Medyadan 10 Ekim Ankara Katliamı’nı nasıl okumalı?

Tezcan DURNA

Bu çalışma, Türkiye Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu’na (DİSK) bağlı Türkiye Basın Yayın Matbaa Çalışanları Sendikası (DİSK Basın İş) tarafından organize edilmiş ve 10 Ekim’de Ankara’da düzenlenen Emek, Barış, Demokrasi Mitingine yapılan bombalı saldırıyla ilgili haberlere eleştirel bir gözle bakmayı hedeflemiştir. Bu bağlamda çalışma öncelikle, bu saldırıda hayatını yitirmiş ve yaralanmış barış destekçilerine adanmıştır. Ayrıca bu çalışmayla, barış istediği, barışı desteklediği, savaşların ve çatışmaların durmasını dilediği için çeşitli şekillerde bedel ödemiş ve hala ödemekte olanlara da bir nefes, bir ses olmayı ümit ediyoruz.

Bu çalışmaya başlarken temel derdimiz, 7 Haziran 2015 seçimlerinden sonra özellikle muhaliflere yönelik olarak hızla tırmanan bombalama, çatışma, linç ve dışlama pratiklerinin tarihsel bir dönüm noktası olarak değerlendirilebilecek 10 Ekim 2015 tarihinde gerçekleşen Ankara’daki Gar Patlaması’nı haberleştiren Türkiye medyasının hali pür melalini deşifre etmekti. “Aslında herşey ortada, bunu deşifre etmeye ne hacet” diye düşünenler kuşkusuz az değildir. Ancak savaşçı, militarist, çatışmacı, kutuplaştırıcı, dışlayıcı, pedantist, paternalist ve muhafazakar popülist bir dille sürekli ayrıştırılan halkların bir kısmının da, bu dilin gerçeğin dili olduğu iddiasında olan haberlerde, demokratik tartışma usullerinin ortaya konulduğunun iddia edildiği tartışma programlarında nasıl yeniden üretildiğini bilmeye ve öğrenmeye hakkı olduğu düşüncesindeyiz. Halkın gerçek taleplerinin ve sorunlarının, sürekli hayali iç ve dış düşmanlar yaratılarak, savaş ve çatışmalarla perdelendiği Türkiye’nin son dönemlerdeki tarihsel koşullarında 10 Ekim 2015 patlamasında Türkiye medyasının tavrı kritik önemdedir. Zira parlamenter demokrasinin olanaklarını çoğunlukçu bir mantıkla araçsallaştırılarak otoriterleşen AKP iktidarı, son dönemlerde ürettiği çatışmacı korku siyasetiyle Türkiye halklarını rehin aldığı gibi, Türkiye medyasını da teslim almış görünmektedir. Bu teslim alma sürecinde bir kısım medya organını devletin mali olanaklarını kullanarak bilfiil parti basın-yayın organı olarak şekillendirirken, geri kalan kısmını da yine devletin hukuki ve kolluk güçlerini seferber ederek diz çöktürmüştür. Türkiye’deki geri kalan çok az muhalif basın- yayın unsuru da ya kurumlara kayyum atayarak, ya uydudaki frekansı iptal edilerek, ya da bu kurumlarda çalışan muhabirlerine hukuksuz davalar açılarak ve hapse atılarak sindirilme sürecine gidilmiştir. Bu umumi manzara içerisinde bizim bu çalışmamız, savaş çığırtkanlığına muhtelif gerekçelerle devam eden, “ne kadar gürültü çıkarırsak o kadar haklı oluruz, yalanları ne kadar çok tekrarlarsak, o yalanlar belki gerçeğe dönüşür” mantığı ile hareket eden iktidarından bir kısım muhalefetine, basın yayın organından, hukuki ve kolluk güçlerine kadar pek çok politik ve bürokratik unsurlara karşı barış talebinin altını tekrar tekrar çizme çabası olarak değerlendirmek gerekir. Zira talep etmek, talebi sonsuzca tekrarlamak en temel etik duruştur.1 Biz akademisyenler ve araştırmacılar DİSK Basın İş’in organize ettiği bu çalışmada canı gönülden ve özveriyle çalıştık. Çalışma için televizyon kanallarından A Haber, CNN Türk, Fox TV, Kanal D, Kanal 24, Med Nuçe ve NTV’nin 10 ve 11 Ekim tarihlerindeki Ankara’daki Gar Patlamasıyla ilgili tüm haber ve tartışma programlarını içerik ve eleştirel söylem çözümlemesi yöntemleriyle inceledik. B asın ayağından ise Hürriyet, Star, Yeni Şafak, Zaman, Sabah, Cumhuriyet ve Özgür Gündem gazeteleri aynı çoklu yöntemle çözümlenmiştir. Bunlara ek olarak Roboski, Suruç ve 10 Ekim Katliamları köşeyazıları üzerinden karşılaştırmalı olarak analiz edilmiştir. Bu çalışma, çeşitli üniversitelerden akademisyenlerin gönüllü emekleriyle yürütülmüştür. Çalışmaya katılanların isimlerini elbette anmak gerekir. Nilgün Tutal Cheviron, Esra Arsan, Ceren Sözeri, Burak Özçetin, Tezcan Durna, Suncem Koçer, Yeşim Akmeraner, Eda Köprü Yılmayan, Cansever Güner, Didem Tuncay, Burcu Öztürk, Vahdet Mesut Ayan, Arzu Altundiş, Ayçin Özoktay, Işıl Demir, Aydın Çam ve Sinem Aydınlı bu isimler arasında yer almaktadır. Çalışmanın ilk fitilini ateşleyen kişi ise DİSK Basın İş’ten Erol Aral’dır. Çalışmanın sekreteryasını ise Eda Köprü Yılmayan ile Özge Yurttaş yürütmüştür.

