İdeoloji Üzerine (1)


Genel Kavramlar

Türkiye gibi toplumlarda önyargıların ağır bastığı, bireyler arasında ayrışmanın derinleştiği, duygu ve tutumlar yüzünden insanların zıt kutuplara ayrıldığı türü fenomenlerin her an patlamaya hazır olduğunu ve derin çatlaklar yarattığını geçmiş dönemlerde hep birlikte gördük, yaşadık. İdeoloji denildiği zaman çoğu kez, radikalliğin ve dogmatik tavrın ön plana çıktığı inkâr edilemez. Bu tür önyargıların nereden kaynaklandığını tahmin etmek de zor olmasa gerekir. 

“İdeoloji”, sosyal bilimler içinde tanımlanması zor olan kavramlardan biridir. Birçok anlamı bulunan “İdeoloji”nin yeterli ve tek bir tanımı yapılmamıştır. Anlam çeşitliliğinin fazla olmasına rağmen bazı ideoloji tanımlarını bir araya getirdiğimiz zaman gelişigüzel de olsa aşağıdaki anlamları sıralayabiliriz.

  • Egemen bir siyasi iktidarı meşrulaştırmaya yarayan fikirler;
  • Bir egemen siyasi iktidarı meşrulaştırmaya hizmet eden yanlış düşünceler;
  • Belirli bir toplumsal grup ya da sınıfa özgü düşünceler kümesi;
  • Toplumsal yaşamdaki anlam, gösterge ve değerlerin üretim süreci;
  • Toplumsal çıkarlar tarafından güdülenen düşünme biçimleri;
  • İçinde, bilinçli toplumsal aktörlerin kendi dünyalarına anlam verdikleri ortam;
  • Toplumsal olarak zorunlu yanılsama;
  • İçinde, bilinçli toplumsal aktörlerin kendi dünyalarına anlam verdikleri ortam;
  • Eylem-amaçlı inançlar kümesi;
  • Toplumsal yaşamın doğal gerçekliğe dönüştürüldüğü süreç. [1]

Uzayıp giden bu listeyle ilgili tanımlamalara baktığımız zaman birbirleriyle bağdaşır nitelikte olmadığını görüyoruz. Dolayısıyla ideoloji kavramı, oldukça uzun, karmaşık ve kapsam içeren bir niteliğe sahiptir. 

TDK’daki anlamı da oldukça dağınık ve muğlaktır “siyasal veya toplumsal bir öğreti oluşturan, hükümet ya da parti ve grubun davranışlarını temel alan, politik, siyasal, hukuki, dini ya da felsefi düşüncelerin tamamı”dır.

“İdeoloji”, Fransızcadan “idée” kelimesinden türetilmiştir. Bu terim Grekçe “eidos” ve “logos” kelimelerinin birleşiminde oluşmuştur. Anlamı “düşünceler bilimi” olarak literatürde yerini almıştır.

Modern anlamda ideoloji kavramının Fransız Devrimi sürecinde ortaya çıktığı biliniyor. Fransız burjuva devrimini destekleyen bazı aydın ve yazarlar bildiriler yayınlayarak söz ve düşünce özgürlüğü üzerinde yazılar yazdılar. Amaçları düşünce özgürlüğünün pratikte serbestçe kullanımı ile ilgiliydi.  

İdeologların önemli bireylerinden biri de Napolyon Bonapart’tır. Napolyon, ideolojinin negatif anlamı üzerindeki söylemi nedeniyle popüler hale gelmişti. Bunu yaparken amaçladığı hedef orta sınıfın desteğini kazanmak içindi. Napolyon, ideoloji yanlıları ile birlikte iktidarı devraldıktan sonra mutlakıyetçi bir rejim ile ideologlarla düşmanca bir çatışmanın içine girmişti. İdeologlarını, politik zekâlarıyla dünyayı değiştirmeyi arzulayan bireyler olarak tanımlamıştı. Liberal ve Cumhuriyetçi ideologlar, Napolyon tarafından “hedef tahtasına” konulmuştu. Napolyon’a göre Fransa’nın başına gelen talihsizliklerin ana kaynağı ideologların öğretisinden kaynaklanmaktadır. 

