Birlikten kuvvet doğar

Şer-i, hukuki ve idari alanlarda uygulama alanı bulan kayyumluk sistemi İslami düzende, “koruyucu, gözetici ve üzerinde tasarruf yetkisi” olan Halife, Sultan, Emir gibi kişilerin yönetim yetkilerini ifade ediyor. Merkezi iktidara biat etmeyen veya alternatif politikalar üretmeye çalışan güç odaklarının servet yoluyla güçlenmelerine karşı müsadere sistemi vardı. Osmanlı vezirleri ile devlet adamlarının ve tanınmış zengin kişilerin ecelleriyle öldüklerinde ya da herhangi bir sebeple idam edildiklerinde veya görevden alındıklarında mallarına hükümet tarafından el konuluyordu. Çünkü Osmanlı devletinde iktidarı ve hanedanın hakimiyetini sınırlayacak veya tehdit edecek tüm güç odakları devlet tarafından kontrol altındaydı. Bu kayyum geleneği Cumhuriyet döneminin Türk hukuk sisteminde geçerliğini korudu.

AKP, kendisine muhalif olan herkese ve her şeye karşı kayyum atamasına imkan veren düzenlemeler yaptıktan sonra DBP ve HDP’li Belediyelere kayyum atamaya başladı. Atanan kayyumlar, il ve ilçe düzeyinde tek yetkili konumda olan mülki amirler, yani Vali ve Kaymakamlardan oluştu. Bundan önce valiler ve kaymakamların yetkileri artırılarak, seçilmişlerin üstünde statüye kavuşturuldu. Böylelikle mülki amirler başkanın emirlerini yerine getiren adamlar yerine geçmeye başlarken, halkın iradesine karşı tek adam ve tek parti diktatörlüğü yerellerde de pekiştirildi.

Son olarak Diyarbakır, Mardin ve Van Büyükşehir Belediyelerine kayyum atanması, bir hak gaspının yanında en basit demokrasi ilkelerinin dahi kabul edilmediği anlamına geliyor. Halkın seçtiğini ancak halkın geri çağırabilme ilkesi, seçimle gelenin seçimle gitme ilkesinin en kaba biçimde ihlal edilmesidir. Hiçbir yargı kararı olmaksızın ve üstelik seçilmemiş/atamayla görevlendirilmiş bir içişleri bakanının kullandığı bu idari uygulama demokrasiden ve demokratik seçim ilkelerinden söz edilemeyeceğinin ispatıdır.

Askeri darbe dönemlerini aratmayan uygulamalar, sıkıyönetimlerden daha yetkili mahkemeler, etnik, kültürel ve inançsal taleplere karşı baskıcı ve tekçi politikaların geçerli olduğu olağanüstü rejim koşullarında barış, demokrasi, adalet ve vicdan mücadelesini öne çıkarıyor. Geniş kitleleri tek bir hedefe ve demokrasinin yeniden kazanımına yöneltmek için, sol, sosyalist ve demokratik kesimlerde var olan önyargıların aşılması, güven ve dayanışma bilincinin pratik faaliyet üzerinden tesis edilmesi devrimci bir görev olarak algılanmalıdır.

Sol ve sosyalist siyasal grupların birbirlerinden farklı faşizm tahlillerinden dolayı, soyut bir faşizm ve antifaşist mücadele söylemi üzerinden geçici uzlaşmalar yapılması, kalıcı ve anlamlı güç ve eylem birliklerini engelliyor. Bu nedenle çeşitli platformlarda bir araya gelen devrimci ve demokratik güçlerin faaliyetleri basın açıklamaları ve salon toplantılarından öteye gitmiyor. Anı kurtarmaya yönelik bu eylemsizlik hallerinin aşılabilmesi için, somut koşulların somut tahlili anlayışıyla siyasal ve toplumsal koşullara uygun alternatif bir demokratik mücadele programı gerekiyor.

AKP-MHP totalitarizmine karşı yeni bir dönemin demokratik hak ve özgürlük taleplerini özetleyen kısa bir mücadele programı hazırlanmalıdır. Bu demokratik programın özü, Türkçü İslamcı ittifaka dayanan başkanlık sistemine (tek devlet, tek millet, tek inanç, tek kültür, tek adam anlayışına ) karşı bir alternatif olarak, özgürlükçü ve çoğulcu demokratik parlamenter sistem (çok kimlikli, çok kültürlü ve çok inançlı demokratik toplum ideali) olmalıdır. Böyle bir demokratik mücadele programı, yaşanmakta olan süreçten zarar gören tüm kesimleri, ulusal, sınıfsal, cinsel, etnik, kültürel ve inançsal düzlemde bir kulvarda toplayabilir.

Tek adam rejiminde demokratik siyaset ile totaliter siyaset anlayışları çatışmakta ve doğal olarak saflaşmaktadır. Bu süreçte insanların duygu ve düşüncelerini doğru bir şekilde algılamak, kitle hareketinin gücüne, dinamizmine ve yaratıcılığına güvenmek, demokratik güçlerin başarılı olmasını sağlayacaktır. Şu ya da bu şekilde kurulmuş olan demokratik platformların bir kulvara yığılarak güçlerini tek bir hedefe yöneltmesi gereklidir. Totalitarizme karşı mücadelenin ana slogan “Birlikten kuvvet doğar” olmalıdır.

Bu konuda, CHP içinde olup da kendilerini “solcu, sosyalist, demokratik solcu, sosyal demokrat” gibi siyasi kavramlarla tanımlayanlara bir çift sözüm var: Artık bu gerçeği görün ve CHP yönetiminin müzmin müesses nizam savunucuğuna teslim olmayın. Bu süreçte kendinize yeni bir yol belirleyin. İşçilerden, emekçilerden, ezilenlerden, dışlananlardan yana taraf olun. Yerel seçimlerde size beklemediğiniz kadar şevk ve heyecan yaratan HDP’nin desteğini ve sıranın size geldiğini unutmayın. Faşizme, gericiliğe, militarizme, ırkçılığa ve ayrımcılığa karşı mücadele için emek, barış, özgürlük ve demokrasi güçlerine katılın!

 

Yazarın sayfamızdaki diğer yazıları