Bir Retorik Olarak Demokrasi!


-geride kalan birkaç haftanın ardından.

Bu sayfalarda daha önce de yazdığımı anımsıyorum; beş on dakika televizyon seyretmek, ister yandaş isterse ‘muhalif’ olsun fark etmez, günlük yazanlara sayısız fikir verir ve onları yazacak konu bulma sıkıntısından kurtarır! Geçtiğimiz haftalar bu bağlamda onlar için oldukça verimli geçmiş olmalı.

“Konunun uzmanlarının” Rusya-Ukrayna Savaşını tartıştıkları bir prıgram bu verimliliğe örnek olarak verilebilir. Örneği irdelemeye geçmeden şu “uzmanlık” hali için bir iki satır da olsa ayrıca not düşmek gerekiyor. Ülkemizde bir kişinin “konunun uzmanı” sayılabilmesi için o konuda üç makale, bir kitap okumasının yeterli olduğu düşünülür; hele ki az buçuk yabancı dil biliyor ve o dilde yazılmış bir yazıdan arakladıklarını kendi bilgi, görüş ve önerisi olarak sunabiliyorsa değmeyin keyfine gitsin. Saatlerce konuşabilir! (Diğer taraftan; 1) Ülke aydınının fikir alanında ithal ikameci ve distribütör eğilimli olduğu da her daim anımsanmalıdır. 2) Çok az okuyan –okumamaya meyilli- bir güruh olunduğuda kabul edilmeli…) İşte o “konunun uzmanıdır” ancak burada “konu” meselesi de ayrıca deşilmeli. Bir de her konunun uzmanı vardır bu ülkede; mesleği eğitim alanı ne olursa olsun her konuda konuşma hakları kendilerine kendileri ve televizyon kanalları tarafından bahşedilmiştir; ister yandaş isterse muhalif olsun fark etmez. Muhalif kanallarda, kendilerini “muhalif” olarak tanımlayan televizyon kanallarında gördüklerim daha fazla sinirimi bozuyor o kadar! (Sanırım üniversitelerimizde herbokoloji dalında uzmanlık veren bilimdalları, kürsüleri var… bilmediğimiz! Örneğin bir gazeteci aşı ya da Myammar konusunda, ya da bir hukuçu pandemi ya da çevre soruynları konusunda vs. vs. vs. kendilerine bahşedilmiş uzmanlıklarıyla atıp tutabiliyorlar.)

İşte böyle bir an; uzmanlar savaşı tartışıyor.  Haritada Transdinyester’in yerini bilmeyenler “Putin’in savaş taktikleri” ve bu onun  taktiklerinin nereye evrileceğini tartışıyor. Sorun şu ki Putin’in bundan haberi yok! Tartışma uzadıkça “uzmanların” bir dünya haritasında Rusya’nın yerini gösterbileceğinden kuşku duymaya başlıyorum ki, bu sırada iş “Rus Otokrasisi ile Ukrayna Demokrasisini karşılaştırmaya geliyor. Ukrayna’da olanı “demokrasi” olarak adlandırmakta sakınca görmemelerini doğal karşılayabiliyorum. Tartışmacıların çapları ortada ama bu çapsızlık hali bazı soruları sormama da engel değil.

Bu ülkenin aydını, okumuşu ya da “uzmanı” neden çoklukla kendini ikini biri arasında tercihe bağımlı hisseder? Putin mi Zelenskiy mi? Demokrasi ve barış gibi iki sahtekar kavramın arkasına gizlenip örnek olsun Zeleskiy’in batı emperyalizminin en düşkününden bir maşası bir neonazi olduğunu dile getirmekten korkar. Kibar olalım diğerini söylemeyelin; neden kolera ile veba arasında kalalım. Yanıtları oldukça somut ancak bir o kadar da anlamsız ve geçersizdir “ama çocuklar ölüyor orada.” (Ama kendi tanımladıkları şekliyle bile barış kavramını “başka” coğrafyalarda “kimi” köyler bombalanırken akıllarına bile getirmezler, daha önemlisi akıllarına getirmek istemezler!) Sanırsın ki Stoltenberg bir metin yazmış önlerine koymuş, “uzmanlarımız da” resitallerinde “bir metin üzerinden varyasyonları” icra ile meşguller. Dombas’ta olup biteleri demokrasinin gereği sayıp –aslında bihaberdirler ve Dombas’ın yerini de yeni yeni öğrenmişlerdir- her gün Kiev’de ölen çocukların sayısını acılar içinde dile getirenlerin ABD’nin Irak “demokrasi operasyonunda” kimilerine göre ölen en az üç milyonun kaçının çocuk olduğunudile getirmekten çekinirler. Hele ki “solcularımızın” Esad’la İŞID arasında kalıpta Esad yanlılığını seçmelerine ne demeli?

