Türkiye’de neoliberal popülizm, otoriterleşme ve kriz

Ümit Akçay*

Giriş

Popülizm, içeriği farklı şekilde doldurulan, bazı durumlarda birbirinden çok farklı gelişmeleri açıklamak için kullanılan esnek bir kavram olagelmiştir. Hatta, bir özelliği de net bir tanımın olmamasıdır (Laclau, 1977: 143). Popülizm kavramının kendisi gibi ekonomik içeriği de tarihsel olarak şekillenir. Ancak son dönemde kavramın daha sık gündeme gelmesinin nedeni, 2008’de patlak veren ve halen aşılamayan küresel ekonomik kriz sonrasında dünya ekonomisinde ve siyasetinde yaşanan gelişmelerdir. Bu gelişmeler arasında belki de en

kritik olanı, kriz öncesi ve sonrası karşılaştırıldığında ekonomi politikalarında bir değişim olmaması, yani erken kapitalistleşmiş ülkelerde krize verilen politika tepkisinin “daha fazla neoliberalizm” olarak şekillenmesidir (Akçay ve Güngen, 2019). Bizzat sorunun kaynağı olan ekonomi politikalarındaki bu ısrar gelir dağılımı adaletsizliklerini daha da artırarak, gerek ABD’de gerekse Avrupa’da merkez (sağ ve sol) siyasetin itibar kaybetmesinde ve farklı tonlardaki popülizmlerin yükselmesinde büyük rol oynamıştır. Popülizm kavramı etrafında yürüyen tartışmanın giderek daha ön plana çıkmasında küresel ekonomik krizin etkileri yanında, 2016’da ABD’de Donald Trump’ın başkan seçilmesinin ve yine aynı yıl Büyük Britanya’da Avrupa Birliği’nden (AB) ayrılma için yapılan referandumun “çıkış” taraftarlarının çoğunluğu ile sonuçlanmasının önemli payı vardır. Bunlara ek olarak, 2015 yılında, Suriye’deki iç savaşın şiddetlenmesi üzerine Avrupa’ya varan mültecilerin sayısındaki hızlı artış, özellikle Avrupa’daki faşist akımlar tarafından yabancı düşmanlığını körüklemekte bir araç olarak kullanılmıştır. Bu dinamik, Avrupa genelinde milliyetçi ve muhafazakâr sağ popülist akımların güçlenmeleriyle, hatta bazı Doğu Avrupa ülkelerinde iktidara gelmeleri ile sonuçlanmıştır. Dördüncü olarak, küreselleşme olarak adlandırılan sermayenin uluslararasılaşması süreci ve yeni teknolojilerin üretim sürecine uygulanması ile beraber işlerini kaybeden, önceki gelir seviyesini koruyamayan ya da işlerini yakın gelecekte kaybetme korkusu yaşayan kesimlerin sayısının artması, yükselen popülizm tartışmasının bir başka bileşenini oluşturur. Bu çalışmada, bu genel arka planın derinleştirilmesinden çok, genellikle küresel Güney ülkelerinde görülen belirli bir popülizm tipinin incelenmesi amaçlanmıştır.

Mudde (2004), popülizm kavramı etrafında kurulan yakın dönem çalışmalar için üç parçadan oluşan operasyonel bir tanım önerir. Bu tanımın parçalarından ilki, toplumun “saf halk” ve “yozlaşmış elitler” olarak iki homojen ve karşıt gruptan oluştuğu varsayımıdır. İkincisi, popülist liderlerin halkın genel iradesinin ya da milli iradenin temsilcisi olduğu kabulüdür. Üçüncüsü de popülizmin zayıf-merkezli bir ideoloji olması nedeniyle operasyonel hale gelmesi için mutlaka daha güçlü bir ev sahibi ideolojiye ihtiyaç duymasıdır (Mudde, 2004: 543). Ancak Mudde’nin önerdiği tanım popülizmin ekonomik içeriğinin nasıl doldurulduğu sorusuna yanıt vermez. Bu nedenle bu çalışmada, genellikle “biz ve onlar”, “saf ve temiz halk ile kendi çıkarını düşünen elitler” ya da halk iradesinin somutlaşmış temsilcisi olduğunu iddia eden siyasi liderlerden oluşan ve daha çok siyasetin kurgulanış biçimi üzerine yoğunlaşan bir popülizm tanımının, hâkim ekonomik model olan neoliberalizm ile nasıl örtüştüğü üzerinde duracağım.