Aydınlanma geleneğini savunan ideologların amacı toplumu rasyonel bir temelde baştan aşağı yeniden inşa etmekti. İdeoloji kavramı 14. yüzyılda “Aydınlanma Çağı”nda bir “dünya görüşü” olarak başlamasıyla birlikte, bilimsel disiplin içerisinde sahip olduğu düşünce bilimi anlamını kaybederek 18. yüzyıl sonunda siyasal bir içeriğe bürünmüştür. Bu yönüyle ideoloji kavramını siyaset biliminin önemli konularından biri yapan Karl Marks’tır. Haliyle sonrasında gelişen inanç ve normlar yanında siyasal düşünce olarak da çeşitli ideoloji faktörleri ortaya çıktı. Bunları seçkin güç faktörü yanında dil, sembol ve mitler de takip etti. Tüm bu ideoloji faktörleri zaman içerisinde siyasal düşünce olarak iktidarları korumayı, değiştirmeyi veya yıkmayı amaçlayan ve bu yönde sosyo-ekonomik, sosyo-kültürel araçları kullanan bir isyan sürecine de dönüşmüş oldu. [2] 

İdeoloji öğretisinin gelişmesinde en belirleyici olan Marks’ın çalışmalarıdır. Ünlü İngiliz siyaset bilimcisi Andrew Heywood, Siyasi İdeolojiler kitabında “ideolojinin siyasette anahtar bir kavram olma macerası”, kavramın “Karl Marks’ın yazılarında kullanım biçimiyle başlatır,” diye belirtmiştir. [3] Bazı düşünürlere göre de Marksizm, bilgi sosyolojisinin fırtınalı merkezidir. [4] Marks ve Engels’in çalışmalarında ideoloji konusunu sınıfsal perspektiften net bir şekilde ortaya koydukları yönündedir. Marks hem ideolojiyi hem dini hem de felsefeyi ideolojinin çeşitli biçimleri olarak eleştirisini yapmıştır. Din ve felsefe, gerçekliği baş aşağı ederek, çarpıtarak bireylerin bilinçlerini belirlemektedir. “Kapital”in meta fetişizmi bölümünde ideoloji teorisinin gelişmesinde atıfta bulunmuş ve diyalektik perspektifle ideoloji anlayışının ilk örneğini vermiştir.

Engels, ideoloji kavramını gerçeklikten kopan düşünce ve cehaletlerin ilişkilendirilmesi olarak dile getirmiştir [5]. Marks’a göre ideoloji sınıf sistemi ile ilişkilidir. Dolayısıyla egemen sınıfın çıkarları, toplumun çıkarıymış gibi gösterilir. Marks’a göre ideoloji yönetici sınıfın fikirlerine, yani sınıflı sistemi desteklemeye ve sömürüyü devam ettirmeye katkıda bulunan fikirlere karşılık geliyordu. 

Erken dönem çalışmalarından “Alman İdeolojisi”nde Marks ve Engels Şöyle yazıyorlardı: ”Yönetici sınıfın fikirleri her çağda egemen fikirlerdir; yani toplumda maddi güce hâkim olan sınıf, aynı zamanda entelektüel güce de hâkimdir. Zihinsel üretim araçlarını elinde bulunduran sınıf, aynı zamanda zihinsel üretim araçlarının kontrolünü de elinde tutar.” [6]

“İdeoloji” kavram olarak çoğumuz tarafından ekonomik koşulların ve ilişkilerin insanın zihninde gerçeklere uygun olmayan yanıltıcı fikirler halinde ortaya çıkışı diye anlaşılmaktadır. Yani insanlar, kendi ekonomik yaşamlarının kendilerinin ürünü olarak değil, fikirlerin ya da doğaüstü güçlerin sonucu olarak ortaya çıktığını ve geliştiğini sanmaktadır. Bu da zihinlerde meydana gelen tasavvur ve fikirler biçiminde kendini göstermektedir. Bunun yanında felsefi, edebi, dini, hukuki ve politik görüşler halinde de ortaya çıkmakta ve maddi hayatın karşısına soyut ve gerçek olmayan bir dünya ortaya koymaktadır. Dolayısıyla gerçeklerin yanlış ve aldatıcı biçimde tasavvur edilmesine yol açabiliyor. Bu da sahte bilinç olarak adlandırılmaktadır. Bazı Marksist yazarlar Marks’a ithafen bunun işbölümünün bir sonucu olduğunu, maddi faaliyetten kopan düşüncenin bağımsız bir nesne gibi gerçek dünyayı soyutladığını, insan zihninde bu dünyanın eksik ve yanıltıcı bir tasavvurun doğmasına yol açtığı beyanında bulunmuşlardır. Engels’in söylediği gibi Marks, hiçbir zaman “sahte bilinç” hakkında konuşmamıştır (Bu konuda ayrıntılı bilgi için bkz. Terry Eagleton, “İdeoloji” Çev. Muttalip Özcan Ayrıntı yay., İstanbul, 2015). Marks için ideoloji eleştirel bir kavramdır ve onu kültür ya da bilinçle eşitlemek yanlıştır. Marks, ideolojiyi üstyapının bir parçası olarak kavramış ve ideolojik olmayan bilinç biçimlerinin olduğunu da kabul etmiştir.  

