Emily Bronte ve Uğultulu Tepeler Üzerine

Uğultulu Tepeler, Emily Bronte’nin, yirmi dokuz yaşında yayımlanan ilk ve tek romanıdır. Bir yıl sonra tüberkülozdan hayatını kaybetmiş olan Emily, on dokuzuncu yüzyılda, İngiltere’nin Howarth köyünde, bir papaz evinde yaşamıştır. 

Babası İrlanda asıllı bir papazdır. Altı kardeşin beşincisi olan Emily Bronte, en büyük iki ablasını ve annesini erken yaşlarda kaybetmiştir. Brüksel’deki kısa eğitimi dışında yaşadığı ıssız köyün dışına pek çıkmamış olsa da yazdığı bu mucizevi kitapla dünya edebiyatının en büyük yazarları arasında yerini almıştır. Edebiyat dünyasına ‘Bronte Kardeşler’ olarak adlarını yazdıran üç kız kardeş Charlotte, Emily ve Ann kasvetli bir evde medeniyetten uzak bir yaşam sürmelerine rağmen, düş güçleri onlara yepyeni dünyalara yolculuk olanağı vermiştir. Erkek kardeşleri Bramwell da resim konusunda oldukça yetenekli olup alkol ve uyuşturucu bağımlılığı nedeniyle bu yeteneğini gün ışığına çıkaramamıştır. Özetle Emily’nin hayatı ve kişiliğiyle ilgili bilinenler bunlardır.

Asıl etkileyici ve şaşırtıcı olan, onun böylesi bir yaşamda insan doğasının en ilkel, en karanlık ve en derin yanlarını açığa serecek kadar ustaca kurgulanmış bir romanı yazmış olmasıdır. Victoria döneminde, kadınların evlenmeden tek başlarına var olamayacakları bir ortamda Emily Bronte, Ellis Bell takma adıyla, bu kitabı yazmaya cesaret ederek cinsiyet ayrımına başkaldırmış, kural tanımayan açık görüşlü yazım tekniğiyle ardından gelecek yazarlara çığır açmıştır. 

Bilindik yazım tekniklerinde yazar ya birinci şahsın ya da üçüncü şahsın gözüyle anlatım yapar ki, bu anlatımlarda okuyucu olayları, romandaki diğer karakterleri bu kişinin anlatımından anlamak ve çıkarımlar yapmak zorunda kalır. Oysa Emily Bronte, Uğultulu Tepeler’de üç farklı anlatıcı kullanmıştır. Adeta bir sihirbaz gibi, kutu içinden kutu çıkartarak okuyucuyu şaşkına çevirir.

Roman, sanki Jane Austen kitaplarından çıkıp gelmiş bir karakter olan, insanlardan kaçma ve ıssız bir yere yerleşme hevesindeki, alıngan, zayıf, her şeyi yanlış anlayan sözde eğitimli, kiracı Lockwood’un anlatımıyla başlar. Hemen ardından, çocukluğundan beri hem Uğultulu Tepeler’de, hem de Trushcross Grange’de yaşamış olan kahya kadın Nelly Dean’in anlatımıyla devam eder. Araya Isabella’nın  mektubunda anlatılan olaylar girer ki, burada artık anlatıcı İsabella’dır. Daha sonra tekrar Lockwood anlatır ama Nelly Dean’in sözleriyle.

Emily Bronte anlatım biçiminde analepsisler kullanmıştır. Nelly, yani anlatıcı, önceden olmuş olayları anlatarak açıklayıcı bir rol oynar. Bu anlatım tekniğiyle romandaki her karakter yaşadıklarını ve duygularını kendi ağzından anlatmıştır, bu da okuyucuya, her birinin duygusunu, olaylara bakışını ayrı ayrı anlaması için muhteşem bir olanak sağlamıştır. Bazı kaynaklara göre, Uğultulu Tepeler’in dünya edebiyatındaki yeri, bu alabildiğine karmaşık olay örgüsünün, akıl almaz bir biçimde kurgulanmış olmasındaki başarısındandır.