Bu çaba aynı zamanda, görünüşte birbirinin zıddı olarak değerlendirilebilecek olan neoliberalizm ve popülizm gibi kavramların nasıl birbirini tamamlayan bir politik-ekonomik sistemin bileşenleri haline geldiklerini açıklamayı amaçlıyor. Böyle bir bakış, Türkiye’de 2002’den bu yana süren Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) iktidarını açıklamaya yönelen çalışmalardaki önemli bir boşluğu da doldurabilir. AKP’nin uzun süreli ve yüksek seçmen desteğine sahip iktidarını açıklarken ideolojinin, siyasi stratejilerin, klientelist ağların ya da “oy satın alma” anlamındaki sosyal yardım programlarının etkili olduğu yaygın olarak vurgulanan konular. Ancak herhangi bir partinin, kültürel, ideolojik ya da siyasi hegemonyasına dayanarak on yedi yılı aşan bir iktidar ömrüne sahip olması yine de oldukça ender karşılaşılan bir durum. Bu nedenle, bu hegemonik durumun ideolojik ve kültürel kökenleri yanında maddi temelleri de incelenmelidir.

Bu çalışmada, AKP’nin uzun süren iktidar dönemini mümkün kılan önemli özelliklerden birinin uyguladığı yönetim stratejisi olduğunu ileri süreceğim. Bu strateji neoliberal politikaların bazı durumlarda esnetilerek Türkiye’ye uyarlamasına dayanıyor. Bu uyarlamada, neoliberal politikaların uygulanması, bu uygulama sonucunda ortaya çıkabilecek potansiyel hoşnutsuzlukların sosyal ve finansal içerilme mekanizmalarıyla törpülenmesine dayanıyor. Neoliberal popülist strateji başarılı oldukça siyasi mücadelenin muhtevasını da değiştiriyor. AKP’nin ilk hükümet döneminde, neoliberal popülizmin bir bileşeni olarak kurduğu otoriter emek rejimi ve borç disiplini altında atomize edilen işçi sınıfı, sosyal ve finansal içerilme ağları ile borçlu tüketici ya da iktidar partisi seçmeni olarak yeniden kuruluyor. Bunun sonucunda siyasetin konusu giderek daha fazla sınıflar arası (emek ile sermaye) mücadelelerle değil, egemen sınıf içi mücadelelerce şekillenir hale geliyor. Bu aynı zamanda otoriterleşmenin derinleşmesi sürenin de temel dinamiği olarak görülebilir. Bu siyasi-iktisadi mekanizmanın nasıl işlediğini açıklamak, bu çalışmanın temel konusunu oluşturuyor.

Çalışma dört bölümden oluşuyor. İlk bölümde neoliberal popülizmin gelişiminin, küresel Güney ülkelerinde uygulanan farkı birikim stratejileriyle ve 1970’lerde dünya ekonomisinde yaşanan kriz sonucunda ortaya çıkan iki temel değişimle birlikte ele almamız gerektiğini önereceğim. Bu bölüme ilk olarak ithal ikamecilikten ihracat odaklı stratejilere dönüşün farklı popülizmler yaratabildiğine ve bu değişimdeki kritik rolün iki modelin sınıfsal içeriğindeki farklılıklar olduğuna değineceğim. Ardından dünya ekonomisinde 1970’lerdeki kriz sonrasında oluşan finansallaşma ve emeğin ekonomik, siyasal ve kurumsal gücünün geriletilmesi gibi iki temel gelişmenin, neoliberal dönemde görülen popülizmlerin ekonomik içeriğinin belirlenmesinde etkili olduğunu ileri süreceğim.

İkinci ve üçüncü bölüm, ilk bölümdeki çerçevenin Türkiye’ye uyarlanmasından oluşuyor. Bu bölümlerde ilk olarak, 1980 darbesi sonrasında siyasi yasaklar kalktığında Türkiye’deki siyasi elitin karşılaştığı “yapısal uyum ikileminin” oluşturduğu 1990’lardaki siyasi istikrarsızlığın 2001 krizi ile aşıldığını ve AKP’nin iktidara gelmesiyle neoliberal popülist modelin nasıl kurulduğunu ele aldım. Ardından, otoriter bir emek rejiminin kurulması, özelleştirmeler ve mali ve parasal istikrar gibi üç ayaktan oluşan sert bir neoliberal programın yarataca ğı olumsuzlukların sosyal ve finansal içerilme mekanizmaları ile telafi edilme si stratejisinin, Türkiye’deki neoliberal popülizmin özünü oluşturduğunu ileri sürdüm. Son olarak dördüncü bölümde, neoliberal popülizmin gerilemesi, otoriterizmin derinleşmesi ve birikim modeli krizi eğilimlerinin birbirlerini beslediğini, dolayısıyla beraber ele alınmaları gerektiğini, 2013 sonrası süreçteki ekonomik kriz dinamiklerini inceleyerek vurguladım.

Yazarın sayfamızdaki diğer yazıları