Somali Kuraklık Mağduru mudur?


Afrika’da kişi başına düşen diktatör sayısı dünyanın geri kalan tüm coğrafyalarından daha fazladır. Elli küsur Afrika ülkesinin bir elin parmakları kadarı adına demokrasi denebilecek yönetimlere sahiptir. Geriye kalanın yarısı askeri diktatörlük, yarısı da adına demokrasi denen tek adam ve tek parti diktatörlüğü.

Tarihsel kayıt ve veriler bize, geleneksel Afrika yönetiminde köy ihtiyar heyetinin onayıyla atanan şeflerce yönetildiğini, şeflerin, görevlerini laiğiyle yerine getirmezlerse, basit ve etkili geleneksel yöntemlerle görevi terk etmek durumunda bırakıldıklarını, Afrika geleneksel yaşamının diktatörlere yer vermediğini gösteriyor. Bir kısım Afrika kabilelerinin uyguladıkları yöntemlerden birinin, görevinin gereğini yapamayan şefe sırtını dönmek olduğu bilinir ki, dünyanın en etkili, en devrimci, en radikal ve en şerefli karşı duruşudur bu. Başka yerlerde başka kabileler, uygun davranmayan şefin evinin etrafında toplanıp sözlü sataşmada bulunarak onu istemediklerini belli eder ve şefi görevi bırakmaya mecbur ederlerdi. Gerektiğinde şefleri ve köy ihtiyar heyetleriyle birlikte meselelerini, bir araya toplanıp tartışarak çözen Afrika köylüleri kendi varlıklarının geleneksel sahibi ve seçimlerinde özgür insanlarken ve kolonyalizm öncesi Afrika hemen hemen hiçbir devlet kontrolü ile sınırlanmamış geniş bir ticaret geleneğine ve sahrayı aşan ticaret güzergahlarına sahipken, bu insanlık dramına onları sürükleyen şey neydi?

Hikaye basit ve çok kısa aslında. Kolonyal batıda, bilimdeki ve teknolojideki gelişmelerin önünde engel olarak görülen kilise ile uzlaşmaya çoktan varılmış, bilimsel, siyasal ve ekonomik alanlarda Tanrıya işten el çektirilmiş, bunun karşılığında işgal edilen kolonilerde yapılan talandan tanrının temsilcilerine de payları ziyadesiyle verilir hale gelmişti. Çoktandır terk ettikleri merhamet ve şefkatten geriye ne kaldıysa kiliselerin karanlık mahzenlerine gömmüş olan bu kolonyalistler Afrika’ya da geldiler ve geride geleneksel değerleri tarumar edilmiş, ekonomik yapıları ve kendilerine özgü sosyal yaşam ilişkileri Hıristiyan ahlakının beslediği acımasız mülkiyet anlayışıyla felç edilmiş, insani değerleri de ekonomileri ve varlıkları ile birlikte talan edilmiş bir Afrika bırakıp gittiler. Hayır aslında gitmediler, geride kalanı da emanetçilerinin eliyle yok etmek üzere dönüşüme uğradılar. Görünürde, kolonyalist kafirler Afrika’dan atılmış, bağımsızlıkla birlikte halk nihayet özgürlüğe kavuşmuş, Afrika ırkçı kolonyalistlere ihtiyaç duymanda kendi yaşamını kendisi tayine muktedir hale gelmişti. 

Kolonyalistler kenara çekildiğinde, geride iki sosyal sınıf bıraktılar. Tüm geleneksel değerlerini, yaşam tarzlarını ve özgürlüklerini yitirmiş, özgür birey bilinci yerine, kolonicilerin talancı ahlakını benimsemek durumunda kalmış çiftçiler ve kolonyalist muktedirlerin eğitiminden geçmiş, muhtemelen toplum gelenekleriyle, geleneksel yaşam ilişkileriyle dalga geçen, onları arkaik bulan, kolonicilerin yönetim erkini yakından tanımış elit sınıf.

