Milyonlarca Yıllık Evrimin Dişlerdeki İzleri

“Bana dişlerini göster sana kim olduğunu söyleyeyim.” 19. Yüzyıl doğa bilimcisi George Cuvier’e ithaf edilen bu söz daha doğru olamazdı. Kullanmadan tek bir gün bile geçirmediğimiz dişlerimiz yalnızca kendi kişisel hayatımız değil, aynı zamanda türümüzün evrimsel tarihi hakkında da önemli ipuçları sunuyor.

Yaklaşık 40.000 yıl önce yaşamış bir Neandertalin üst dişleri. C: Debbie Guatelli-Steinberg

Diş etlerine adeta kilitlenmiş vaziyette duran dişler, ağzında bulundukları yaratık hakkında dikkat çekici detaylar sunabiliyor. Burada bahsi geçen yaratık biz modern insanlar, antik atalarımız veya dişi olan herhangi bir varlık olabilir.

Fosilleşmiş dişlere çeşitli diyetler, uzamış çocukluk dönemi ve türümüzün diğer eşsiz özellikleri de dâhil insan evrimini aydınlatan zaman kapsülleri demek mümkün. Yapılan araştırmalar fosilleşmiş dişlerin antik atalarımız hakkında bize neler anlatabileceğini anlamaya çalışıyor.

Diş kimyası üzerinden antik diyetleri incelemek

Beslenme şeklimizin kimyasal kanıtları ne yersen osun ilkesine dayanıyor. Farklı fotosentez yolları kullanan bitkiler hücrelerine çeşitli oranlarda C-13 ve C-12 denen-karbon izotopları dahil ediyor. Kimyacılar tropik çim ve saz otlarının (C4 bitkileri) hücrelerinde daha fazla C-13 varken ağaçlar ve çalılar (C3 bitkileri)  gibi diğer bitkilerin yapısında nispeten daha az C-13 olduğunu biliyor.

Diş minesi çocukluk sırasında oluştuğundan sindirilen karbon izotopu oranını yoğun mineral yapısına kilitliyor. Milyonlarca yıl boyunca değişmeden korunagelen bu oran antropologların bu dişlerin hangi bitkileri çiğnemekte kullanıldığını saptamasına olanak tanıyor.

En yakın primat akrabalarımız şempanzeler tıpkı bizler gibi çok çeşitli besinler tüketiyor, ancak diyetlerinin temelini oluşturan, meyve, tohum ve kabuklu yemişler başlıca ağaç ve çalılardan geliyor. Diş minesindeki karbon izotopu oranının analiz eden araştırmacılar 3.5 milyon yıl kadar önce, Lucy’nin türü olan Australopithecus afarensis’in şempanzelerinkinden farklı bir diyet benimsediğini ortaya çıkardı.

Bu insan ataları şempanzeler gibi yalnızca çalı ve ağaçlardan topladıklarını değil aynı zamanda tropikal ot ve sazlıklardan da yiyordu. Bu, şempanzelerin kolay ulaşılabilir olsa bile yemedikleri bir şeydi.

Diyetlerindeki bu değişim Lucy ve türünün yaşadığı çevre çeşitliliğiyle de bağıntılıydı. Ormanlıklardan çayırlara doğru bir geçiş yaşanmıştı. Dişler atalarımızın ormanlardan çıkıp yeni topraklara doğru ilerlediğini ve orada bulduklarını yemeye başladıklarını gösteriyor.

Diş minesinde bulunan diğer kimyasal elementler üzerine yapılan araştırmalar Güney Afrika’da yaşamış Homo habilis’in erken üyelerinin büyük miktarlarda et tükettiğini de gösterdi. Bu sonuç beslenme şekillerinde bilinenin ötesinde bir çeşitlilik olduğunu işaret ediyor.

Gerçekte durum şimdi olduğundan pek farklı değil. Tükettiğimiz besinler akıl almaz bir çeşitliliğe sahip ve bu çeşitliliğim farklı çevre koşullarına adapte olup hayatta kalma becerimize ve nihayetinde evrimsel başarımıza katkı sağlamış olması kuvvetle muhtemel.