Egemen sınıf çıkarlarının çelişkiyi gizleyen bir bilinç içermesi aynı zamanda ideoloji teorisini bu evrede yeni bir biçime sokmuştur. İdeoloji, kapitalizmin neden olduğu sınıflı toplumların çelişkilerini gizlemek ve sömürülen proletaryanın sömürüldüğü gerçeğinin üzerini örtmek içindir. Bu da eşitsiz sınıf iktidarı sisteminin onaylanmasına hizmet etmektedir. Örneğin Nazizm’in, eli kanlı sermaye sınıfının çıkarlarını tüm toplum kesimlerince nasıl içselleştirildiğini biliyoruz. Kapitalizmin egemen olduğu toplumlar, sahte ihtiyaçlar üremekle birlikte, insanları nasıl açgözlü birer tüketiciye dönüştürdüklerini görüyoruz. Dolayısıyla toplumun tüm kesimlerine aptallaştırıcı refahın yayıldığı yönündeki eleştirileri felce uğratmayı başarabilmiştir. Çünkü kapitalizm, özgür tartışma izlenimini vermekle ideolojinin vardığı düzeyi gizlemektedir. Bu nedenle kapitalist sınıfı ayakta tutan öge, Marksist teorisyenlere göre salt eşitsiz ekonomik ve siyasal iktidarı değil, aynı zamanda ideolojilerinin hegemonyasıdır. İdeolojinin sürekliliği ancak onu doğuran sınıfın ayakta kaldığı süre ile sınırlıdır. Burjuva ideolojisi aynı zamanda artı değere el koyarak ve emek gücünün sömürüsünü gizleyerek kendini yeniden üretmektedir. 

Kapitalizmin “mezar kazıcıları” olarak nitelenen proletaryanın, tüm sınıf eşitsizliklerini ortadan kaldıracak olması aynı zamanda proleterlerin çıkarı ile bir bütün olarak toplumun çıkarlarının örtüşmesi anlamına gelmektedir. Ekim Devrimi bunun en iyi örneğini ortaya koymuştur. 

Egemen sınıfın düşünceleri, çağlar boyunca egemen düşüncelerdir. Başka bir deyişle toplumun egemen maddi gücü olan sınıf aynı zamanda egemen manevi gücüdür. Maddi üretim araçlarını elinde bulunduran sınıf, aynı zamanda zihinsel üretim araçlarını da elinde bulundurur. Bunlar öylesine birbirine girift hale gelmiş ki kendilerine zihinsel üretim araçları verilmeyenlerin düşünceleri de egemen sınıfa bağımlı hale gelmiştir. Dolayısıyla ideoloji bir iktidar belirtisidir. 

Marks’a göre ideoloji, altyapıya bağlı, onun etkisinde kalarak gelişip, oluşan bir değerlendirme, yorumlama biçimidir. İdeoloji, altyapının bağımlı değişkenidir. Burada belirleyici olan toplumun altyapısı, üretim ilişkileri ve maddi ortamdır. [7] İdeoloji, kapitalist toplumun yaşamasında ve kendini yeniden üretmesinde çok önemli bir dayanak noktasıdır. Proletarya bir dünya pratiği olarak kendi aleyhine işleyen bir toplumsal ve ekonomik sistemi sırtlar, ona destek verir. Marks’a göre, ideoloji gerçeklik hakkında bir yanılsama, bir illüzyon değil, onun bilinç üzerindeki izi ya da görünümüdür. Bu durumda ideoloji, kapitalist düzende siyasal iktidarı meşrulaştırmaya, bireyi sisteme entegre etmeye yardımcı fakat genellikle de yanlış fikirler kümesi olarak tanımlanmaktadır. Bu nedenle üstyapıda yer alan devlet, din, siyaset, ideoloji vb. gibi kurum ve oluşumlar da altyapı tarafından belirlenir.

Marks, Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı adlı eserinin önsüzünde şunları ifade eder: “İktisadi temeldeki değişme, kocaman üstyapıyı, büyük ya da az bir hızla altüst eder. Bu gibi altüst oluşların incelenmesinde, daima, iktisadi üretim koşullarının maddi altüst oluşu ile -ki, bu bilimsel bakımdan kesin olarak saptanabilir-, hukuki, siyasal, dinsel, artistik ya da felsefi biçimleri, kısaca, insanların bu çatışmanın bilincine vardıkları ve onu sonuna kadar götürdükleri ideolojik şekilleri ayırt etmek gerekir. Nasıl ki, bir kimse hakkında, kendisi için taşıdığı fikre dayanılarak bir hüküm verilmezse, böyle bir altüst oluş dönemi hakkında da, bu dönemin kendi kendini değerlendirmesi göz önünde tutularak bir hükme varılamaz; tam tersine, bu değerlendirmeleri maddi hayatın çelişkileriyle, toplumsal üretici güçler ile üretim ilişkileri arasındaki çatışmayla açıklamak gerekir.” [8]

Egemen sınıfın hâkimiyetine ancak ideolojik mücadele, devrimci bilinç, siyasal mücadele ve devrim ile karşı çıkılabilir. Örneğin, Marksist teorinin eyleme geçtiği dönemde ideolojinin pozitif karakterin ağır bastığını görebiliyoruz. Lenin’in “Ne Yapmalı” adlı eserinde proletaryanın düşüncelerini “sosyalist ideoloji” ya de “Marksist ideoloji” olarak betimlediğini görüyoruz. 