Genel olarak medya, kriz, patlama, savaş ve çatışma gibi olayları sansasyon mantığıyla değerlendirir. Bu mantık, ağırlıklı olarak bu tür olayların nedenlerine değil sonuçlarına odaklanarak haberleştirmeyi yaygın bir eğilim olarak karşımıza çıkarır. Bu haberleştirme pratiği ise 5N 1K klasik kuralının bile ihlal edilmesine ve genellikle olayın failinin kim olduğu, ilk taşı kimin attığı, olay sonucunda kaç kişinin ölüp kaç kişinin yaralandığı, yaralananların arasında feryat eden, kan revan içinde kalanların olup olmadığı, olayın taraflarının karşı taraf hakkında ne gibi suçlamalarda bulunduğu gibi sansasyonel soruların peşine düşer ve bu sorulara verilen yanıtlar dramatik bir dille izleyiciye aktarılır. 10 Ekim 2015 Ankara Gar Patlaması’nın haberleştirilmesinde Türkiye medyasının genel tavrı, bu klasik habercilik pratiğinin özelliklerine uygun nitelikler taşımaktadır. Ancak AKP iktidarının neredeyse Türkiye medyasının tamamına yakınını muhtelif yol ve araçlarla esir almasının sonucu olarak bu sansasyon mantığına bir de “milli birlik ve beraberlik” söylemi eklenmiştir. Hatta sansasyon dili bu söylemin gerisinde bile kalmıştır denilebilir. Zira sansasyon aynı zamanda kitleleri ajite etmeye, ayaklandırmaya ve aynı zamanda olayın vehametini nispeten sulandırmaya da hizmet edebilmektedir. Ancak bu olayda Türkiye medyası kısmen sansasyon bağımlılığından “milli birlik ve beraberlik” hedefi doğrultusunda uzaklaşmış görünmektedir.