Yaş halkalarını saymak

Türümüzün eşsiz özelliklerinden biri de uzun çocukluk dönemi. Primatlar arasında en uzun çocukluk dönemi geçiren tür modern insanın üreyebilen yetişkinler haline gelmesi de bununla ilişkili olarak daha uzun süre alıyor. Dişin gelişme ve çene kemiğine gömülme süresi de bu gerçeği yansıtıyor. Şempanzelerdeki ilk azı dişleri genellikle dört yaş civarında çıkıyor, insanlardaki azı dişleri ise iki yıl sonra, yaklaşık altı yaşında çıkmaya başlıyor.

Diş mineleri de tıpkı ağaçlar gibi tabakalar halinde büyüyor. Ağaçlardaki halkalar yıllık büyümeyi yansıtırken diş minesindeki büyüme çizgileri daha kısa bir zaman dilimini gösteriyor. Dış minesi üzerinde hem günlük büyüme çizgileri hem de sekiz gün gibi daha uzun süreli büyüme görülebiliyor.

Antropologlar atalarımızın dişlerinin ne hızla geliştiğini kavrayabilmek ve şempanzelere mi yoksa biz modern insanlara mı daha çok benzediklerini görmek için fosil dişler üzerinden bu büyüme çizgilerini sayıyor. Tüm dişleri gelişmeden ölmüş bireylerde dahi, bu büyüme çizgilerini sayıp öldüklerinde kaç yaşlarında olduklarını söylemek mümkün. Böylelikle araştırmacılar atalarımızdaki diş gelişimini aynı yaştaki bir modern insanın diş gelişimiyle karşılaştırabiliyor.

Böylesi araştırmalardan insan evriminin erken dönemlerinde, Lucy’nin türünde, dişlerin daha hızlı geliştiği anlaşılıyor, bu da atalarımızın bizden daha çabuk bir şekilde büyüdüğüne işaret ediyor. Evrimin ilerleyen dönemlerinde, Homo erectus ile birlikte, diş gelişlimi ve büyüme süreci uzamaya başlıyor. Bu sebepten kaynaklandığı kesin olmasa da daha uzun bir çocukluk dönemi geçirmek insanlara hayatta kalma ve türün devamı için kritik öneme sahip karmaşık becerileri öğrenip ustalaşmak için iyi bir imkân sunuyor.

Araştırmacılar insan evrimini kavramada yalnızca büyüme çizgilerini değil aynı zamanda diş minesi üzerindeki aşınmaları da kullanıyor, bu aşınmaların analizinden ilginç sonuçlar alınıyor. Örneğin Neandertallerde , diş minesi üzerinde çocukluk dönemi boyunca gelişimlerini olumsuz etkilemiş hastalık ve yetersiz beslenme gibi psikolojik gerilim oluşturan olaylara dair kanıtlar görülebiliyor. Diş yüzeyi üzerindeki büyüme çizgilerinin sayımı üzerine bu tür olaylardan bazılarının üç ay kadar sürmüş olabileceği söyleniyor.

Kırmızı oklar Alaska’da yaşamış antik Inupiaqların diş yüzeylerinde aşınma çizgilerini gösteriyor. C: Debbie Guatelli-Steinberg

Neandertallerin zor koşullar altında yaşamlarını sürdükleri düşünülünce bu bulgular daha da anlam kazanıyor. Yapılan incelemeler sonucu günümüz avcı toplayıcılarının dişlerinde de benzer aşınmalara rastlanıyor. MS 1300 ve 1700 yılların arasında Alaska’da yaşamış antik insan topluluğu Inupiaqların diş gelişiminde uzun süreleri aksamalar görülüyor.

Dişlerimiz neler anlatacak?