Siyasi ideolojiler ve sistemler başlı başına geniş kapsamlı ve ayrıntılı konular içerdiği için üzerinde durmayacağız. Örneğin, liberalizm, muhafazakârlık, milliyetçilik, faşizm, anarşizm, fundamentalizm, feminizm, İslamcılık, sosyalizm, komünizm vd. kapsamlı sistem ve ideolojiler ve ögeler olması itibariyle ayrı ayrı incelenebilir. Ayrıca ideolojinin hukukla, sosyal yaşamla, dinle, eğitim ve ekonomiyle olan ilişkileri başlı başına incelenmesi gereken konulardır. İlerleyen bölümlerde birkaç paragraf halinde olsa bile bu ilişkileri özetlemeye özen gösterdik. Günümüzde en çok tartışılan konu olarak karşımıza çıkan “Türkiye’de devletin resmi ideolojisi”ni ayrı bir makalede inceleyebiliriz.

Egemen İdeoloji

Marks’a göre; “Her çağın egemen düşünceleri, o çağın egemen fikirleridir. Yani toplumun egemen maddi gücü olan sınıf, aynı zamanda onun egemen manevi gücüdür. Maddi üretim araçlarına sahip olan sınıf, aynı zamanda zihinsel üretim araçları üzerinde kontrol sahibidir. Ve bundan dolayı, genel olarak fikri (düşünsel) üretim araçlarından yoksun olanların düşünceleri ve fikirleri, bu hâkim sınıfın etkisi altındadır. Egemen fikirler, egemen olan maddi ilişkilerin fikri bir şekilde dile gelişinden başka bir şey değildir.” [9] Bundan da anlaşılacağı üzere egemen düşünceler, diğer düşüncelerin nitelemesine sahiptir. Diğer bir deyişle egemen ideoloji, maddi üretim araçları üzerindeki mülkiyet hakkını elinde bulunduranların aynı zamanda düşünce hâkimiyetini de ellerinde bulundurdukları anlamına gelmektedir.

Kapitalist sınıfın hâkim olduğu toplumlarda devlet baskı aygıtıyla ideolojik araçları, baskıyı ve ideolojiyi benimsetmeye yönelik formları kullanır. Başta eğitim olmak üzere, diyanet, okul, aile vb. aygıtlar kullanarak toplumu dizayn etmeye çalışır. Hizaya gelmeyenler için genelde polis ve jandarma gibi kolluk kuvvetlerini ya da –gerektiğinde- günümüzde iktidarın bir sopası haline gelen yargıyı kullanır. Spor müsabakalarına büyük önem vererek, burjuvazinin istediği sakin ve uysal toplum yaratılır. Dolayasıyla devlet, baskı unsurlarıyla bu aygıtlar arasında örtük ve ince ilişki kurmaya çalışır. Tüm aygıtlar aynı hedefe yöneliktir. O da egemen ideolojiyi pekiştirmektir. Siyasal aygıtlar, bireyleri devletin siyasal ideolojisine uydurmaya çalışır. Bu durum ya parlamenter ideoloji ya da dolaysız faşist ideolojidir. Kültürel aygıtlar da benzer şekilde çalışır, özellikle spor, eğitim ve sanat kurumları şovenizm açısından en önemli rolü üstlenir. Dinsel aygıtlar da ölüm, nikâh ve doğum gibi törenler, vaazlar toplumu birleştirir ve biçimlendirir. [10] Diğer bir deyişle egemen sınıfın yaratmak istediği itaatkâr bir toplum modeli oluşturulur.

Tüm aygıtların hedefi aynıdır; egemen ideolojiyi sağlamlaştırmak… Esra Dicle Başbuğ’un dediği gibi siyasal aygıtlar, bireyleri devletin siyasi ideolojine uydurur, bu da demokratik yani dolaylı parlamenter ideolojidir ya da dolaysız faşist ideoloji! Görsel ve yazılı basın ve haberleşme aygıtları toplumu günlük milliyetçilik, şovenizm, ahlakçılık vb. formlarla beslemeye çalışır. 

Türkiye’de Milli Mücadele ve Resmi İdeoloji

Aşağıda açıklandığı gibi, Milli Mücadele dönemi ve sonrasında “Resmi İdeoloji” konusu işlenmiştir. Meşrutiyet dönemini de içine alan Osmanlıya özgü din ve sonradan milliyetçilikle tutkallanmış egemen sınıf ideolojisi özet halinde bile olsa bu yazımızda ele alınmamıştır. Milli Mücadele dönemi ve sonrasında toplumun tüm alanlarını kuşatan resmi ideoloji, kısa, öz ve satır aralarında ele alınmaya çalışılmıştır. Bu yazımızda konuyu geniş perspektiften inceleme imkânına sahip olamadık. Burada varmak istediğimiz nokta, döneme özgü ideoloji ile ülkenin içinde bulunduğu sosyo-ekonomik ve siyasal çıkmazlar ile olan bağlantıları özet halinde ele almaktır. 