*

[Demokrasi’ye sonra geleceğim; kısaca bir “barış” denen şeye bakışımı özetleyeyim: “onların” tanımıyla insanlık tarihinde olmamış ve vuku bulması olanaksız bir halin adıdır “barış”. Bu haliyle soyut bir kavram bile değildir ve hatta daha da öteye gidersek insanal bir durum ve hal değildir. Sağıyla ve soluyla yol alırsak eğer; onların betimlemeye çalıştığı şekilde “barış” sömürünün “farklı” silahlarla sürdürüldüğü, sürdürülebildiği –ancak sürdürülebilir olmayan-, savaş dönemine göre çok daha az insanın öldüğü –ya da öyle sanıldığı- ancak sömürünün çok çok çok daha büyük bir yoğunlukta ve yeğinlikte yaşandığı sürecin adıdır. İnsanların bu şartlarda nasıl öldüğünün ya da nasıl yaşadığının sorgulanmadığı sürecin adıdır. Barış bir iç savaş türüdür; bu haliyle savaşın sürdürülebilir halidir de…]

*

Tartışma konusu savaş olmayan başka bir “kanal”izasyondaki “uzmanlara” geçiyorum; oradaki mesele sanki biraz daha sofistike. “Demokrasinin zaferinden” söz ediliyor; Macron’un kazanması ile “demokrasi zaferi” kavramları yanyana onların dilinde; sibiyotik bir ilişki! Üstelik kendi ürettikleri tanımla demokrasi kavramının varoluşunu tanımlıyorlar, ne kadar acı. Buna göre Le Pen’in kazanması demokrasinin yenilgisi anlamına geliyor. Gerçekten Macron ile Le Pen arasında sömürülenler ve sömürgenler açısından bir fark olduğunu düşünüyor musunuz? (Aynı soru Biden ile Trump içinde sorulabilir ve şöyle devam edilebilir: “Ukrayna savaşını hangisi çıkardı?”) Hangisi daha “ırkçı” ya da hangisi daha az sömürüye hizmet edecek? Asıl soru hangisi gerçek hangisi sahte olan?  Sorular çoğaltılabilir, örneğin hangisi daha savaşçı? Unutmayalım ya da birkez daha anımsayalım: Trump/Biden ABD’de, Macron Fransa’da, Boris ise İngiltere’de demokrasinin birer ürünü/sonucu olarak iktidara geldiler. Demokrasi sadece bir seçime indirgendiğinde –artık küresel bir yaklaşım neredeyse tamamıyla budur- nitelik açısından yukarıda saydığım isimlerle Putin’in – ya da Zelenskiy- seçilmesi arasında herhangi bir fark olmadığını da söyleyebiliriz. Aksini iddia çabaları ikna edici değildir. Ve tüm çabaların aksine eğer “batı demokrasisi” üzerine çalışılacaksa, oradan yol alınacaksa eğer onun gerçekte ne olduğunun iyi anlaşımasını o olumsuzlanan kişilerin iktidara gelmesi sağlayabilir; sahteleriyle oyalanmak tanımlanan demokrasinin sürdürülebilirliğini sağlayan zavallıca bir eğilimden başka bir şey değildir. Sonucu hayal kırıklığıdır. Kendi adıma bu nedenle Le Pen’i Macron’a, Trump’ı Biden’a tercih ederim. Diğer taraftan hep göz ardı edilen şey, söz ettiğimiz ülkelerde “barış” meselesinin ne durumda olduğudur.

Okuduklarımız, gördüklerimiz bugün Almanya’da ırkçılığın 1930’lardan hiç de farklı bir düzeyde olmadığını söylüyor. Anlaşıldığı kadarıyla o çoğumuzun hayran olduğu gençlerimizin “kaçmak” için hedef bellediği Alman demokrasisi iç barışını korumak için epeyce çaba sarf ediyor –mu acaba-. Neonazilerin devlet örgütlenmesi içindeki konumları hakkında bolca rivayet var, zaman zaman sızıveren ve marjinal olduğu iddia edilen. Ya Merkel; kimilerine göre demokrasi kahramanı… Dinsel “kimi” sorunlar olmasa birkaç on yıl sonra azize ilan edilebilirdi. Ve ardılı sosyal demokrat şansölye! Dinci faşizmin küresel hamiliği belli ki AB/ABD emperyalizminin görev paylaşımında Almanya’ya verilen görevdi ve başarıyla yerine getirildi. Böylece iç barışın sürdürülebilmesi / sömürünün içerisi adına genişletilmesi adına barış ve demokrasi kavramlarını kendi tanımlarına göre bile eğilip bükmeden geri durmadılar.