İzlediğimiz kanallarda beş farklı eğilimin ortaya çıktığını saptadık. Bunlardan birincisi, A Haber ve Kanal 24’te billurlaşan, patlama ile ilgili hükümetin sorumluluğu, ihmali ve hatasının üstünün itinayla örtülmeye çalışılması eğilimidir. Bu eğilim, olayın failinin baştan itibaren IŞİD olduğu aşağı yukarı anlaşılmış olmasına rağmen, kasıtlı olarak PKK ve diğer sol örgütler şeklinde çerçevelenmesi ya da failin muğlak uluslararası güçler şeklinde tanımlanması girişimlerinde belirginleşmektedir. Ayrıca olayın mağdurlarına ve muhalif kanatlara neredeyse hiç bir açıklama ve söz hakkı tanınmaması, olayın tamamen hükümet yetkilileri ve hükümete yakın aktörler tarafından tanımlanması da bu iki kanaldaki genel eğilim olarak karşımıza çıkmaktadır. Olayın doğrudan aktarıldığı canlı bağlantılarda ise, güvenlik güçlerinin yaralıların üstüne gaz ve su sıkması, ambulansların geç gelmesi hiç bir şekilde dile getirilmemiş, güvenlik güçlerinin delilleri usulüne uygun toplaması, yaralıların hızlı bir şekilde hastaneye taşındığı bilgileri öne çıkarılmıştır. Patlamanın hedefi ise Barış mitingini düzenleyenler değil, “milletin tümü, Türkiye Cumhuriyeti, AKP, Seçim” olarak tanımlanmıştır. Bu tanımlama dili, tamamen toplumsal muhalefeti etkisizleştirme, çatışma ve tehdit söylemiyle muhalefeti “milli birlik ve beraberlik” miti içinde homojenleştirme ve dolayısıyla yok etme/yok sayma hedefine hizmet etmektedir. Bu tehdit ve korku siyasetinden neşet eden bu “birlik” söylemi, politikayı imkansızlaştırmakta, muhalefeti pasifleştirmekte, tüm farklılıkları ve muarızları söylemsel olarak yok saymaktadır. Böylece A Haber ve Kanal 24 bu olayla ilgili olarak haberleri de neredeyse tıpkı bir parti yayın organı gibi vermiştir.

Bu bağlamda karşımıza muhalif bir dil üretiyormuş gibi görünürken bile, bu birlik ve beraberlik söylemine teslim olup politikayı olumsuzlayarak imkansız hale getiren bir başka eğilim çıkmaktadır. Bu eğilim ise Fox TV ve Kanal D’de yoğun bir biçimde görünür olmaktadır. Özellikle Fox TV’de izlenen üç haber bültenindeki hakim dil, siyaseti olumsuzlayıp, birlik ve beraberliğin altını ısrarla çizen bir dildir. Selahattin Demirtaş’ın devletin katliamla ilgili sorumluluğunu dile getirdiği yorumları da, “bugün siyaset günü değil, birlik ve beraberlik günü” sözleriyle muhalif bir bağlamın dışına fırlatılmıştır. Normal koşullarda makul, mantıklı ve yerinde sorularla, muhalif bir tavır takınan Fox TV sunucularından Fatih Portakal, bu olay bağlamında bir habercinin yapması gereken soru sorma, sorgulama ve eleştiri misyonunu, “birlik ve beraberlik” söylemine kurban etmiş görünmektedir.

Kanal D ise görünürde, en çok muhalif ve mağdur sesinin duyulduğu kanal olarak karşımıza çıkmaktadır. Ulusal kanalların içinde olay yerinden belki de en sansürsüz görüntü ve haber geçen kanallardan birisi olmasına rağmen Kanal D de, son kertede mağdur ve muhalif seslerin çerçevelediği gerçekliği, politik değil, insani bir çerçeveye büründürdüğü için, muhalif bir bakış nötralize edilmektedir. Kısaca Kanal D haberlerinde eylemin bir barış eylemi olduğu neredeyse her haberde vurgulanırken; eyleme karşı yapılan saldırının barışı hedef alan bir saldırı olarak ele alındığı görülmektedir. Bu açıdan bakıldığında da haber söylemi hem eyleme hem de eylemcilere karşı olumlu bir tavır takınmakta, bu olumlu tavrı politik bir eleştiri ile eklemlemekten ziyade, temelde insani bir mesele zaviyesinde ele almakta ve bir nevi bir orta yol bulmakta olduğu söylenebilir. Olayın insani yönünü öne çıkarma eğilimi ise yine sansasyon bağımlılığının sonucu olarak karşımıza çıkmaktadır.