Türkiye, Osmanlının sonlarına doğru günümüze, yani 200 yıldır bir avuç burjuvanın refahı için büyük kitlelerin sefaleti pahasına batı medeniyetine benzemek için uğraştı. İnsanlığın varoluş koşullarını ortadan kaldıran burjuva uygarlığının “ayrıcalıklı” ülkelerine benzemek için çaba sarf etti. Uluslararası kapitalizmin eteğine yapışmış bir avuç hastalıklı burjuva sınıfını yaratmak ve her seferinde “kalkınmakta olan ülke” propagandasını yapmak için… 200 yıldan beri bir türlü kalkınamadık, kalkınamıyoruz. Sömürge tipi bir ülkenin kalkınması da mümkün değildir bu marazi burjuvazi ile… Cumhuriyetle birlikte gelen rejim, İttihatçı rejimiydi. Üretici güçler geliştirilmedi. Mevcut olanlar, 1980 sonrasında büyük ölçüde tahrip edildi. Cumhuriyetin kurulmasıyla iktidara gelen yönetici sınıflar (ağa, eşraf, komprador burjuvazi, şeyhler, askeri ve sivil bürokrasi) koalisyonu emekçi sınıflara hiçbir şey vermedi. Bilakis emekçi sınıflar üzerinde mevcut olan baskı ve sömürüyü daha da derinleştirdi. Dolayısıyla geçerli olan kültürel-ideolojik değerler üretilmediği gibi kitlelerde egemenlik fikri eksik bırakıldı. Dolayısıyla hegemonya eksikliği, yapay şekilde zorlanan “resmi ideoloji”nin dayatılması kaçınılmaz olacaktı. Resmi ideolojinin oluşturulması için önemli bilgi ve gerçeklerin kitlelere ulaştırılması engellendi. Böylece kitlelerin bilincinde boşluklar yaratıldı. İktidardaki sınıf koalisyonu kendi çıkarlarına uygun bilgi ve enformasyon ağlarını oluşturdular. Kürt kimliği inkâr edilerek Milli Mücadele’nin gerçek versiyonu gizlenmiş, emperyalizmle bir uzlaşma olan “Milli Mücadele”, mazlum hakların kurtuluş reçetesi olarak sunuldu. 1920-1930 sürecinde yapılan bürokratik düzenlemeler, abartılarak devrim sayılmış, uygarlığın kaynağının Türkler olduğu ve tüm dillerin de Türkçeden türetildiği iddiası rağbet görmeye başladı. Resmi ideolojinin dayatma işi aydınlara verilerek yalan tarih yaratılmaya çalışıldı. Bu aydınlar, sözde topluma rasyonalist düşünceler yerleştirmek amacıyla yola çıktı, ama ilk yaptıkları iş, kitlelere yalan ve yanlış bilgiler vererek bu yanlış ve yalan bilgilerle yaşamayı bir beceri olarak gördüler. Mustafa Kemal’in Türklere bir vatan bahşettiğini, en büyük antiemperyalist bir lider olduğu türü propagandalar yaptılar. Kitleleri, yarattıkları Kemalist kültünün etrafında toplamaları yetmiyormuş gibi, daha da ileri giderek putlaştırmayı bir marifet saydılar. Oysa aydınların ve entelektüellerin gerçek anlamda resmi ideoloji üretmek gibi bir misyonu olamazdı. Aydınların görevi resmi ideolojinin üreticisi ve yayıcısı değil, tam tersi onu gerçek anlamda eleştirebilmekti. Putlara tapınmayı gericiliktir ve yıkılması gerekir şiarıyla yola çıkanlar, putları yıkmak bir yana, onları üretmeye kalkıştılar. Cumhuriyet aydını aynı zamanda put üreticiliği ve bekçiliği görevine soyundular.

Kasım 1839 tarihinde Sultan Abdülmecid döneminde Hariciye Nazırı Koca Mustafa Reşit Paşa’nın, padişah yazısında hayırlı düzenlemeler olarak tanımlanan Gülhane Hatt-ı Hümayunu okurken bozulan düzeni yeni baştan tesis etme amacını taşıyordu.  “Memleketimizin coğrafi durumuna, mümbit topraklarına ve halkın kabiliyet ve istidadına göre lüzumlu şeylere teşebbüs olunduğu takdirde, beş on yıl içinde Allanın yardımıyla istenilen şeylerin hâsıl olacağıvb… söyleniyordu. Bunun için de bazı yeni kanunların konulması gerekiyordu. Fransız sevdalısı aydınların öncülüğünü yaptığı bu benzeme arzusu ile koca imparatorluğun “muasır medeniyetler” seviyesine ulaşmış, çağ atlamış, kalkınmış bir ülke yaratma imajı yaratılmak isteniyordu. Bunu da Mustafa Reşit Paşa aracılığıyla yaptırıyorlardı. Bugün gelinen merhaleye bakıyoruz da bu benzeme sevdasının ne denli bir hayal kırıklığı yarattığına tanıklık ediyoruz.