Çağın okurları için bu kitap çok çarpıcı ve neft-ret uyandırıcı olmuştur; insanlık dışı kin, nefret, şiddet ve zulüm o dönemin okurları için yeni karşılaşılan unsurlar olduğundan çok tepki almıştır; ama içinde barındırdığı yüce aşk aynı derecede baştan çıkartıcı ve şaşkınlık verici bulunmuştur.  Emily Bronte bu kitabında, insan doğasındaki zıtlıkları kimseyi taklit etmeksizin, yol açıcı nitelikte kullanmıştır. Bu, onun özgür fikirli, kendine has kişiliğini de göstermektedir.

Uğultulu Tepeler, romantik dönem romanlarından biridir. Romanda, varoluşun ve deneyimin aşırı uçlarını keşfetmek adına hayal gücü sonuna kadar serbest bırakılmıştır. Doğa sevgisi yalnızca huzur verici ve hoş yönleriyle değil, aynı zamanda vahşi, fırtınalı ruh haliyle de ortaya konmuştur. Doğa canlı, canlandırıcı bir güçtür ve uygarlığın getirdiği kısıtlamalardan kaçmak için gereklidir. Catherene ve Heathcliff’in tutkuları ve birbirlerine olan saplantılı sevgileri varlıklarının merkezidir ve ölümün ötesine geçmiştir. Doğaüstü ve doğaüstü olma ihtimali tekrar tekrar ortaya konmuştur.

1884 İngiltere’sindeki ekonomik bunalım nedeniyle, Liverpool gibi sanayi bölgelerindeki yüksek tabaka ve orta sınıfın, işçi ayaklanmasından şiddetle korkması, romanın başkahramanı olan Heathcliff’e duyulan tedirginliği açıklıyor olabilir. Başta güçsüz ve ezilen Heathcliff’e üzülerek bakan yüksek ve orta tabaka okuyucu, daha sonra güç kazanarak acımasızlaşan Heathcliff’ten, yani alt sınıfın politik, sosyal, kültürel ve ekonomik anlamda güçlenmesinden büyük bir korku duyar.

Romanda karşıtlıklar ve benzerlikler ön plana çıkar. Bu da Emily Bronte’nin kurgudaki dehasını gösterir. Her şey birbirinin içindedir, ama aynı zamanda çok farklıdır da. Uğultulu Tepeler ve Trushcoss Grange iki apayrı evdir. Uğultulu Tepeler, gerek bulunduğu yer itibariyle, yani yabanıllık ortasında fırtınalara açık yerleşkesiyle ve gerekse mimarisiyle, içinde yaşayanların ruh durumunu olduğu gibi gözler önüne serer. Bunun tersine, Trushcross Grange, toplumsal, ekonomik değerlerin insana sunduğu konforu işaret eder.

Kitap aslında iki bölümdür; iki kuşak iki ayrı bölümde anlatılır. İlk bölüm Catherene Linton’ın ölümüne kadar olan bölümdür. Küçük Cathy’nin doğmasıyla da ikinci bölüm başlar. 

Kısacası, 1818’de doğup, 1848’de ölen Emily Bronte, kısacık ömründe yazdığı bu ölümsüz eseriyle okuruna, insan ruhunu en ince ayrıntısına kadar tanıdığını kanıtlayarak, sınır tanımayan düş gücünü sunmuş ve ardında koskoca bir evren bırakmıştır.

Yazar : Emily Bronte
Çevirmen : Müge Buluç 

Format Kitap
Barkod 9786059018371
Yayın Tarihi 2017-05-16
Yayın Dili Türkçe
Baskı Sayısı 1.Baskı
Sayfa Sayısı 464
Kapak Karton
Kağıt 2.Hamur
Boyut 125 X 210

Müge BULUÇ