yerine “hile yoluna gitmek” ve Müslüman olmayanlara karşı “barış içinde birlikte yaşamayı kabul etmiş görünmek” mubah sayılmaktadır.  Bu amaçla “takiyye yapmak” ve “asıl amacı bir süre gizlemek” Şii gelenekte “dinsel bir farz” hükmünde; Sünni gelenekte ise “siyasi bir zorunluluk” olarak kabul edilmektedir.

Türkiye’de uzun yıllardan beri gerek popüler kültürde ve gerekse resmi söylemde sıkça kullanılan “şeriat ve şeriat düzeni” için de bir şeyler söylemek gerekir. Şeriat’ın kavramsal anlamı, “takip edilmesi gereken yol, ayetler, hadisler ve İslam alimlerinin içtihadlarına dayanan İslami kuralların bütünü”dür. Şeriatı savunanlara göre, “şeriat dindir, İslam şeriatı da İslam dinidir.”  Bu bakımdan Şeriat “değişen ve değişmeyen, dini inanca ve dini emirlere ait olan bütün dini kuralların”; Şeriat düzeni ise, “bu kuralların uygulandığı devlet ve toplum” sistemidir.

Suudi Arabistan, Afganistan, Pakistan, İran gibi ülkelerde “şeriat ve şeriat sistemi” uygulanmakta. Ayrıca Sudan, Arakan, Somali, Etopya, Yemen, Burkina, Eritre, Libya, Suriye gibi ülkelerde iç savaşlar sürmektedir. Şeriatla yönetilen ülkelerden ve yandaş partilerin iktidarda olduğu oligarşik yönetimlerden destek alan İslam fundamentalistlerinin amacı diğer İslam ülkelerinde de şeriata dayalı devlet ve toplum düzeni kurmaktır.

  1. Emperyalizm ve İslami fundamentalizm

ABD Vietnam yenilgisinden sonra Sovyetler Birliği tehdidine karşı güneyde (Pakistan, Afganistan, İran, Türkiye)  ılımlı İslam devletleri kuşağı oluşturmayı amaçlayan bir “Yeşil Kuşak” stratejisi geliştirdi. Bu strateji doğrultusunda 70’li yıllar boyunca Ortadoğu’da, Orta Asya’da, Güneydoğu Asya’da, Kuzey Afrika’da İslami örgütlerin kuruluşunu destekledi. Ulusal ve sınıfsal mücadelelere karşı, sınıflar ve uluslarüstü bir ideoloji görünümünde olan İslam’ı kullanan ABD, Lübnan, Ürdün, Mısır, Sudan, Somali, Cezayir ve Türkiye gibi ülkelerde CİA kanalıyla İslami örgütler için eğitim kampları kurdu veya kurulmasına yardımcı oldu.

ABD bu çok yönlü desteğini dolaylı ve dolaysız biçimde İslamiyet’in doğuşunda, gelişmesinde kutsal bir merkez olan Suudi Arabistan üzerinden yaptı. Vahabi mezhebinden olan Suudiler hem kendi mezheplerini yaymak ve hem de petrol ve hac zenginliğinden kaynaklanan Arabistan’daki egemenliklerini sürdürmek için ABD ile stratejik işbirliğini sürdürdü.

Bu dönmede Filistin sorunu nedeniyle Lübnan İslami örgütler için merkezi bir önem kazandı. İslam fundamentalizminin yükselişi Ortadoğu’daki güç dengelerini değiştirdi ve böylelikle, ulusal ve sınıfsal özelliklerini yitiren bölgedeki antiemperyalist mücadele dinsel, etnik ve kültürel çelişkilerden beslenmeye başladı.

1979’da Sovyetlerin Afganistan’ı işgali, İran’da İslam Devrimi’nin gerçekleşmesi, Mısır’ın Sovyetler’den uzaklaşarak ABD’ye yanaşması, Irak’ta Saddam’ın ABD yanlı politikalara yönelmesi vb. gelişmeler, ABD’nin yeni stratejileri için bir dönüm noktası oldu.

Yeni dönemde Afganistan İslami örgütlerin bir tür Filistin’i oldu. Pakistan ise Afganistan’a lojistik destek veren İslami örgütlerin politik ve askeri eğitim üssü haline geldi. İran’da da mollaların önderliğinde gerçekleşen İslam Devrimi, Ayetullahlar yönetiminde Şii kökenli İslami örgütlerin kuruluşunu ve gelişmesini sağladı. İran Ortadoğu’da bir tür “devrim ihracına” başladı.

ABD, İran’a karşı Irak’ı kışkırtarak savaşa sürdü ve bu savaş iki ülkenin de muazzam güç kaybına yol açtı. Daha sonra Irak, İran’la savaşta kaybettiği yıkımı ve ulusal prestijini Kuveyt’i işgal ederek gösterdi. Körfez Savaşı, bir kez daha Arapları kendi aralarında saflaştırdı ve Avrasya Stratejilerinin bir parçası olan bu savaş ABD’nin bölgedeki etkisini iyice pekiştirdi.