Biz, yalnız Avrupa’nın silah ve teknolojisini ithal etmedik, aynı zamanda ideolojisini, felsefesini ve fikirlerini de ithal ettik. Her yönüyle onlara benzemeye çalıştık. Batıdan başlayan düşünce, kurum ve yapılanmayı Tanzimat dönemiyle başladı ve bu kopyalama 1920-1930’lu yıllarda inkâr edildi. Kemalist iktidarla başlayan ve diğer iktidarlarca sürdürülen inkârcılık, günümüze kadar sürdürülmeye çalışıldı. Salt bunlarla da yetinmedi. Aynı zamanda tarihi de inkâr etti. Dolayısıyla Kemalizm, kendi geçmişini topyekûn inkâra kalkıştı. Önceki yazılarımızda bahsettiğimiz Takrir-i Sükûn terör rejimi ile insanlarımızın başlarına giydikleri fes yerine şapka giymeyi zorunlu kıldı. Şapka giymeyi reddettikleri için idam edilen insanlara “gerici” olduklarına ilişkin fetvalar verildi. Farsça ve Arapçanın melezidir diye Osmanlıca yok sayıldı. Arap alfabesi kaldırılarak yerine Latin alfabesi konuldu. Ve bütün bunlara “devrimler” denildi. Bu yapılan yenilikleri devrim saymak için üretim ilişkilerine bakılması gerekir. Üretim araçları üzerindeki mülkiyet hakkı topluma mal edilmedikçe yapılan yenilikler devrim sayılmaz. Reform diyenler de var. Ancak reformlar kılık kıyafetin, şapkanın değişimi ile olacak pratikler değildir. Kötü mü yaptılar; elbette hayır. İyi de yaptılar. Belki ileriki konularda “kapitalist temeli üzerinde yükselen karma ekonomi”yi de işleyebiliriz. Bazı kamusal alanların devlet tarafından işletilmesi de bazı liberallerimiz tarafından devrim sayıldı. Bunlara cevap verme gereğini bile duymuyoruz. Hiçbir sermaye devletinin yaptığı uygulama “devrim” sayılmaz. Tüm bunları yaparken modelimizi emperyalist batı ülkelerinden aldık. Biz her ne kadar batı tapınmacılığını tüm kurum ve kuruluşlarımıza zorunlu kıldıysak da bugün görüyoruz ki Türkiye ne Avrupa Birliğine girdi, ne de batıya benzeyebildi. Tipik bir Ortadoğu ülkesi olmaya mahkûm olan bir ülke konumundan öteye gidemedi.

Türkiye’nin emperyalist ilişkilerinde küresel kapitalist sistem içinde köklü bir değişiklik yaşadığını görmüyoruz. Bu da güdülen resmi ideolojinin yaydığı görüşün tam aksine Cumhuriyet dönemi, sömürgeleşme yolunda ülkenin nasıl ilerlediğini gösteriyordu. Günümüzde Türkiye’nin önündeki en büyük engel de bu suni resmi ideolojinin varlığıdır. Burjuva demokrasinin ihdasında da en büyük engeldir. Bu ideoloji, toplumun düşünme yetisini bile köreltmiştir. Suni olarak yaratılan “Kemalizm” ideolojik ögesi kültü etrafında toplumun tüm kesimleri toplatılmak istendi. Hastalıklı burjuvazinin yarattığı bu yapay ideoloji ile ülkede ırkçılık, milliyetçilik, yabancı düşmanlığı türü formlar yaratıldı. 1930’lardan itibaren Kürt düşmanlığı, farklı din ve inançlara karşı güdülen kin ve yabancılara karşı nefret suçları geliştirildi. Tüm bu olumsuzluklarda en büyük yanılgı da “Milli Mücadele” konusundaki yaklaşımlarda ve Cumhuriyet’in yönetim biçiminde görüyoruz.