Kolonyalistlerin tedrisatından geçmiş elit sınıfın lider kadroları, Kolonyalistlerin Afrika halkına asla koklatmadığı demokrasiyi, çok akıllıca bir propaganda ile geleneksel Afrikalılığa yabancı, kolonyalistlere özgü bir bela olduğunu dillendiriyorlardı. Kolonicilerin yaptığı her şey onların kapitalist olmasından kaynaklanıyordu ne de olsa. Parlamenter demokrasi de bu günahın bir parçasıydı zaten. Kolonici efendilerinin despotluğunu ve kirli ve kanlı milliyetçilik ideolojisini benimseyip içselleştirmekte beis görmediler ama. Alternatif bir dünya vardı elbette; Merkezci, müdahaleci, lider esaslı sosyalizm; Kolonyalistlerden miras aldıkları nasyonalist despot yönetimlerinin adını sosyalizm olarak değiştiriyor ve “Halkın Devrimi”, “Halkın Gücü” sloganları, onların elinde “benim devrimim” benim gücüm” gerçeğine dönüşüyordu. Böylece bağımsızlık, talandan geriye kalan toplumsal varlıklara ve servete el koyan bir avuç “nasyonalist” elitin elinde kolonyalistlerin dahi cesaret edemedikleri yıkımların, baskı ve zulmün aracına dönüştü.

Kolonyalistlerin geride bıraktığı bu modern şefler, “kayd-i hayat” sosyalist önderler olarak işin tabiatı gereği biricik meşru partileriyle ülkelerini, emperyalistlerin onlara elbette bedeli mukabilinde sunduğu Mercedes-Benz arabalara kurularak yönetmeye başlamışlardı ama nüfusun yüzde doksan küsurunu oluşturan köylüler emperyalizmden, kapitalist sömürüden kurtulmuş olmanın gururuyla, “milli” bağımsızlığa ve sosyalizme verdikleri maddi destekten olsa gerek, her geçen gün daha bir yoksullaşıyorlardı.

Kolonyalist talandan geriye kalanlara bakıp, “Benim olan benimdir, senin olan ise ortak malımızdır” ile ifade edilebilecek olan kolonyalizm sonrası Afrika’ya özgü bu sosyalizm, zaman içinde bir başka ismi hak etti. “Swissbank Sosyalizmi.”

Ellerinde son kalanları da Swissbak Sosyalisti önderlerine kaptıran, kimlik ve kişiliklerini kolonyalistlerin yetiştirmesi elitlerin dayattığı sembolizmada arayan Afrika köylülerin yardımına, yürekleri birer şefkat denizi olan eski kolonyalistler koşuyordu yeniden.

Seksenlerde Amerika, Moskova’yla bağlarını kesmesi şartıyla yardım sözü veriyordu Somali’ye. Sözünü tuttu da. Verilen borcun beşte biri bütçe harcamalarına, kalanı askeri silah alımına gitti.

IMF de boş durur mu? Verimli olmayan iktisadi devlet kuruluşlarının satılması, serbest piyasa ekonomisine işlerlik kazandırılması ve paranın devalüe edilmesi şartıyla el uzatacağını söyleyen kurtarıcı, çok değil beş, altı yıl sonra, Somali’nin borçlarını ödemesinin ve daha fazla borçlanmasının mümkün olmadığını ilan etti. Yaklaşık bir milyar doları Amerika’dan olmak üzere, tüm dış yardımlara karşın “Yardım Mezarlığı” adını alan Somali’de halkın sefaleti her geçen gün daha da arttı.