*

[Demokrasi ve barış sahtekarlığın daniskasıdır; sahteliğinin ölçüsü dile getirilme sıklığı ile doğru orantılı artar.]

*

Avrupa Konseyi AB emperyalizminin edinimlerini meşrulaştırma araçlarından birisidir, yetkin ve ilkeli bir yapı değildir. Kurumsallaşma gibi bir niyeti olamaz.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi AB emperyalizminin vicdani meşruiyetine aracılık eder, onun haklılığını kanıtlamaya çalışır. Bu “mahkeme” demokrasinin birkaç bin avro ile restore edilebileceğini savunmaktan öte hiçbir şey yapmaz. Üstelik “bekleyebilir” bir demokrasiye verilen onayın adıdır AİHM. Orada en basitinden karar alınması bile dört beş seneyi bulabilmektedir. Bu kuşkusuz tali bir sorun! Bizde ise neredeyse her gün AİHM bir demokrasi mabedi olarak anılmakta; güveneceğimiz sırtımızı dayayacağımız bir makam!

Gezi davasının beklendiği gibi sonuçlanmasının ardından –derin teorik açılımlar yapıp hala Türkiye’deki rejimin adını telaffuz ederken zorlananlar en başta olmak üzere- bu mahkemeden medet umanlar basını işgal etti; “ama” demeyi ihmal etmeyin önlem almalarına rağmen beklentileri kanımca son derece açıktı. AİHM 5-6 sene içinde demokrasiye yaraşır bir karar –va mağdurlara avro- verecektir mutlaka!  O halde “yaşasın demokrasi” mi!

*

[Bir soru: sakın Putin açtığı savaş ile batı demokrasisini ve onun acizliğini / pragmatizmini de deşifre ediyor olmasın?]

*

Batı demokrasisini ve hatta kullanılageldiği biçimde demokrasiyi fetişe edenlerin, batı demokrasisini strateji ve taktiklerini belirleyen unsurlardan biri olarak görenlerin, bu yola başvuranların sürekli bir ters köşe halinde olduklarını görmekteyiz. Devam etmeden…

*

Öngörüsüzlükte zafiyet halinin bile sınırları olmalı değil mi? İşte bunu aşan bir durum şu “ters köşe” hali… Bir soru daha: diyelim ki önümüzdeki seçimler kendi standartları içinde demokratik bir seçim olsun, diyelim ki anketler yanıldı ve “kaybedildi” seçim; onun sonuçlarına katlanmaya hazır mıyız? İşte o zaman da bir ters köşe halinde kalınacağına kalıbımı basarım! O sonuçları “demokrasi” olarak mı tanımlayacağız… Kendi tanımlarına bile ihanet içindeler; neredeyse her geçen an ricat eyleyip kendi ürettikleri demokrası kavramını bile –gerçi ‘o zamanlar’ bile iyi bir şey (!) değildi- daha yozlaştırmaktan çekinmiyorlar. Dışarıdan örnek mi; Avrupa’nın her cins ve renkten boy boy sol’unun şu acz içindeki haline, ‘yeşiller’ denen ucubeliğin yaptığı savaş çığırtkanlıklarına bakın…

Gide gide vardıkları nokta onyıllardır demokrasiyi seçime indirgemek oldu… Biraz da içeriye bakalım şükür mentalitesi ile dilenci kültürüne hapsedilmiş ve bu mahkumiyetin farkına varmaktan doğal olarak aciz bir kitle, başlıca “siyasi katılımı” yarım kilo nohut karşılığı satın alınabilir “seçim” olan –punduna getirip yakaladıklarında solcu gençleri dövmeleri ya da muhbirlik bir siyasi katılım biçimi olarak görülebilir!-, yüzde seksen beşinin kültürel-siyasi genetik kodlanmışlığı net bir şekilde dinci ve ırkçı faşizm olarak tanımlanabilecek olan bir topluluk ile –toplum değil!- karşımızda. Aradığınız tapındığınız “demokrasi” işte orada bir yerde. Kaybedilecek olmaya yazgılı,  tıpkı kazanılacağında olduğu gibi, ama “demokrasi”. Bu bağlamda kaybetme halinin kazanma durumundan daha “hayırlı” olabileceğini düşünüyorum.