Bu tür bir resmi ideoloji oluşturulmasının sebebi de bu sorumluluğu oluşturan kadroların tarihsel olarak geri sosyal sınıflara dayanmış olmasıdır. Bu sınıflar, askeri ve sivil bürokrasi, ayan, eşraf, ağa, şeyh, komprador burjuvazi vb. [11] sınıflardır. Bu ideolojinin gücü, temsil ettiği hâkim sınıfların ideolojisinin uygulama planına yansıması ve emperyalizm çağında bu sınıfların ilerici rol oynamaları da imkânsızdı. Cumhuriyeti kuran kadroların bu niteliği birer veri olduğu için de oluşan ideolojik boşluğun resmi ideoloji ile doldurulması Fikret Başkaya’nın söylemiyle bir “zorunluluk”tu. Böyle bir resmi ideolojiye dayanarak yapılacak çalışmalar da sınırlıydı. Bir kişi kültü yaratılarak etrafında toplanmak, Milli Mücadele sonrasında yeni atanan yönetici sınıfın, mülk sahibi sınıfların taleplerine göre hareket etmek ve tek parti dönemi “inkılapları”nın önemini abartarak pratikte geliştirmeye çalışmak, bir marifetmiş gibi sunuldu. Bu da bağnaz bir düşünce sisteminin yerleşmesine sebep oldu.

Sermaye sınıfını yaratmak için büyük çabalar harcandı. Emekçi toplum kesimleri büyük baskılara maruz bırakıldı. 1920’lerin “komisyoncu sermayesi” şimdilerde uluslararası sermayenin (çok uluslu şirketlerin) ancak “taşeronluğu” konumuna terfi edebilmiş durumdadır. Türk özel sermayesi onca yıl “teşvik”, “destek” ve “vurgun”dan sonra yeni teşvikler, ayrıcalıklar istiyor ve ancak emperyalist sermayenin eteğine yapışarak ayakta kalabiliyor. Bugün de ülkenin geleceği bu “marazi” sermaye sınıfının dinamizmine terkedilmiş durumdadır. [12]

Osmanlı yönetiminin son dönemlerinde bu ülke, Çarlık Rusya’sına karşı emperyalist devletlerin tampon işlevini görerek, emperyalistler arası çıkar çatışmalarından yararlanarak sadaka türü yardımlarla ayakta kalmaya çalıştı. Ülke, emperyalistlerin gerek Ortadoğu’da ve gerekse Asya’nın bazı bölgelerini güvence altına alacak bir nevi temsilci görevini görüyordu. Cumhuriyet Türkiye’si de tıpkı Osmanlının son dönemi gibi kendisini aynı konumda tanımlamıştır. Sovyetler Birliği’ne karşı bir tampon bölge oluşturmuş ve emperallerin Ortadoğu pazarından pay kapışmasından yararlanmaya çalışmıştır. Bugün de aynı işlevi görmeye devam ediyor.

Osmanlı imparatorluğu Birinci Paylaşım Savaşı’nda İttifak Devletleri arasında yer aldı, yani taraftı. Yani dünyayı paylaşmak amacıyla başlatılan savaşa “taraf” olarak katıldı. Gerek Osmanlı dönemde ve gerekse Cumhuriyet döneminde bu ülke tam sömürge olmadı. İmparatorluğun yıkılmasına kadar geçen süre içinde emperyalist devletlerin ekonomik ve diplomatik sömürgesi kalmaya devam etti. Pre-kapitalist yapılar üzerinde ayakta durmaya çalışan imparatorluk sürecini doldurmuştu. Osmanlı imparatorluğunun taraf olduğu İttifak devletleri savaşı kazansaydı, Osmanlı da pay alacaktı. Bu pay önceden belirlenmiş durumdaydı. Savaşın galibi olsaydı bile yarı sömürge konumunu muhafaza edecekti. Bu konuda Troçki şunları yazıyordu: “Dünya emperyalizminin çelişkilerinin bir sonucu olan büyük savaş, farklı gelişme aşamalarında bulunan ülkeleri de girdabına almıştı; ama katılanların hepsine savaşın icaplarına aynı ölçüde katlanma zorunluluğunu dayatarak…” [13] Haliyle kapitalizm zinciri en zayıf halkasından kopmaya mahkûmdur. Dolayısıyla Osmanlı imparatorluğu Birinci Emperyalist Paylaşım Savaşı’nda fiilen çöktü. Paylaşım Savaşı sonrasında ittifak devletlerinin tamamı işgal edildi. Ve hiçbirinde kurtuluş savaşı yaşanmadı. Dolayısıyla Türkiye’de de Yunanlılara karşı verilen savaş kurtuluş savaşı olarak sayıldı. İngilizler önce Yunanlıları destekledi, sonra bu destekten de vaz geçtiler. Sonrasında Yunanlıların Anadolu’da barınmaları imkânsız hale geldi. Yunanlıları bu ülkeden kovduk. Hiçbir İngiliz, Fransız ve İtalyan devletinin Anadolu’ya yerleşmek gibi bir niyeti de yoktu. İngilizlerin amacı doğuda yer alan sömürgelerini güvence altına almaktı. Çünkü Sovyet devriminin yarattığı anti sömürgeci ve antiemperyalist hareketler dünya ülkelerinin güçlenmesine neden oluyordu. İsmet İnönü’nün Cumhuriyet’in 50. yılı nedeniyle verdiği demeç bunu doğrular nitelikteydi: “(…..) İstiklal mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur…,” diyordu.  Bazı Fransız subayların Kuvayı Milliye saflarında savaştığı rivayet edilir. İtalyanlar da kendi silah depolarını Kuvayı Milliye’ye açmışlardı. Biz yedi dövele karşı savaşmadık. Bu tür söylemler sadece efsanelerde yerini bulabilir. Ruslar Doğu Anadolu’nun bazı bölgelerini işgal ettiler. Ancak Ekim 1917 devrimi ile savaştan çekildiler. Emperyalist devletlerin esas amacı, Türkiye’yi olası bir sosyalist rejime karşı koruyarak, kendi güvencelerini sağlamaktı. Dolayısıyla verilen savaş da “Kurtuluş Savaşı” değildi. Kurtuluş savaşı siyasi ve kültürel kimliği yok sayılmış, inkâr edilmiş doğrudan sömürge halkı başkaldırdığında ulusal kurtuluş mücadelesi sayılır. Bu da ancak sınıfsal mücadele ile taçlandırılırsa anlam kazanır.

