Radikal kötülük

Karlı veya yağmurlu bir güne uyandınız, çocuklarınızı uyandırıp hazırladınız, ailenizle kahvaltı ettiniz. Evin işlerini kafanızdaki sıraya göre yaptınız, dinlenmek için kanepeye oturdunuz ve televizyonun kumandasına uzanıp, açtınız. Sıradan bir gün yaşıyordunuz, belki gergin biraz, koşuşturmacalı veya huzurlu bir gün. Televizyonda yayınlanan ise biraz farklı. Bir programda, bir aile var sıralanmış oturuyorlar. Programı daha önceden izlemeseniz bile iki haftadır tüm sosyal medya bir olaya kitlenmiş durumda. Aile kızlarının kayıp olduğu iddiasıyla programa kabul edilmiş. Programda “dedektifcilik” oynayan bir sunucu var, olayları tahtaya yazıp soruşturuyor. Olaylar biraz garip, çoğu kez sıradan, ürkütücü derecede sıradan. Zira bir ailenin hikayesinin altında ortaya çıkan gerçekler, taciz, tecavüz, çocuk istismarı, cinayet ve gasp. O kadar sıradan ki bir normal günün haber bültenlerinde farklı farklı kişilerin isimlerini veya baş harflerini gördüğümüz olayların konsantre olmuş hali sadece. O kadar şiddet ve kötülüğün ardında, bir erkeğin ailenin mülküne el koyma çabası olduğunu da görüyoruz. Bu defa cin veya adı yasaklanan hatta tabu olan doğa üstü varlıkları anlatan kelimelerden yanyana gelmiş anlamsızca cümle oluşturmuş bir dizi ses duyuyoruz hikaye olarak. Halbuki vatan millet sakarya işe yarıyor bu dönemde. Hatta uluslararası bir siyasi cinayet faili bile kendini savunurken aslında o değil de bu tarikata yakın olduğunu vurgulama ihtiyacı duyarak başlıyor cümlelerine. O kadar normalleşmiş yani.

Palu ailesinin ekranlara yansıyan, popülerleşen ve bir gösteri olarak gözaltına alınmasıyla şimdilik sonuçlanan son medya travmasından bahsettiğimi anlamışsınızdır. Yaşadığımız gündelik şiddetin popülerleşen bir sembolü olarak bu aile bana birkaç nedenle Arendt’in “kötülüğün sıradanlığı” kitabını ve radikal kötülük kavramını hatırlattı. Şiddet gören kadınların, rıza göstermesi ve şiddet uygulayanı koruması veya başkalarına uyguladığı şiddete aracılık etmeleri nedeniyle özellikle; kötülüğe karşı direnmemeleri, “hayır” dememeleri ile. Arendt, Nazi soykırımını faillerinden bir nazi subayının davasını izlediği ve çıkarımlarda bulunduğu kitabında, günümüz kötülüğünü ve otoriterliğini çarpıcı örneklerle anlatır. Yahudiler trene bindikleri andan itibaren, çıplak insana veya insanlıktan çıkmış insana nasıl dönüşürler ve mantık, hak veya hukuk kavramlarından bahsedilemez olduğu ölçüde, sanat, adalet veya ahlaktan da bahsetmenin imkânı kaybolur. Soykırım, sistematik şiddet biçimleri gibi kişisel bencillik veya kişilerin psikolojik sorunlarının çok ötesinde tanımlanmak zorundadır. Arendt’in vurguladığı gibi “Asıl sorun tam da Eichmann gibi onlarca insanın olmasından, onlarcasının ne sapık ne de sadist olmasından; ne yazık ki hepsinin eskiden de, şimdi de dehşet verici bir biçimde normal olmasından kaynaklanıyordu”(1). Sözün özü, dünyayı böylesi katliamlara tanık veya suç ortağı eden, kişilerin “kötü” olması ya da kötülük yapması değil, “kurbanların ve mağdurların tüm güçleriyle bu sisteme direnmekte ısrar etmemeleriydi. Ve de onlarca yıldır, bilhassa da Dreyfus davasının ertesinde Avrupa’da yükselen Yahudi düşmanlığını görmemeleri, görseler de seslerini yükselt(e)memeleriydi”(2). Kitabı değerlendiren tarihçi Primo Levi’nin, trene binenlerin köle olduğu, haklarının ellerinden alındığı, çıplak hayat dışında hiçbir şeylerinin kalmadığını vurgulamasından sonra çizdiği çerçeve çok anlamlıdır, Levi tek yol tanımlar: direnmek, “kirli sularda yüzümüzü yıkamalı, kendi ceketimizle silmeliyiz”. Hayır demekten başka çaresi yoktur kişinin, insan kalmanın şartı olarak.

Sadece mağdur veya kurban olmak da gerekmez. Zira tanıklık edilen her olayın sorumluluğunu da yeniden düşünmemizi gerektirir bu durum. Radikal kötülüğün kaynağı, bu otoriter sistemi işletenin, başkalarını suç ortağı haline getirmesi, Arendt’in deyişiyle kendilerinde “kadir-i mutlaklık” görmesidir. Yani, başkalarını önemsizleştirecek kadar önem biçmesidir insanın kendisine. Başkalarının hayatı üzerinde karar verme hakkını görmesidir. Zira katliamlara sessiz kalmanın, barış ve demokrasi fikrinde ve zikrinde ısrar etmemenin yüklediği sorumluluk sadece vicdani değildir. Kendi bedenini, açlığa yatırarak hukuksuzluğu, bir halkın varlığının rehin alınmasını protesto eden vekilimiz Leyla Güven’in; Sur, Cizre’deki yıkımlara itiraz eden aydınların; Afrin’in işgaline ses çıkaranların; kadınların uğradığı şiddet karşısında susmayanların; çocukların cinsel istismarına karşı çıkanların; savaşın yok ettiği evlerden sınırları aşmaya çalışırken denizde ölen mültecilerin ve sadece hakları uğruna değil adil, eşit ve barış içinde bir dünya isteyen herkesi bekleyen radikal kötülüğün karşısında elini kirli suya sokmaktır.


  1. Hannah Arendt, Kötülüğün Sıradanlığı, Adolf Eichmann Kudüs’te, Çev: Özge Çelik, 2018, Metis Yayınları
  2. Soner Sezer, “‘Kötülüğün Sıradanlığı’nın Sıradanlığı”, Post Dergi, 4 Aralık 2015