Çift Olmak…

Güncel siyasetin dışında, fakat hayatın içinde bir konu üstüne yazmak istedim bu sefer. Bildiğiniz gibi güncelde çok şey olup bitiyor, hayat çok hızlı akıyor, hepimiz bir değişim beklentisi içerisindeyiz.  Umarım akıl ve vicdan akışa yeni bir yön verebilir. Toplumda her daim bir değerler mücadelesi vardır; kurumların yaşananlara verdiği tepki, şimdi hakikati, vicdanları yaralayacak kadar yok etmeye çabalasa da, doğruyu söyleyen sesler kalacak tarihe.

Bununla birlikte hayatımızın ülke siyasetinin değişmesiyle ortadan kalkmayacak sorunları da var: ilişki kurmak, çift olmak gibi örneğin. Okulda öğretilmeyen çok önemli bir mesele işte bu. İlişki kurmayı başaramadığı için kurduğu birliktelikleri yürütemeyen insan çok. Bu konuda hiç düşünmediğimizde toplumsal ahlakın ve toplumsal cinsiyetin zihinlerimize aktardığı ezberlerin dışına çıkmak hayli zor.

Klişelerin çözmeye yetmediği sorunları kendimizi eğiterek ve birbirimizden öğrenerek çözebiliriz. Bunun için başkalarını dinlemeliyiz, sadece kendi çevremizdekileri değil, dışarıdakileri de. Öyle ya, dünyanın her hangi bir yerinde bize bu konuda bir şey öğretecek birisi olabilir. Edebiyata, felsefeye, antropolojiye bakabiliriz. Daha iyi yaşamanın, daha iyi ilişki kurmanın yolu sadece kendi deneyimlerinden öğrenmek değildir; başkalarının deneyimlerinden öğrenmek için dünyayı elimizden geldiğince araştırmalı, keşfetmeye çalışmalıyız.

Cinsel kimlikler, normlar sorgulanır ve farklı varoluş biçimleri, farklı birlikte olma biçimleri icat edilirken çift olmanın imkanı, anlamı ve değeri üzerine düşünmeye çok daha fazla ihtiyacımız var. Çift deyince heteroseksüel bir kadın ile heteroseksüel bir erkek düşünmeyelim hemen.  Cinsel yönelimlerin farklılığı çift kavramını geniş bir biçimde ele almayı gerektiriyor. Çift olmak birbirini seven veya arzulayan iki insanın ilişki kurma ve sürdürme beceresine bağlıdır. Toplumsal desteği de hiç azımsamayalım. Bazı ilişkilerin diğerlerine göre çok daha fazla desteklendiği bir gerçek. Toplumsal ahlakın baskısı bazı çiftlerin görünür olmasını zorlaştırdığı ölçüde ilişkilerde stresin ortaya çıkmasına yol açar. Bu da bir eşitsizlik ve haksızlık değil mi?

Her ilişkinin bazı zor şartları olabilir. Ekonomik, toplumsal, biyolojik, psikolojik şartlar insanın birlikte olduğu kişiyle ilişkisini elbette etkiler. Bu zorlukların konuşulabilmesi, paylaşılabilmesi, ortak kararların alınabilmesi, yaşanan durumla daha kolay baş edilebilmesini sağlayacaktır. Fakat çoğunlukla öyle olmuyor. Hayatımızdaki sorunun üstümüzde yarattığı stresi hemen bir ilişki sorunu, hatta krizi haline getiriyoruz. İlişki kurmayı beceremediğimiz için başımıza gelen her şey ilişkimizi de hızlıca bitecek raddeye getirebiliyor.

İlişki kurmayı başarmak ne peki? Nasıl olacak da hayatın kaotik güçlerinin etkisi altında kaldığımız halde ötekini hayatımızın sıkıntısının müsebbibi ilan etmeyeceğiz? Çok sıkıntılı zamanlarda dertlenen veya bunalan ben ile aramıza bir mesafe koyma becerisini nasıl göstereceğiz? Derin bir nefes aldığımızda bu alan aslında açılıyor. Bir konuşma veya bir paylaşım alanı açmak da derin bir nefes almaya benzer. İlle haklı çıkmak için, ötekini yönlendirmek için söylenenler gerçek konuşma sayılmaz. Konuşma gerçek bir diyalog olmalı, açık uçlu olmalı, yönünü kendisi belirlemeli. O halde gerçekten ötekinin düşüncelerini ve hislerini açımlayan soruların sorulabilmesi çok önemli değil mi?

Uzun bir ilişkide insan değişiyor, duyguları değişiyor, bağlam değişiyor, şartlar değişiyor. Bu herkes için doğru. Hayat istemli olan ile istemsiz olanın birine eklemlenmesi demek olduğu için bir ilişkiyi başarmak o ilişkiyi hep yeniden kurabilme yeteneğini gerektiriyor. İstemli veya istemsiz çok şey değişir ancak ilişkiyi sürdürme isteği her iki tarafta da güçlü ise, hayatımızdaki kişi hala sevdiğimiz ve dünyaya birlikte bakmak istediğimiz birisi ise o ilişkiyi dönüştürmek için çaba sarf etmeye değer. Bunu yapabildiğimiz zaman değerli bir ilişki kazanıyoruz.

Zaman insanların birbirini daha iyi anlamasını sağlıyor tabii. Fakat birbirini tanıdıkları ve tatsız bir yaşamı sürdürmede sebat ettikleri halde diyalog kuramayan, ilişkilerini dönüştüremeyen ve dolayısıyla çift olmayı başaramayan çok insan var. Elbette ne gerek var çift olmaya diyebilirsiniz. Özgür ve tek olmayı, sorumluluk taşımadan yakınlık aramayı insan tercih edemez mi? Edebilir. Bence ilişki kurmak ve sürdürmek çok zor ama büyümenin de bir parçası. Çift olmak derken kast ettiğim şey aynı olmak veya birbirini sıkıcı bir biçimde sürekli onaylamak değil, bir diyalog içerisinde birlikte olmak, insanın kendi gelişimini sürdürebildiği bir ortak yaşamın kurulması.

Zeynep DİREK

1966 yılında İstanbul’da doğdu. Galatasaray Lisesi ve ardından Boğaziçi Üniversitesi Felsefe Bölümü’nde eğitim gördü. Doktorasına 1992 yılında University of Western Ontario, Kanada’da başladı. 1995-1996 yıllarını Paris’te Derrida’nın derslerini takip ederek geçirdi. Doktora derecesini 1998 yılında University of Memphis’ten aldı. 1998-2014 yıllrı arasında Galatasaray Üniversitesi’nde görev yapmıştır. 2014 yılından itibaren Koç Üniversitesi Felsefe Bölümü öğretim üyesidir.

Yazarın sayfamızdaki diğer yazıları