Şii Müslümanlar arasında varolan anti-Amerikancılık bu savaş sonrası diğer İslami örgütler arasında da benzer eğilimleri güçlendirmeye başladı. Bu süreçte İslami örgütlerin bir kısmı ABD ve Suudilerin denetiminden çıktı.  ABD ve Batı’ya karşı tavır olan bu örgütler, başta İslam ülkeleri olmak üzere hoşgörüyle karşılandıkları her yerde örgütlendiler ve kendi aralarında cepheler kurarak ortak eylemlere giriştiler. Bu dönemde sol ve sosyalist örgütler için Filistin neyse, İslami örgütler için İran, Afganistan, Pakistan, Lübnan benzer bir rol üstlendi. Dünyadaki 50 İslam ülkesinden binlerce mücahit “cihat” amacıyla buralara akın ederek dini ve siyasi eğitim görmeye başladı.

Sovyetlerin ve Doğu Avrupa’nın dağılmasından sonra ABD yenidünya düzeni teorilerini geliştirmeye başladı ve ilk palanda Balkanlarda ikinci cepheyi açarak Yugoslavya’nın parçalanmasını sağladı. Bu süreçte de, dini ve etnik milliyetçiliği kullanan ABD, Bosna’da, Arnavutluk’ta, Makedonya’da Suudilerin ve Türkiye’nin desteğinde İslami örgütlerin savaşması için elinden gelen her şeyi yaptı.  Daha sonra bunun bir benzeri Çeçenistan’da tekrarlandı ve böylelikle İslami örgütler, Balkanlardan Kafkasya’ya, Ortadoğu’dan Orta Asya’ya kadar olan bölgede, başka bir deyişle dinsel, etnik ve kültürel farklılıkların derin olduğu bu fay hattında etkili olmaya başladı.

Bu süreç Usame Bin Ladin’in 11 Eylül 2001 saldırısından sonra başka bir mecraya girdi. ABD’nin başına bela olan Usame Bin Ladin, Suudi Arabistan’ın istihbarat örgütü ile birlikte Pakistan’a Taleban’ı eğitmek için gönderilen bir adamdı. Usame Bin Ladin, Pakistan’da kurulan kamplarda yıllarca mücahit yetiştirdikten sonra Taleban’ın Afganistan’ı ele geçirmesinden sonra Suudi Arabistan’a ve oradan da Sudan’a geçmişti. Körfez savaşından sonra da Suudilere ve ABD’ye karşı tutum almaya başlayan Usame Bin Ladin, kendi kurduğu El Kaide örgütü kanalıyla Ortadoğu’daki diğer İslami örgütlerle üst birlikler oluşturarak ABD’ye karşı büyük saldırılara girişti. ABD’nin peşine düşmesi üzerine Afganistan’daki kamplarına geçen Usame Bin Ladin, Suudi Arabistan’da Sudan’da, Yemen’de ve ABD’de giriştiği 11 Eylül saldırısıyla İslam dünyası ve fundamentalist örgütler nezdinde büyük bir prestij kazandı.

Bu anti-Amerikan mücadele Usame Bin Ladin’i bir yandan İslam dünyasında ve İslami örgütler arasında bir efsane haline getirirken bir yandan da ABD’nin boy hedefi oldu. ABD kendi yetiştirdiği, eğittiği ve her türlü desteği verdiği İslami örgütleri terör örgütleri olarak suçladı ve karşı saldırıya geçerek Afganistan’ı işgal etti.

20 yıl boyunca NATO ile birlikte işgali altında tuttuğu Afganistan’ı çıkarlarının gereği olarak terketmeye karar verdi. 2020’de Taliban’la yaptığı bir barış antlaşması ile “yumuşak geçiş” diye tanımlanan uzlaşmanın ardından ortaya çıkan boşluğu hızla Taliban doldurmaya başladı. ABD desteğini çektiği için Afgan Ordusu dağıldı ve büyük bir bölümü Taliban’a katıldı.

ABD Afganistan’ı yeniden Taliban’a teslim etti; ancak bu durum ABD’nin Afganistan’dan ve Taliban’dan tümüyle vazgeçtiği anlamına gelmiyor. Şeriatla yönetilen Afganistan Emirliği, Orta Asya’da ABD ve diğer batılı emperyalist güçlerin çıkarlarını koruma ve kollama görevini sürdürecek, özellikle de bölgede Rusya, Çin ve İran’a karşı ekonomik, siyasi, askeri, etnik ve kültürel politikalarında piyon olarak kullanılacak.