1914-1945 aralığında emperyalist sistemin içinde bulunduğu yapısal kriz, emperyallerle olan ilişkilerin gevşemesi ile sanki bir kopuş algısını yaratmıştı. Emperyalizmin bu krizi, Cumhuriyet bürokrasisine ideolojik hile imkânını vermişti. Cumhuriyet’in kuruluşu ile birlikte elit bir kadro ortaya çıkmıştır. Bu elit kadro önlerini bile göremeyecek durumdaydı. Kaldı ki uzağı nasıl görsünler? Kendi önünü göremeyen bu elit kadro kime ve nasıl bir yol haritası çizebilirdir ki! Tek bildikleri bir şey vardı; o da emperyalizmle ortak olup, artıklardan pay almaktı. Cumhuriyet bürokrasisi, imparatorluktan devralınan bürokrasiydi. Ulusal hareketin ideolojik ve politik liderliğini de 1908 hareketinin yönetici kadroları üstlenmişti. Milli mücadele sonrasında yukarıda belirttiğimiz gibi üretim ilişkilerine dokunulmadı. 17 Şubat – 4 Mart 1923 tarihleri arasında yapılan İzmir İktisat Kongresi kararlarıyla “komprador burjuvazi” işlevi de Rum ve Ermenilerden alınarak “Müslüman tüccara” devredildi. Bunun dışında herhangi bir yapısal değişiklik söz konusu olmadı. İzmir kongresi “yerli ve milli ekonomi” yaratma iradesi olarak tecelli etti. Gayrimüslim tüccarların yerini Sabancılar, Koçlar ve Çukurova gibi yerli, milli ve Müslüman tüccarlar aldı.


[1] Terry Eagleton, İdeoloji, Çeviri: Muttalip Özcan (Ayrıntı Yayınları, Haziran 1996, sf. 17)

[2] Temel Öztürk Zamanın İzleri: İlkeler, İdeolojiler ve İsyanlar (Karadeniz Teknik Üniv. Yay. 2017, sf.9)

[3] Andrew Heywood, Siyasi İdeolojiler: Bir Giriş, sf. 8

[4] Yücel Bulut, İdeolojinin Tarihçesi (Sosyoloji Dergisi, 3. Dizi, 23. Sayı, 2011, 198-206, sf. 189)

[5] Şeyhmus Demir, Mutlu Sesli, İdeolojinin Sonu Tartışmaları Üzerine Bir Analiz (Dicle Üniv. İkt. İdari Bilimler Fak. Dergisi, sayı 19, sf. 163, 19.03.2020)

[6] https://bilgiocakta.com/uploads/ekitaplar/6.pdf

[7] https://aktasyozgat.blogspot.com/2010/07/ideoloji-nedir-Marks-ve-althussere-gore.html

[8] Karl Marx, Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı, Çev.: Sevim Belli, Sol Yay., Ankara 1993, s. 23-24

[9] Karl Marx – Friedrich Engels, Alman İdeolojisi (Feuerbach) (Alter Yayıncılık, 2011, s. 84)

[10] Esra Dicle Başbuğ, Resmi İdeoloji Sahnede (PDF dosyası, sf. 30)

[11] Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, Resmi ideolojinin eleştirisine giriş, sf. 2

[12] age.

[13] György Konrad, 1. Szelenyi, La Marchn \u pouvoir des Inteilectuek, Le cas des pays de L’Est, amc Ediıi-onsdu Seuil,                                                 Paris, 1979; (Aktaran Fikret Başkaya, age).

Mazhar ÖZSARUHAN
Latest posts by Mazhar ÖZSARUHAN (see all)