Bir bisiklet öyküsü

Önümde bir fotoğraf karesi duruyor. Talan edilen mağazalara üşüşen talancıların arasında biri dikkat çekiyor. Beyaz gömlekli, temiz giyimli, bıyıklı, gençten biri. İki kolu olabildiğince yüksekte, bir bisikleti tutuyor. Muhtemelen demonte ithal gelmiş, bir Ermeni yahut Rum’a ait atölyede monte edilerek, az öncesine kadar bir Yahudi yahut Süryaniye ait bir mağazasının vitrininde müşteri bekleyen bir bisiklet. Kimbilir, bu beyaz gömlekli dışında daha kimler o mağazanın önünden geçerken bu bisikleti oğluna ya da kızına almayı hayal etti de gücü yetmediği için mağazanın sahibi gayrimüslime lanetler ederek, nefreti biraz daha bilenmiş olarak geçip gitmiştir. Bakarken ezildiğimi, soluksuz kaldığımı hissediyorum…

Zafer edasıyla gökyüzüne doğru yükseltilmiş bisikletin öyküsünü düşündüm. Talancı güruhun, bisikleti havada tutanın kendi başına anmaya değer bir öyküsü yoktur. Onların öyküsü bizim öykümüz, onlar biziz çünkü. Ya bisikletin öyküsü?

Anadolu halklarından Ermeniler tehcir edilmiş, Rumlar mübadeleyle çıkarılmış, Kürt isyanları bastırılmış, vatan sathı Türkler dışındakilerden temizlenmiş lakin hala ortada Ermenilerden, Rumlardan, Yahudilerden kaynaklı problemler bitmemişti.

Her ne kadar Cumhuriyet büyük ideologlarından Mahmut Esat Bozkurt bey’in “Türk devleti işlerini Türklerden başkasına vermeyelim. Yeni Türk Cumhuriyetinin devlet işleri başında mutlaka Türkler bulunacaktır” şiarı canla başla hayata geçirilmişse de, ekonomi hala Türk ve müslüman olmayanların elindeydi. Enflasyon almış başını gitmişti. Ne pahasına olursa olsun milli sermaye yaratmak gerekiyordu. Oysa İstanbulun dolayısıyla da Anadolu’nun sınai üretimi ve ticareti hala Rumların, Yahudilerin, Süryanilerin, Ermenilerin elinde sayılırdı.

Bunun farkında olarak, 5 Ağustos 1942 yılında halk partisi programını okumak üzere kürsüye çıkan Şükrü Saraçoğlu bey şöyle diyordu;

“Biz Türküz, Türkçüyüz ve daima Türkçü kalacağız. Bizim için Türkçülük bir kan meselesi olduğu kadar ve laakal o kadar bir vicdan ve kültür meselesidir… Biz ne sarayın, ne sermayenin, ne de sınıfların saltanatını istiyoruz. İstediğimiz sadece Türk milletinin hakimiyetidir.”

Peki ekonomide bu hakimiyet nasıl kurulacak, milli sermaye nasıl yaratılacaktı?

1942 yılı boyunca İstanbul gazetelerinde hırsızlıktan, karaborsacılıktan, savaş vurgunculuğundan, istifçilik ve süpekülatörlükten ve bu işlerdeki rolü nedeniyle gayrimüslim esnafın hilekarlığından yakınan haber ve yazılardan geçilmez olmuştu. Gazeteler “Karaborsacı Yahudi” karikatürleriyle dolmuştu. Bu kampanyanın ve hazırlığın arkasından gelecek olan şey belliydi;

Şükrü Saraçoğlu bey, halk partisi toplantısında, çıkarılan 11 Kasım 1942 tarih ve 4305 sayılı Varlık vergisi kanununu şöyle savunuyordu;

“Bu kanun aynı zamanda bir devrim kanunudur. Bize ekonomik bağımsızlığımızı kazandıracak bir fırsat karşısındayız. Piyasamıza egemen olan yabancıları böylece ortadan kaldırarak, Türk piyasasını Türklerin eline vereceğiz.”

İstanbul’un tehcir sürgün ve mübadeleden arta kalan Rum, Ermeni, Yahudi, Süryani halkın ve esnafın mallarına konan olağanüstü bu vergiyi denkleştiremeyenler Anadolu’nun ucra yerlerine, Aşkaleye yol inşaatlarına gönderildi. Milli Sermayenin nasıl yaratılacağı belli olmuştu nihayet.

Ancak, yıllar geçiyor, tüm çabalara, tüm el koymalara rağmen milli sermaye bir türlü istenen seviyeye gelmiyordu. İstanbuldaki ticarette hala Rumların, Yahudilerin, Ermenilerin, Süryanilerin sözü geçiyordu.

