Sonları yaklaştıkça talan iştahı artıyor

23 Haziran’dan sonra aldığı ağır mağlubiyetle talana, yağmaya daha çok sarılan bir iktidar var karşımızda. Her ne kadar “yenilgiden ders çıkarmak gerekir” diyen kimi AKP’liler mevcut olsa da iktidar bloku aynı dil ve aynı siyaset yapma biçimiyle yoluna devam ediyor. İstanbul’dan Adana’ya muhalefetin kazandığı belediyelerin önüne taş koymak için elinden geleni yapıyor. Rize’nin Fındıklı ilçesinde 31 Mart seçimlerinde sandıktan CHP çıktı, Başkan Çervatoğlu ilk günden itibaren halkın sesini dinleyerek halkla birlikte yöneteceklerini söyledi.

Fındıklı Belediye Meclisi, karar alarak seçim öncesi açılan Millet Bahçesi’nin ismini Atatürk Parkı, içerideki Millet Kıraathanesini ise Kazım Koyunca Kültür ve Sanat Evi olarak değiştirdi. Fakat kaymakamlık bu değişiklik talebini “kamu yararı olmadığı” gerekçesiyle reddetti. “Kamu yararını, kamu bilmez ben bilirim” diyen kaymakamlık örneğin isimler Erdoğan Parkı ve Necip Fazıl Kültür Evi olarak değiştirilse ne yapardı acaba? Hemen onaylayacağından şüphe duyan var mı? Tanıklık ettiğimiz parti-devlet projesinin halk iradesini nasıl yok saydığının onlarca örneğinden biri. Kraldan çok kralcılar demek gerçeği örtbas etmek demek; zira iktidar sandıkla yapamadığını rejimin memurlarıyla yapma arayışında.

Kabineyi şirket yönetim kurulu gibi dizayn eden Saray, bakanların halkın değil kendilerinin menfaatlerine göre hareket etmesine göz yumuyor. Sahibi olduğu şirketin otel projesi için doğal sit alanı olan koyu imara açtıran Kültür ve Turizm Bakanı’ndan sonra şimdilerde de Sağlık Bakanı’nın kurucusu olduğu Medipol Üniversitesi’ne Ankara Gar misafirhane ve çevresinin peşkeş çekildiği ortaya çıkıyor. Biz bu senaryoyu Cevizli Tekel arazisinin Davutoğlu’nun kurucusu olduğu vakfın üniversitesine verilmesinde görmüştük. Medipol’e devredilen alan Ankara’nın tarihi dokusunun kıymetli bir parçası. Ulus’un Gökçek döneminde ne hala getirildiğini hesaba katarsak bu bitmez tükenmez operasyonlarla Cumhuriyet Ankara’sından son kalanların da silinmek istendiğini söyleyebiliriz.

Kentsel mirası yok edenlerin doğal mirasa saygılı olması da beklenemez. Türkiye’nin oksijen cenneti Kazdağları’nda Kanadalı bir maden şirketine verilen izin sonucunda korkunç bir ağaç katliamı yaşanıyor. ÇED raporunda ifade edilen 45 bin ağacın yaklaşık dört katı ağaç kesildi, bakanlık sesini çıkarmadı. Üstelik CHP’li vekillerin Meclis’e verdiği araştırma önergesi AKP ve MHP oylarıyla reddedildi. Her fırsatta “yerli ve milli” olduğunu iddia eden iktidar mitolojinin, doğal zenginliğin, tarihin kalbine uluslararası sermayenin bıçak sokmasına izin vererek halkın yalnızca bugününe değil yarınına da düşman olduğunu bir kez daha göstermiş oldu.

Kazdağları’ndaki katliamdan Ankara Gar çevresinin yandaşlara peşkeş çekilmesine uzanan bu rant ve talan silsilesine toplumda büyük bir tepki var. CHP’li yerel yönetimler birbirlerine destek verip ortak tepki göstererek sorunların daha geniş bir çevrede gündemde tutulmasını sağlamaya çalışıyorlar. Kaz Dağı’na desteğin Artvin’den Eskişehir’e yankı uyandırması bu sayede mümkün oldu. Muhalefet parçalı direniş pratiklerini aynı politik hedef doğrultusunda bir araya getirebilir, bu rant projelerine eldeki belediyelerle karşı çıkmanın yollarını bulabilirse çok şey değişecek.

İktidardan nemalananlar bunlar gitmeden ne elde etsek kârdır anlayışıyla hareket ediyorlar ancak yangından mal kaçırırcasına hareket ettikçe iktidarın sonunu da hızlandırıyorlar. Erdoğan ise 23 Haziran yenilgisini sineye çekerse yakın dönemde çok daha ağır bir mağlubiyetle karşılaşacağını biliyor. İmamoğlu’nun popülaritesinin azalmadığının bilâkis kendi aleyhine arttığının da farkında. Bu nedenle hem yeni parti girişimlerini gölgede bırakacak hem de İstanbul ve Ankara’dan başlayan değişim rüzgârını dindirecek bir hamle arayışında. Fakat bu hamleyi yurt içinde yapmak çok olası görülmüyor. Hal böyleyken Erdoğan da Bahçeli de Fırat’ın doğusuna yönelik bir askeri operasyonun iktidara hayat öpücüğü olacağını ve devlet içindeki güçleri tahkim edeceğini düşünüyor. Hem kendi eliyle büyüttüğü ve artık aleyhine işleyen Suriyeli göçmenler meselesini halletmek hem de Suriye’deki Kürt siyasi nüfuzunu dağıtmak istiyor. Bunu ne kadar gerçekleştirebilir yakında göreceğiz. Ancak iktidarın planı ne olursa olsun muhalefetin yalpalamadan sürdürmesi gereken bir siyasi çizgi var. O çizgi bir yandan tek adam sistemine karşı birleşik muhalefeti çoğaltmak bir yandan da talana ve ranta karşı en geniş halk koalisyonunu kurmak.

 

Güven Gürkan ÖZTAN

İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Uluslararası İlişkiler Bölümü mezunudur. 2009 senesinde Türkiye’de Çocukluğun Politik İnşası isimli doktora tezi ile Sosyal Bilimler Enstitüsü bünyesine doktora yapmıştır. Bu tez çalışması, İ. Bilgi Üniversitesi yayınlarında (2011) aynı isimli ile kitaplaşmıştır. Makaleleri Toplum ve Bilim, Doğu-Batı, Dipnot, Düşünen Siyaset,Eğitim-Bilim-Toplum gibi dergilerde yayınlanmıştır.

Yazarın sayfamızdaki diğer yazıları