Şehvet ve hız

Çağımız insanı yarattığı değerlerin neresinde? Ya da değerlerin yaşandığı etik ilişkiler onu ne derecede ilgilendiriyor? Peki değer sorunu ve etik ilişki çok mu önemli?

İnsanlar arası ilişkilerde ve bu ilişkilerin arkasındaki problemleri nesne edindiğimizde işe hep sorularla başlıyoruz, ne yazık ki çoğu zaman, yanlış sorular sorarak hayatın dehlizlerine dalıyor, problemden yeni problemler yaratıyoruz. Kişi, kişi ilişkisinde ise bedenimizde kalbimiz gibi durmayan, her an içten içe çekip gitmesini istediğimiz kişileri konuk ediyoruz, onlara maskeler ve kimlikler hazırlayıp imaj yaşantılar sunuyor, hem kendimizi hem de onları zehirliyoruz. Şehvet ve kutsal arasında debelendikçe uçuruma doğru yuvarlanıyoruz ve bir taraftan da objektif olma adına, bilimsellik yalanına sığınıp kendimize fildişinden kuleler yaratıyoruz.

Ama ne yazık ki derinliği olmayan bu insan tipi uçurumdur artık. Bu uçurum çağımızda hızın kendisiyle getirdiği; şehvet, doyumsuzluk ve elindekilerle yetinememe dürtüsüdür.

Tıpkı Dostoyevski’nin, “şehvet örümceği” gibi hızlı trenlere binen ve nereye gideceğini, ne aradığını bilmemektedir. Hızın ve şehvetin bu insanların ruhunda yarattığı, yerinde duramama, elindekilerle yetinememe ve tüketim duygusu bu insanları bilinmeyen bir dünyaya sürüklemiştir.

Kâğıt ve kurşun kalemin kokusu, yerini sanal kokulara bırakmış, kaos derinleşmiş, insan dilsiz ve düşsüz bırakılmıştır. Başlangıçta, bütün dünyaya ait ortak hikâyeleri olanlar vardı. Yüreklerinin bir tarafında fırtınalar dinerken, öbür tarafında yeni tufanlara hazırlanan biri olurdu hep. Ama yenilgileri çoğalıp, harflerle haşir neşir olunca bölünerek, kitapları ve hayalet şehirleri yurt edinip “Yaşanmayan Zaman”nın mahkûmu oldular. Önce bir kıtaya, sonra bir şehre, bir mahalleye, bir sokağa ve bir eve hapsoldular. Şimdi her evde, her sokakta ve her kentte aldıkları ortak yaralarına ağlıyorlar. Yanlış sorularının bedelini ise korku cehennemine sığınarak ödüyorlar ve maskeler takarak, içlerindeki uçurumlara yeni uçurumlar ekliyorlar o uçuruma da öldürdükleri kimliklerini gömüyorlar.

Artık hepsinin yüreği ölü kimlikler mezarlığı ve o ölü kimliklere ait fotoğraflar kırık cam parçalarına dönüştükçe, yaşanmayan zamanlara sığınarak, kırık ayna parçalarıyla durmadan kalplerindeki kılcal damarlarını kanatıyorlar.

Biliyorum her yere yetişemiyor insan, onun içindir ki dili yasaklandığında taş olmayı diler Tanrı’dan. Tıpkı Tanrının evinde kıyametin nefirini çalan Zangoç Kuazimodo gibi, Kuazimodo sevgisine karşılık bulamayınca “Tanrım neden beni bu mermer parçası gibi yaratmadın” diye haykırmıştı. Yarım kalan zangoç Esmeralda’yı sevmişti; ama bu sevgi Esmeralda’ya yetmemişti. Çünkü Kuazimodo isminin anlamı gibi doğuştan yarımdı.

Ve kıyamet gününde nefir çalarak insanlara korku salan meleğin ruhu yetmemişti Esmeralda’nın aşkına…

Bir tarafta Kuazimodu’nun yakarışı diğer tarafta hız ve şehvet çukuruna saplanan çöküşün insanları…

Ama siz yine de her şeye rağmen, gülleri saksıda verin sevgilinize, onun bedeninde kalbi gibi durun ve tüm ömrünüz boyunca aynı ip üzerinde dolaşın. Ona “Bedeninde, kalbin gibi durmalıyım…” deyin. Hız ve şehveti biraz u da olsa nutun

Kuazimodo öyle yapmıştı…

Bunları da beğenebilirsin