Bir Kuru Fasulye Tarifi


Dünyanın gidişatını değiştirme potansiyeli taşıdığını hissettiğim, belki de öyle olmasını arzu ettiğim mültecilik üzerine giriş babında iki yazı yazdım kendimce. Mevzuya Bertolt Brecht’in mülteciliğiyle başlayıp, “Dünyanın Bütün Mültecileri Birleşin” çağrısıyla bitirmeyi düşünüyordum. Ama bu çağrıyı yapmadan önce Sokrates hazretlerinin mülteci olmayı neden reddettiğinden emin olmak istedim ve Sokrates’in Atina’yı terk etmemesinin, onunla Atina arasındaki sosyal anlaşmadan değil, ilerlemiş yaşından kaynaklandığı sonucuna vardım. Mülteci olmayı reddetmesini bilgeliğine ve erdemine değil, ilerlemiş yaşına bağladığım için de hazretin hayranlarından epey azar işittim.

Bu yüzden lezzetli bir etsiz kuru fasulye tarifi ile mevzuyu biraz soğutmak niyetindeyim. Kuru fasulye yerine saray tariflerinden leblebi unu helvasını da düşündüm lakin yazarın biri üşenmeyip, leblebi ununun yanında sahlep, frenk üzümü, ahududu, yaban mersini, manda sütü, şeker falan gerektiren bu tarifin maliyetini hesaplamış ki, o maliyetle pişen şeyden tatlı olmaz, cebimizi ve midemizi yakan bir acı olur. Dolayısıyla temini, maliyeti ve neticesi can yakmayan kuru fasulyeyi tercih ediyoruz.

Önce fasulyelerimizi sıkı bir ayıklamaya tabi tutuyoruz. İçinde aykırısı, uyumsuzu, boyu, posu, cinsi farklı olan varsa ayırıyoruz. Birlik ve beraberlik için bu şart. Kalanların aynı boydan ve aynı soydan olduğundan emin olduktan sonra güzelce yıkayıp suda bekletiyoruz ki bir nevi temel ideolojik formasyon sürecidir bu; fasulyeler suyu içselleştirmeli, tek tek her birinin bütün varlığına, ruhuna işlemeli.

Fasulyemizin formatlanmasını beklerken muhabbet geliştirmenin bir sakıncası yoktur sanırım; Muhabbet derken öyle ciddi mevzular değil tabi. Heisenberg, atom altı alemle ilgilenen bir kuantumcu. O alemde tecrübe ettiği şeyler, ziyadesiyle kafa karıştırıcı ve şaşırtıcı olmalı ki, “ne zaman anlamayı umarak, bildiklerimizden bilmediklerimize yelken açsak, ‘anlamak’ kavramının da yeni bir anlamını öğrenmemiz gerekiyor” der. Mübarek sanki atom altı alemde olup biteni değil de bizim memleketin gündemini izliyor. Neymiş, gözlemlediği elementer partiküller nokta hareketinden birdenbire dalga hareketine geçiyormuş. İyi de şaşıracak ne var bunda? Biz, vatan, din ve millet aşkına gezici hainlerin arasına pala ve satırlarla dalan yiğidin bir kadın satıcısı olduğunu öğrenince şaşırıyor muyuz? (Pezevenk demiyoruz çünkü yüksek toplumsal ahlaki standartlarımız bu edep dışı kelimeyi hoş görmez.)

Sohbet ederken, fasulyeler güzel güzel formatlanıyorlar mı diye arada bakıyoruz tencereye. Fasulyelerimiz, üstüne boca ettiğimiz suyu içselleştirip kendi doğalarını ve özgün kişiliklerini terk ederken suyun rengini değiştirirler. Formatlama işinin başarılı olup olmadığını bu renk değişiminden anlayabiliriz.

Kuantumcuları dinlerken, bir bilim adamını değil de, söylediği ‘koanlarla* aklımızla dalga geçen bir Zen üstadını dinliyormuşum hissine kapılıyorum. Çünkü onlar da bize bizim bildiğimiz kavram ve metotlarla hitap etmek yerine, anlaması imkansız şeyler gevelerler. Zaten Zen’cilerin derdi kimseye bir şey öğretmek değil, aklımızı alarak bildiklerimizi unutturmaktır bütün niyetleri.