Sansasyon bağımlılığı, haberde en çok olayın dramatikleştirilmesi, insani hikayelerin ön plana çıkarılması şeklinde tezahür eder. Bu ise olayın gerçek nedenlerini gözardı etmeyi, odağı politik olandan bireysel olana çevirmeyi, dolayısıyla eleştirel, politik ve muhalif soru sormayı gereksiz hale getirir. Böylece insanlar kişisel hikayelere üzülürken, empati kurmak ve olayla ilgili muktedirlerin dahlini, çatışmaların kimlerin yararına olduğunu düşünmeye fırsat bulamazlar. Bu da bir anlamda muktedirin istediği bir habercilik pratiğidir. Muktedir örneğin toplumsal bir muhalefet hareketini gözden düşürmek için, “başörtülü bacıma saldırmışlar” diyebilirken, sansasyon bağımlısı bir haber medyası da çatışmada ölen bir askerin “yoksul anne babasına kredi çekerek ev aldığı”na odaklanabilmektedir. Bu bağlamda 10 Ekim Patlamalarının haberleştirilmesinde karşımıza çıkan bir diğer eğilim ise olayın dramatikleştirilmesidir. NTV, ulusal ve uluslararası haberler başta olmak üzere, ekonomi, kültür–sanat, yaşam ve spor konularına odaklanan programlar yayımlayan tematik bir televizyon kanalı olmasına rağmen, bu olayla ilgili olarak dramatik tonu en yüksek habercilik yürüten haber medyası olarak karşımıza çıkmaktadır. Özellikle kanalın neredeyse bel kemiği olan Oğuz Haksever’in sunduğu tüm haber ve program videolarında yoğun bir dramatizasyon dikkati çekmektedir. Oğuz Haksever’in sunumları klişe, hatta kitch sayılabilecek kadar yoğun bir dramatizasyonla gerçekleştirilmektedir. Bu dramatizasyona, haber kaynaklarının sözlerinin iktidar lehine aktarılması ve KJ’lerdeki bilgilerin iktidar yanlısı bir şekilde kurulması da eklenince NTV’nin bu olaya ilişkin haberciliğini, iktidar yanlısı olarak nitelendirmek yanlış olmayacaktır.