Anadolunun en ucra köşesine kadar, köylere kasabalara “Ne mutlu Türküm diyene” yazılmıştı, Türkçeden gayri tüm diller yasaklanmıştı, Türk olsun olmasın yedi yaşın üstündeki tüm çocuklara, “Türküm, doğruyum, varlığım Türk varlığına armağan olsun, vallahi billahi mutluyum” andı içiriliyordu ama, Balkanlardan, Batı Trakyadan, Kafkasyadan, evini barkını bırakıp, binbir zorluk zulüm ve eziyet altında Anadoluya göçmek zorunda kalanlar, İstanbulu yurt edinip Türkçülük ülküsü için canla başla çalışanlar hiç de mutlu değildi anlaşılan.

Kanunlar, vergiler yetmiyordu, üstelik düşman ecnebi devletler eline devletin şahsiyetini kötüleme aracı oluyorlardı. Bu defa görüntüye hiç girmeden, vatandaşın eliyle Rum, Ermeni, Yahudi esnafa son bir hamle şart olmuştu. Halkın desteği zor iş değildi, hiçbir zaman da zor olmamıştı. Milli ideolojinin yarattığı kutsal neydi? Mustafa Kemal Atatürk. Öyleyse onun evine saldırıldığı dedikodusu yaymak yeterdi. Ve derken yüzbinlerin seferber edildiği o gece gelip çattı.

Sinagoglar yakılıyordu, kiliseler, manastırlar yakılıyordu, evler, okullar, işyerleri yakılıyor, yağmalanıyordu. Rumlara, Ermenilere, Yahudilere, Süryanilere ait ne varsa talan ve tecavüze uğruyor, mekanlar yakılıyor, yerle bir ediliyordu. Kimileri Rum, Ermeni, Yahudi oldukları anlaşılmasın diye evleri dükkanları mağazaları talan edilip yakılırken bayrak sallayıp alkış bile tuttu. İçlerinden kimileri ise fark edilip, “bu gavurun elinde bayrağın ne işi var” denilerek oracıkta linç edildi. Polise sığınıp canını, malını kurtaracağını düşünenler de oldu. Bir polis onlara şöyle dedi; Ben bu gece polis değil, Türk’üm.

Beyaz gömlekli adam, bisikleti alıp, zafer kazanmış bir şövalye gururu içinde gönül rahatlığıyla evinin yolunu tuttu. Haksız sayılmazdı, çünkü içlerindeki en temizlerden biri oydu belki de. Önünden hep geçtiği, üstünde olmasını hayal ettiği ama sadece vitrininden izleyebildiği mağazadan kaptığı muhteşem kıyafetiyle ögretmen hanım, beyaz gömlekli adamın, şimdi artık bir bisiklet sahibi olmanın o gerçek ve o çocuksu mutluluğunun içinde yüzen oğluna andımızı okutmaya hazırlanırken, İstanbul gece boyunca tecavüze uğrayan kızların kadınların çığlıkları, linç edilen, öldürülen çocukların, erkeklerin inlemeleriyle çınladı durdu. Yetmiş yedi milletin, dinin, medeniyetin kalbi Konstantiniyye barbarlığın kollarında inim inim inliyordu…

General, halkın eliyle o gece ve o gün kazanılan zaferle şöyle iftihar ediyordu; 6-7 Eylül bir Özel Harp işi ve muhteşem bir örgütlenmeydi. Amaca da ulaştı…

Bugün baktım o general yine totaliter nasyonalizmin sözcü’sü bir gazetenin manşetinde, kaldırılmış olan yemini geri istiyor.

Andımız denilen ırk yemininin kaldırılmasını, andın yazarı Reşit Galip’i kafataslarını ölçen, insanları kafataslarına göre sınıflandıran anlayışın savunucusu olduğu, yemin uygulamasının içeriğindeki sorunlar bir yana, şekil olarak da bugünün Türkiyesi’ne ve dünyasına denk düşmeyen bir uygulama olduğu, bu tür ritüellerin Hitler ve Stalin gibi diktatörler zamanında toplumu formatlamak için kullanıldığı, dünyanın gelişmiş hiçbir ülkesinde sabah çocukların okul önünde içtimaya dizildiği, hazırolda bekletilip, içeriği sorunlu, ayrımcı, ırkçı sloganlar dizisinin okutulduğunun artık görülmediği, Türküm’ demekle Türk olunmayacağı, ‘doğruyum, çalışkanım’ demekle doğru ve çalışkan olunmayacağı gerekçesiyle uygulamadan kaldıran Devlet Başkanı Erdoğan’a, bu ırkçı amentüyü yeniden yürürlüğe koy diye sesleniyor. Şimdi niçin lazım oldu ki acaba?

Bunları da beğenebilirsin Yazarın diğer kitapları