Bundan belki de 10.000 yıl sonra antropologlar bizim fosilleşmiş dişlerimizi inceleyecek. Diş minemizi analiz edecek olurlarsa, hangimizin vejetaryen olduğunu hangimizin çokça et yediğini görebilecekler. Belki de aynı toplumdan bireylerin beslenme şekillerinde büyük farklılar olması onları şaşırtacak, ancak daha da muhtemel olarak kişiler arasındaki bu farklılıkları evrimsel biyolojini doğal bir uzantısı olarak yorumlayacaklar ne de olsa diğer primatlardan daha büyük olan beyinlerimiz çeşitli yiyecekler tüketebilme becerisi de dahil davranışsal esnekliklere olanak tanıyor.

Geleceğin antropologları yaşadığımız diş sorunlarının çeşitliliğine de çokça şaşıracak. Fosilleşmiş insan dişlerinde yalnızca birkaç farklı diş problemine rastlanırken günümüzde maloklüzyondan  (diş kapanışında düzensizlik), üçüncü molar impkasiyonuna, düş çürüğünden diş eti iltihabına kadar kalıntılarımızda izlerini bırakacak çok çeşitli rahatsızlıklar görülebiliyor.

Gelecekteki bilimsel çalışmalar, atalarımızın benimsediği avcı toplayıcı diyetin bugün bol bol tükettiğimiz yumuşak ve şekerli besinlere hazırlamadığına yönelik “evrimsel uyuşmazlık” fikrini kullanabilir. Temelde bizler, modern Batı diyetine adapte olmuş değiliz. Avcı toplayıcı atalarımızın tükettiği besinler çiğnemesi oldukça zor ve rafine şeker içermeyen yiyeceklerdi, bugün bizim tükettiğimiz yumuşak besinler ise çocukluk dönemi süresince çene gelişimini uyarmadığından, maloklüzyonlar ortaya çıkabiliyor ve şekerli  yiyecekler diş çürüğüne yol açabilecek bakterilerin çoğalması için elverişli ortamlar sunuyor.

Bir grup antropolog antik bir diş üzerindeki kalsifiye plaktan bakteriyel DNA çıkarılarak, diş çürüğüne yol açan bakteri türlerinin tarımın gelişmesiyle birlikte daha da yaygınlaştığını ortaya çıkardı. Bu bakteri türler insan ağzı içerisinde Sanayi Devrimi sırasında, ilk işlenmiş şeker üretimiyle birlikte özellikle gelişim göstermişti. İşlenmiş şekerin dişlerimiz üzerindeki etkisi bugün hala sürmekte.

Peki geleceğin antropologları insanların dişlerini değiştirmek için başvurduğu sayısız yolu nasıl yorumlayacak? Batı kültürlerinde insanlar dişlerini yapay olarak beyazlatmak için acı çekmeyi göze alıyor. İngiltere’de yürütülen bir araştırmaya göre beyaz dişler, özellikle kadınlarda, daha çekici bulunuyor. Araştırmalar insanların eş seçiminde gençliğin bir göstergesi sayılan beyaz dişlerin bir tercih sebebi olduğunu gösteriyor.

Dişlerini siyaha boyayan bir Geisha. C: Tsukioka Yoshitoshi

Peki, bu duruda bazı geleneksel Asya kültürlerinde yine güzel gözükmek için yapılan diş siyahlaştırma uygulamasını nasıl açıklamalı? Hatta bunun da ötesinde geleceğin antropologları dişleri çentiklemek, uçlarını sivriltmek, oyup altın ve mücevher yerleştirmek veya hepsini birden sökmek gibi uygulamaları nasıl anlamlandıracak? Geçmişte farklı farklı toplumlarda yapılmış, birçoğu hala yapılmaya devam eden bu uygulamaların gelecek nesil araştırmacıların tartışma konusu olacağı kesin.

Bir dahaki sefer dişlerinizi fırçalamayı unuttuğunuz veya kendinizi bir diş hekimi masasında bulduğunuzda, gelecekteki antropologların fosilleşecek dişlerinizi derinlemesine inceleyeceğini hatırlayın.


The Conversation. Debbie Guatelli-Steinberg. 3 Mart 2017.

Yazarın sayfamızdaki diğer yazıları