  1. Türkiye’de Fundamentalizm

1950’lerden başlayarak günümüze kadar gelen süreçte devlet ve hükümetler, siyasal İslam’ın gelişip güçlenmesine yardımcı oldu. Özellikle 12 Mart ve 12 Eylül askeri müdahale dönemlerinde sosyalistlere ve Kürtlere karşı geliştirilen Türk-İslam Sentezi’ne dayanan politikaları, siyasal İslam’ın hızla gelişip güçlenmesine yol açtı.

1960’lı yıllarda başlayan devletin Komünizme karşı İslami ideolojiyi ve cemaatleri kullanmaya başlaması, giderek siyasal İslam’ın kendi rotasında gelişmesini sağladı. Yeni İmam Hatip Okulları açıldı, ardından İslami ideolojinin ve tarikatların devlet ve toplum hayatında etkili olması için açık ve gizli destek verildi. İmam-Hatip okullarında yetişen on binlerce insan giderek siyasal İslam’  eğitimli kadrolarını oluşturdu.

Bu süreçte hızla cumhuriyet dönemi öncesindeki İslami gelenekler gelişmeye başladı. Giyim-kuşam değişti. Kuran Kursları ve İmam-Hatip Okulları çoğaldıkça 7 yaşından itibaren kız ve erkek çocukları “İslami hayat” tarzına göre yetiştirilmeye başladı. 1970’li yıllarda Türkiye’nin bazı yerlerinde lokal olarak gelişen bu yeni yaşam tarzı, 1980’li yıllarda iyice yaygınlaştı. 1990’lı yıllardan itibaren bütün ülkede yeni bir İslami yaşam tarzına dönüştürüldü.

Doğum kontrolüne de karşı olan siyasal İslam, daha fazla çocuk yaparak ve doğan her çocuğu İslami kurallara göre eğiterek yaklaşık 40 yıl içinde ülke nüfusunun önemli bir kesimini oluşturan İslami bir kuşak yaratıldı.

Bu sürecin doğal bir sonucu, eşarbın hızla türbana dönüşmesi ve bunun ticari bir meta haline gelmesiydi. İslami cemaatler tarafından pragmatist yaklaşımlarıyla tesettür yerine ikame edilen “türban-pardösü-pantolon” modası muazzam bir pazar haline getirilerek “tesettür mağazaları” ülkenin dört yanını kapladı.

İslami sermaye güçlendikçe bununla yetinmedi; gıdadan tekstile, beyaz eşyadan finans sektörüne kadar büyük yatırımlara girişti. Özellikle yurtdışı (Avrupa’daki işçilerden makbuz karşılığı toplanan paralar ve Arap yatırımları) kaynaklı sermaye transferleriyle politik faaliyetinin arka planını oluşturan güçlü ekonomik yapılanmalar ve bunlara dayalı olarak oluşturuldu. O güne kadar adeta yeraltı faaliyeti yapan ve uyuyan tarikatlar yeniden canlandırılarak devlet/hükümetlerin desteğinde kapitalist sömürü ve tahakkümden büyük paylar almaya başladı.

İslamiyet’in sınıfsal karakterine ve ideolojik yapısına uygun olan bu yeni yönelim, devlet ve toplum hayatının bütün alanlarına sokularak dinin dönüştürücü gücünden olağanüstü düzeyde yararlanıldı. Bu bağlamda, 1-Harp Okulu dışında diğer bütün fakülte ve yüksekokulların İmam Hatip Liselerine açılması. 2-Çocukların çok küçük yaşlardan itibaren dini eğitime sokularak on binlerce Kur’an Kursu’nun ve hızla çoğalan camilerin bir tür dinsel örgütlenme aracı haline getirilmesi. 3-İslami sermayenin ve İslami cemaatlerin hızlı bir şekilde Medya’ya girerek dini ve kültürel faaliyetlerinin olağanüstü artması. 4-İslami faaliyetlerin dışarıdan İslam ülkeleri ile ABD tarafından büyük mali katkılarda bulunulması gibi desteklerle yeni bir kuşağın yetiştirilmesini ve toplumsal roller üstlenmesi sağlandı.

On binlerce genç, “Milli görüş” denilen bir ideoloji ile eğitilerek Türk-İslam Milliyetçisi bir kuşak oluşturuldu. Bir süre sonra siyasette de etkili olmaya başlayan bu kuşak, 1969’da Necmettin Erbakan’ın öncülüğünde Milli Nizam Partisi ile başlayan tarihsel süreçte devlet ve toplum hayatında İslami dönüşümü gerçekleştirdi.

İslam’ın oluşum süreci ve şimdiki siyasal gücü, Türkiye’de sistemin kendisinden, ordu, devlet ve siyaset yapısından kaynaklandı.

Gelinen aşamada İslami ideolojiye son derece uygun olan ve Erbakan’ın (ve Türkeş’in) yıllardan beri savunduğu İslami biat kültürüne uygun olan tek adam yönetimine/başkanlık rejimine geçiş gerçekleştirildi.

Şaban İBA