İslamcılar neden seçimle gitmiyor?

Ömer’in halife olmasıyla oluşan İslam imparatorluğundan Pakistan’a, Mollalar’ın 1979’da İran’da devrimle kurduğu İslam Cumhuriyeti’nden IŞİD’in birkaç yıl evvel Irak ve Suriye’de ilân ettiği Irak Şam İslam Devleti’ne (Dewletiye) kadar, tarihteki tüm İslami devlet modelleri, o döneme egemen olan sınıfların çıkarlarına göre şekillenen ve değişen insan iktidarlarından ibarettir.

Bizzat halifeler, muhaliflerini kılıç zoruyla bastırmış, fetih, cihat ve elbette ganimet uğruna kanlı savaşlar çıkarmıştır. Yatağında huzur içinde ölmüş bir halifeye rast gelmiyoruz. İslam’ın Emevileşmesi ise tam on dört yüzyıl sürecek monarşik devletler dönemini başlatmıştır.

Herhangi bir İslam devletinde mülk sultanındır. Egemenlik ise sadece Müslümanlara aittir. Diğer dinsel azınlıklar, Müslümanlarla aynı haklara sahip değildir. Bu tablo, Osmanlı’dan Dewletiye’ye özünde değişmez.

İslami bir devlette, meclis, şura veya başka adlar altında, tartışma, kollektif yönetim veya demokrasiye izin veren bir organ görülmemiştir. ‘Şura yönetimi’, ne halifeler döneminde, ne de imparatorluklarda söz konusudur.

İslami devletler ‘tek adam’ rejimleridir. Önder’e, Emir’e veya başka bir ad altındaki lidere itaat, zaten Allah’a boyun eğmektir. Eleştiri ve eylem ise, ‘yeryüzünde fesat çıkarmak’ olarak adlandırılır. Emeviler döneminde bu durum öylesine belirginleşmiştir ki, devlet otoritesi zarar görmesin diye kutsal Kâbe iki defa yakılmıştır. Emevi döneminde icat edilen ‘egemenliğin babadan oğula’ geçmesi de bu ‘itaat’ (ve saltanat) anlayışına dayalıdır (21. yüzyıl Türkiye’sinde İslamcıların ‘itaat et, rahat et’ demeleri, sokağa çıkmanın OHAL gibi ‘modern’ tedbirlerle yasaklanması, ‘reisin oğlu’ Bilal’in ara sıra devlet protokolünde görülmesi işte bundandır).

‘Ortadoğu’nun lideri’ ve hatta ‘Müslümanlar’ın lideri’ diye şişirilen Erdoğan’a bakınız. TBMM’si, yargısı, medyası, bağımsız kurumları olan iyi kötü demokratik bir devlette 25 yıl evvel belediye başkanı olarak seçim kazandıktan sonra bugüne kadar yürüttüğü mücadeleyle nihai hedefine ulaşmıştır.

Bugün 21. yüzyıl başlarındayız ama Erdoğan’ın Türkiye’sinde ne meclis, ne bağımsız bir medya, ne yargı, ne de bir sivil toplum örgütü kalmıştır. Demokrasi geçmişi iki yüzyıla yaklaşan Türkiye, artık geceyarısı kararnameleriyle yönetilen bir tek adam rejimidir. Egemen İslami anlayışa (özellikle Emeviliğe) son derece uygun bir hayat ve siyaset eğrisi bu.

‘Halk iradesi’, ‘milli irade’ gibi söylemler, eğer İslamcılar muhalefette ise sadece iktidarı ele geçirmek için kullanılacak demagojik araçlardır. İslamcılar’ın dünyasında halk ve halkın iradesine yer yoktur. ‘Ilımlılık timsali’, ’Dinlerarası barışın temsilcisi’ FETÖ cemaati, daha üç yıl evvel askeri darbe yapmak suretiyle devlet iktidarını ele geçirmek istemedi mi?

Milli egemenlik ile laiklik arasında kopmaz bir ilişki vardır. Laiklik, halkın düşünce, söz, örgütlenme ve eylem hakları için olmazsa olmazdır. Halkın iktidara yürümesinin de tek kaynağı laikliktir. Atatürk, ‘Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, müritler, dervişler memleketi olamaz’ sözlerini tam da bu günler için söylemiştir.

Birkaç gün evvel, epeydir unutulmuş ‘10 Nisan Laiklik Günü’ idi, seçimlerin üzerinden tam 11 gün geçmişti ve İslamcılar seçimde kaybettikleri halde iktidarı türlü bahanelerle vermiyordu. Hatta HDP’nin halkın büyük oyuyla kazandığı bazı belediyelere ise el koyuyordu. Bilmem derdimizi anlatabildik mi?

Yazarın sayfamızdaki diğer yazıları