Ve ters köşe olmaktan yılmayacaklarını biliyoruz; daha da kötüsü sürekli ters köşede durmaktaki ısrarları, inatları; işte bu inatçılığın bir diğer adlarıdır: demokrasi ve barış.

*

[Handke’den: “Gülünç bir manzaradır, kaleciyi, top falan olmadan, ama topu beklerken koşuşur görmek… Atışı yapan koşmaya başlayınca, daha top havalanmadan hemen önce, kaleci ona duruşuyla, atlayacağı yönü ister istemez belli eder, öteki de rahatça topu öbür yöne vurabilir… Kaleci için, kilitli bir kapıyı saman çöpüyle açmak gibi bir şeydir bu.”]

*

Bir soru: Gezi davası öyle değil de “bizimkilerin” istediği gibi sonuçlansaydı “demokrasi” kazanmış ya da önemli bir kazanım elde edilmiş mi olacaktı? Ya içeride adını dahi bilmediğimiz ya da çoktan unuttuğumuz unutmak istediğimiz kaç “düşünce suçlusu / gazeteci” olduğunu biliyor muyuz? Bir-iki meşhur araştırmacı-yazar/gazetecinin salıverilmesi ile ülkedeki demokrasi sorunu çözülmüş mü olacak? İçeridekilerin bir şekilde görmezden gelinmesi otoritenin diline biat, rejimin demokrasisinin meşrulaştırılması değil midir?

Yukarıdaki soruya verilece yanıt neden hep ters köşe sorusunun yanıtlarından yalnızca birisini oluşturabilir, kuşkusuz tüm yanıtların bilgisine sahip olduğumuzu iddia edecek kadar narsist değiliz; narsistlik hali demokrasi kuramları üzerine ciltler ciltler dolusu yazı yazmakta pek mahir akademisyenlere özgü bir hastalıktır ve hiçde demokrasileriyle uyuşmayacak bir biçimde yaygındır. Bir pandemi!

Demokrasi tanımı ile ilgili sorunlar sakın bu ters köşe halinin, sürekli ters köşe halinin nedenlerinden birisi olmasın? Örneğimiz, diğer taraftan demokrasi havariliğine soyunanların öncelikle iç hesaplaşmalarını yapmaları gerektiğini öğretmiyor mu bize. Ama bundan çok daha önemlisi var, insanın kendisiyle yüzleşmesi, yüzleşebilmesi, maskelere sığınmaması ve gerektiğinde sığındığı maskelerle dahi yüzleşebilmesi. Yüzyıllar boyu küçük burjuvaya yöneltilen, üstelikte sosyalistler tarafından yöneltilen bu türden suçlamaların hesabının “sosyalistler” tarafından verilmesinin zamanı gelmiştir belki de; çünkü bu türden tüm suçlamaların ardında, bu yakıştırma rol maskesinin ardında kendi bireysellikleriyle, egolarıyla, egolarının azmış istekleriyle baş edemeyen sosyalistler var. Bir “sosyalistte” bin maske. Ortaçağ din adamları gibi onlar, kitaba uymak yerine kitabı kendine uyduruyorlar, tersinden bir dogma üretimini yerine getirerek varlıklarının sürekliliğini sağlıyorlar.

Bir tekrar, farklı sözcüklerle: başındaki sıfat, ön ek ne olursa olsun –ister burjuva, isterse sosyalist ya da bir başkası- demokrasi kötü bir şeydir. Sonu totalitarizme açılmayan hiçbir demokrasi örneği yoktur. En azından insanlık tarihinin kapkara “demokrasi” macerası unutulana dek bu kelimeye yeniden dönmemekte yarar var. Distopya oluşturulurken bu gerçekliği daima göz önünde bulundurup herhangi bir yanılsamaya yol açmamalıyız.

*

[Handke’den: “Kaleci ötekinin hangi köşeye atacağını düşünüyor… Vuruşu yapanı tanıyorsa, genelde hangi köşeyi seçtiğini bilir. Ama şu da mümkün: penaltıyı atan kalecinin bunu düşüneceğini hesaba katar. O zaman kaleci de, bugün tutup öbür köşeye geleceğini düşünür. Ama ya penaltıcı hâlâ kalecinin ne düşündüğünü izliyorsa ve topu her zamanki köşeye atacak olursa? Bu hep böyle sürer, gider.”]