Bildiklerimizi unutmak derken, kuru fasulyeyi unutmayalım bu arada. Yarım günlük bir beklemeden sonra suyu içselleştirmeyen, formasyonu reddeden fasulyeler kendilerini belli etmiştir. Azına çoğuna bakmadan derhal ayırıyoruz onları da. Ayıklayıp ayırdıklarımız artık mülteci mi olur zebil mi olur bizi ilgilendirmez. İlk formasyonda kullandığımız suyu, fasulyelerin terk ettikleri doğalarıyla kirlendiği için döküyoruz. Fasulyelerde hala benlik duygusu kalmış olabileceği ihtimaline karşı tekrar suyunu tazeleyip ateşe koyuyoruz. Bu sıcak formasyon aşaması, benlik bilinçlerini tamamen yok etmek için gereklidir ancak diriliklerini kaybetmemeliler.

Benlik bilincinden olmak karmaşık mesele. Muktedirler, bireyleri benliklerini tümüyle yitirmiş birer aparata dönüştürmek için uğraşırlar ve başarırlar da. Formatlananlar da üzerinde isimlerinin yazılı olduğu resmi kimliklerine bakarak hala bir benliklerinin olduğu yanılgısıyla yaşarlar. Kültürel, dinsel, sosyal, siyasal tahakkümün ideolojik aygıtlarının biçimlendirdiği bu kör karanlıkta, tereddüt ve muğlaklık olmaz, keskin sorular ve keskin cevaplar olur ancak.

Fasulyeler kaynayıp üzeri köpüklendiğinde köpüklerini alıyoruz. Köpüklenme benlik yitimine son direnişin işaretidir. Tam pişirmeden diriliklerini kontrol edip, benliklerini tamamen yitirdiklerinden emin olarak suyu tekrar değiştiriyoruz.

Büyük emekler sonucu formatlanmış benliğimizden, sorularımız ve cevaplarımızdan bizi şüpheye düşürmeye çalışır bu Zen’ciler. Sadece Zen’ciler mi? Şebusteri gibi sofilere göre de formatlanmış bilinç, gerçekle aramıza örülmüş perdedir ve önümüzdeki bu perde yırtılıp atılırsa ne mezhebin hükmü kalır ne de dinin. Ne ideolojinin hükmü kalır ne de otoritenin. Üstümüze giydirilmiş bu sahte ve sathi benlik yanılgısından kurtulmamız için “kapkaranlık gündüzün içinde apaydınlık geceyi ara” diye tavsiyelerde bulunurlar. Söylemesi kolay tabi. Soğuğundan sıcağına kırk suda kırk kere formatlanmış fasulyeye anlat sen bunu!

Suyunu değiştirdiğimiz fasulyeye, sosunu da katıp son pişirmeye geçiyoruz. Fasulye pişerken biz de muhabbeti bağlayabiliriz bu arada.

Ne diyorduk? Biz meşgul ve ciddi insanlarız, kesin sorularımıza, saygın otoritelerden kesin cevaplar isteriz, belirsiz cevaplara razı olacaklardan değiliz. Boşuna formatlanmadık bunca süre. Ama mesela Buda kimdir diye bir Zen üstadına soracak olsak, yaptığı, yazdığı ve yaşadığı hiçbir şeye bağlanmayan, insanın aklıyla tasarlayabildiği, diliyle söyleyebildiği ve eliyle yapabildiği hiçbir şeye kutsiyet atfetmeyen, yüksekte durmadığı için alçağa düşme kaygısı taşımayan bu adam; bahçeye bak istersen, orda kilden yapılma göbekli bir şey var, ona Buda diyorlar, kıç tarafından da bir bambu filizlenmiş, gitmişken sulamayı unutma diyebilir.

Oysa biz ezber sorularımıza ezber cevaplar vermek için formatlanmış otoriteler isteriz. Ezberimizdeki soruların en kazığı da “ne olacak bu memleketin hali” sorusudur. Zaman zaman hata ederek cevabı devlette, diyanette, siyasette aramaya kalksak da, en kallavi cevabın denize nazır kıyı kahvesinde, okey masasına kurulmuş emekli memurda olduğunu biliriz.

Sanırım fasulyemiz pişmiş, pek de güzel olmuştur. Yağı, tuzu, sosu ve diriliği tam kıvamında. Altını kapatıp bir süre dinlendirdikten sonra çöpe atabiliriz artık.


*Koan, Zen üstadlarının eğitim amaçlı oluşturdukları cevabsız görünen paradosklar olup, her problemi bildiğimiz metod ve mantık içinde çözmeye çalışmanın imkânsızlığını anlatmaya çalışır

M. Şirin ÖZTÜRK
Latest posts by M. Şirin ÖZTÜRK (see all)