İtalya de eski bir kolonyalist olarak, talandan geriye kalan Somali’ye yardım elini uzattı elbette. Bir milyar dolar kadar para harcayan İtalya’nın bu parasının aşı kampanyalarına harcanan az bir miktarın dışındaki kısmının, göçebe kabilelerin yaya ya da hayvanlarıyla birlikte kullandıkları karayolu yapımına, modern ekipmanlarla donatılmış, doktoru olmayan ve yıkıma terk edilen hastane inşasına, çalıştırılamayan, çürümeye terk edilen gübre tesislerine ve nüfusunun yüzde doksansekizi okuryazar olmayan bölgelerde üniversite yapımına gittiği yazılmıştır. Okur yazar öğrencisi olmayan bu üniversitenin akademik kadrosunun (kim tayin ediyordu acaba?) maaşları da çok mütevazi belirlenmişti; Aylık ondokuz, yirmibin dolar!

Sözde ülkeyi düze çıkarmak için verilen bu yardımları uygun şekilde paylaşmak dışında yönetim ne yapıyordu dersiniz? Kendi halkıyla savaşan bir ordu. İşkence, toplu kıyım, katliam, çapulculuk ve yargısız infazlar. Doksanlı yıllarda harap olmuş durumdaki Somali’deki Amerikan varlığı daimi hale gelse de daimi bir sefalete sürüklenen halkın durumunda hiçbir iyileşme belirtisi olmadığı gibi, yabancı misyonlar ve güçler, Birleşmiş Milletlerin gücü dahil, çarpışan tüm tarafların tepkisini çeker hale gelmişti.

Sınırları kolonyalistlerin keyfine göre belirlenmiş, birbirine düşman ve rakip edilmiş olan Somali ve diğer Afrika ülkelerindeki kronik felaketler, suyun ve toprağın cömert davranmamış olmasının değil, esasen dış destekten hiçbir zaman mahrum kalmamış baskıcı rejimlerin ve diktatörlüklerin yıkıcı yönetimlerinin sonucudur. İşe yaramaz dedikleri şeflerine arkalarını dönüp, işlevsiz bırakan Afrikalılar, kolonici ve despot kültürün ruhlarında ve vicdanlarında yarattığı felcin sonucu olsa gerek, yanlış politik yönetimlerine, onların yaptıkları sermaye talanına, başarısız ekonomik sistemlerine, akıldışı savaşlarına ve militarist vahşetlerine arkalarını dönmeyi beceremiyorlar. 

Bu tabloda sadece kolonyalistlerin, soğuk savaş politikalarının ve Swissbank sosyalistlerinin değil, herkesin sorumluluğu var elbette. Yaşanan bir insanlık dramıdır ve biz bu dramın sadece seyircisi değiliz, yaratıcılarıyız da. Afrika’yı ne bizim SMS’lerimiz ne de bir ideal ya da inanç, bir ideoloji ya da politik sistem adına onlara sunacağımız modeller kurtaramaz. Somali’deki dramı kendi çıkarlarımız için fırsata dönüştürerek, sergileyeceğimiz yardımseverlik gösterilerimizi, açlık ve susuzluktan yüzlerine oturmuş umutsuz bakışlarıyla bebekleri kucaklayıp vereceğimiz pozları düşünerek rakiplerimizin bir adım önüne geçme şansımız var. Bizim bu ölçüsüz hırsımızın yaşanan insanlık dramlarının sebebi olduğunu bir an bile düşünmeden.

Afrika’yı bölüp parçalayıp, alınabilecek ne varsa aldıktan sonra, dıştan dayatılacak kurtuluş reçetelerinin Afrika’daki trajediyi ortadan kaldırması mümkün değildir. Başta Amerika ve Birleşmiş Milletler olmak üzere tüm dünya, sahte merhamet gösterilerini bir tarafa bırakıp, artık Afrika halklarından çalınanı onlara vermek ve onların başına bela ettikleri diktatörlere ve yozlaşmış bozuk yönetimlerine Afrika halkıyla birlikte sırtını dönüp, onların kendi kaderlerine hükmetmeyi öğrenmelerine imkan tanımak zorundadır.

M. Şirin ÖZTÜRK
Latest posts by M. Şirin ÖZTÜRK (see all)