*

“Demokrasi” tanımlamalarında, örneklemelerimde demokrasiyi salt bir politik biçime indirgeyerek ele alıyorum Zaten aksini iddia edenlerinde aksi iddialarını nedense bir türlü örnekleyemediğini üzülerek izliyorum. Üzülüyorum; çünkü dünyadan büyük egolarının zavallı toslayışlarına şahit oluyorum. Tekrarla, demokrasiyi politik biçim olarak ele alıyorum. Evet, ancak o her daim söylendiği üzere somut zenginlik soyut genelleme yapma hakkını bana da veriyor, yalnızca Marksistler bu haktan yararlanmamalı! Demokrasiyi soyut bir biçim olarak ele alacaksak bir tanım gerekli, yeni bir tanım. Bu tanımın üstelik şimdiye kadar yapılmadığı şekliyle, dile getirilmemiş bir biçimde yapılması gerekiyor. Yeni bir “tanıma” gereksinim şiddetle kendini dayatıyor. Bu tanım olasılıkla başka bir “ad” altında vücut bulacak, sorun zamanın yitirilmekte olması…  öncelikle “eşitler arasında biricinin” potansiyel olarak var olmadığı bir tanım zorunlu. Diğer taraftan bu türden bir zorunluluk “tanımlama” işinin doğasıyla çelişiyor. Tanım yine çelişir bir şekilde birliği/tekliği ve yokluğu/farksızlığı içermeli. Güncelden örneklersek ne azınlığı ne de çoğunluğu tanım alanına almamalı, onun bu soyut politik biçim hali tanımlanmasının, eylemden-politikadan sonra yapılmasını şart kılıyor. Yeni demokrasi tanımın yokluğuyla koşut olan meşruiyetinin yegâne irdeleyeni böylece politika oluyor. Yeni politika bir eşsizler/benzemezler toplamını reelleştirmeli, ancak ve ancak bu toplam eşsizliği/benzemezliği ortadan kaldırır. Eşitlik ancak her bir unsurun –her bir bireyin- eşsizliğinin/benzemezliğinin, eşsizlikte benzemezliğinin tanınmasıyla olanaklı olabilir. Kapitalizm ve farklı “pratikleri” ile sosyalizm bence bu “eşsizliği” tanımlamakta, yeni bir tanımı kabullenmekte zorlandıkları için onların demokrasileri totalitarizmi meşru kılan hukuk bürosu işlevi gördü.

Tıpkı demokrasi de olduğu gibi; dmokrasi ile birlikte , onları içerdiği şekliyle “özgürlük” ve “özgürlükçü mücadele” kavramlarını gözden geçirmeye acil gereksinimleri var. Bireyin öznel özgürlüğü dışındaki tüm özgürlükleri tanıyanların bu eylemsizliğinin ideolojik bir gedik oluşturduğu görülüyor. Aksine benim ise tek kabulüm bireyin özne/öznel özgürlüğüdür; toplumu gerçek anlamda oluşturan öğenin bu kabullerin toplamı olduğunu düşünürüm; “geleneğin”. Din özgürlüğü, halkların özgürlüğü vs. vs ön takı almış tüm özgürlük tanımlamalarının tümüyle ön reddinden yanayım. Bunlar tamamlanmamış, tamamlanma olasılığı da kalmamış her türden devrimin insanlığın önüne attıkları yemlerdir.

Eşitliğe gelince; eşitlik çok çok uzun zamandır dile getirilmeyen, gerçek anlamıyla unutulmuş, indirgenmiş ve neredeyse antik bir kavram haline gelmiş durumda, en ilkel demokrasi tanımının içeriğinde bile kendisine yer bulamamakta…

*

[Handke’den gelecek seçimin –ya da demokrasinin- sonucuna dair bir öngörü: “Kaleci topun yuvarlanıp çizgiyi geçişine baktı…”]

*

Var olan her rejimin sistemin iyice deşifre olup çözülmesi, yozlaşıp, çökmesi ancak demokrasilerinin bitişi, yok oluşu, kendi kendini kaçınılmaz olarak imhası ile olanaklıdır. Bu ‘distopya’ bir ütopya olarak belki bir umudun yeşermesininde aracı olabilir. Süreç çok ama çok acı yaşanacak olsa bile.