İncelediğimiz kanallar arasında karşımıza çıkan bir diğer eğilim tarafsız yayıncılık yapıyormuş gibi davranıp, bu davranışı muktedirin görüşünün yeniden üretilmesi için araçsallaştıran eğilimdir. CNN Türk, tıpkı NTV gibi ulusal ve uluslararası haberler, ekonomi, kültür-sanat, yaşam ve spor konularına odaklanan programlar yayınlayan tematik bir kanaldır. CNN Türk, 7 Haziran seçimleri öncesinde çekimser bir biçimde iktidara muhalif bir yayıncılık çizgisi benimsemiş, bu seçim sürecinde HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş’ı konuk edebilen ender ulusal ana akım kanallardan birisidir. Ancak 7 Haziran seçimlerinden 1 Kasım seçimlerine giden süreçteki çatışma ortamı tırmandıkça, kanala hükümetten gelen baskılar artmış, kanal buna mukabil tedrici olarak muhalif tavrını taraftar olma yönünde değiştirmiştir. Bu tavır değişikliğinde kanalın programcılarından birisi ve grubun gazetelerinden Hürriyet’in de köşe yazarı olan Ahmet Hakan’a yapılan saldırının da etkisi olduğu düşünülebilir. 10 Ekim Katliamıyla ilgili olaylar haberleştirilip, tartışılırken kanalın genel eğilimi, tarafsız, dengeli davranma yönündedir. Ne var ki bu tarafsızlık eğilimi, egemen haber kaynaklarının kurduğu çerçevenin yeniden üretilmesiyle sağlanmaya çalışıldığı için, “nesnellik ve dengelilik” söylemi hakikatin üstünü örten bir ideoloji olmanın ötesine geçmemektedir. CNN Türk yayıncılığında gözlenen şey,  “tarafsız yayın yapıyor-muş gibi davranıp, aslında muktedirin görüşünü yeniden üretmekten” ibarettir. Bu yolda, çok akılcı ve delillere dayalı konuşan gazeteci ve akademisyenlerin açıklamalarına rağmen, iki gün boyunca PKK ve HDP’yi katliamın sorumlusu olarak göstermekten vaz geçilmemiştir. Buna mukabil, katlamın asıl sorumlusu olan IŞİD’in Türkiye örgütlenmesinde AKP’nin rolü ve desteğine neredeyse hiç değinilmemiş; bu konuya değinen haber kaynaklarına da yeterince referans verilmemiştir. Özellikle Demirtaş, haberlerde “devlet karşıtı” söylemleriyle yer alırken, bu söylemler, Demirtaş’ın ardından konuşan Davutoğlu, Erdoğan, MHP’liler ve/veya Kürt hareketi karşıtı akil kişiler bu açıklamalar için “Provokasyon”, “kışkırtma”, “PKK’ya destek verme” eleştirileri getirdiğinden, haberin genel söyleminde olumsuz bir çerçeveye yerleştirilmektedir. CNN Türk tüm haber kaynaklarına, taraflara sanki eşit söz hakkı veriyormuş gibi davranırken, haber metninin kurgusu öyle ayarlanmaktadır ki, dilin iktidarı muktedirden yana bükülmektedir.

İzlenen kanallar arasındaki en ayrıksı eğilim MED Nuçe kanalının eğilimidir. Kanal tüm diğer domestik kanallardan farklı olarak, saldırılardan AKP Hükümetini, özelde de Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı sorumlu tutan bir çerçeve kurmuş görünmektedir. MED-Nuçe Belçikadan yayın yapan ve RTÜK’e bağlı olmayan bir kanal olması hasebiyle, Türkiye medyasının içinde bulunduğu sansür, kapatılma tehlikesi ve oto-sansür baskılarından azadedir ve yayınlarında hükümete karşı domestik kanallara nazaran daha sert ve suçlayıcı ifadeler kullanabilmektedir. Kanalın haber dilinde sert bir örgüt dili hakimdir ve olayı “devlet katliamı”, olayın failini de “faşist devlet” ve “Katil Erdoğan” şeklinde tanımlamaktadır. Domestik kanallarda “malum şüpheli belli” tanımlaması PKK için kullanılırken, MED-Nuçe’de aynı söylem “devlet” için kullanılmaktadır. MED-Nuçe, domestik kanallara kıyasla, dış ülke kaynaklarına ve Kürt siyasi hareketinin sözcülerine daha sıklıkla yer vermektedir. Ayrıca, Diyarbakır’daki HDP, KCK yekilileriyle, Kandil’deki PKK sözcülerine de programlarda yer verilmektedir. Bu domestik kanalların baskı ve yasaklar nedeniyle yapamadıkları bir şeydir. Ancak hükümet yetkililerinin açıklamaları genellikle, bu açıklamaların yalanlanması maksadına hizmet ederken kanalda yer bulabilmektedir. Bu bağlamda kanalın 10 Ekim katliamıyla ilgili yaptığı haberciliğin bir örgüt yayıncılığı şeklinde icra edildiğini söylemek mümkün görünmektedir.


Kaynaklar

Critchley, Simon (2010), Sonsuz Talep, Bağlanma Etiği, Direniş Siyaseti, Tuncay Birkan (Çev.), İstanbul: Metis Yayınları.

 

Yazarın sayfamızdaki diğer yazıları