Bir Küçücük Fıçıcık

Bir küçücük fıçıcık, içi dolu turşucuk?  Hayır bilemediniz, limon değil.  İçi, dayanma gücü artsın diye türlü fiziksel ve kimyasal tepkimeye maruz kalan ve sonuçta her biri sararmış, özsuyunu bırakmak zorunda kalmış ve zaman geçtikçe başkalaşmış turşularla yani biz ekşimtırak insanlarla dolu olan fıçıcık olsa olsa dünyadır diyorum ben. Evet dünya bir fıçıcıktır ve neden ve nasıl başladığını ve ne zaman ve ne şekilde biteceğini bilmediğimiz halde kabullenebildiğimiz, insanın fermantasyon evresi olan yaşamak ise abuk sabuk bir şeydir nihayetinde. Evet, tam da böyledir akıl küsüp, kalp susup da meydan akla kalınca.

Milyonlarca olasılıktan biri olabilecekken seni var eden bir hücresel tesadüfe en itibarlı anlamları yüklemeye çalışmak abuk sabuk olduğu için böyle diyorum mesela. İtibar dediğin de nedir ki sonuçta? Kime göre? Neye göre? Kendine seçtiğin referans noktaların kadar itibarlısın; iyi seçmek lazım onları.

Velhasıl, duygularını bir kenara koyup da aklınla baktığın zaman, abuk sabuk bir şeydir dünya adlı gezegende bir nefes daha alabilmek için mücadele vermek. İstemek ve olmak denilen o iki yükleme yüklenilen anlamlara çaresizce boyun eğmekten başka bir şey değildir var olmak.

Fenalıklar ortada cirit atarken, sen kendini bile nasıl koruyacağını bilemezken ateşin içine yavrulamak kadar tuhaftır mesela var olmak. Baş edemediğin onca şey varken, her geçen gün daha yorgun hissedip sona doğru adım adım ilerlerken belki de o tükenen hayatının tükenişini kabullenemediğin için yavrularsın, yavrunu da yavaş yavaş sonu gelen hikayene ortak etmiş olursun böylelikle ama yavrunun hikayesi mükemmel olsun ve hiç bitmesin istersin.

Dedim ya duyguları rafa kaldırınca, bir yandan hemen her gün alternatif bir yaşam olasılığını aklından geçirirken öbür yandan dünyayı kurtarmanın hayalini kurmak kadar abuk sabuktur yaşamak. Dudak kenarındaki çizgilerinin yer çekimine doğru yaptığı kavis iyice keskinleşmişken, belki de kalp krizine ramak kalmışken “Beyaz çamaşırlara aman ha çorap karışmasın” diye kirli çamaşırlar arasında aranıp durmak hassasiyetine sahip olmak kadar saçmadır. Verebileceğin tatlı bir sözün, edebileceğin esaslı bir yeminin, hayata sunabileceğin içinden kopup gelen bir şefkatin, merhametin kalmamışken o çorbayı yine de ve hâlâ topaklanmadan kaynatmaya çalışmak kadar saçma.

Kulak verilse duymamanın mümkün olmadığı içsel feryatlara rağmen bir zamanlar kendisine söylenmiş olan sevgi sözlerine sığınmaya, inanmaya ihtiyaç duyacak kadar; şarkılarla avunmaya meyledecek kadar zavallıca bir saçmalık hem de. Çünkü ve ne yazık ki, şarkının da söylediği gibi ‘Tez geçse de her sevgide bin hatıra vardır’. (Tam bu noktada akıl ve duygular çok şükür kavuşurlar birbirlerine. Yazı da iyice abuk sabuklaşır, başı sonu birbirine uymayan bir hale doğru gider ama olsun.) Biten giden her şey manasıyla buluşur şarkıyı dinlerken. Küskünlüğünü unutan akıl susar, kalp rahatlar.  Bir fıçıcığa sıkıştırılmış sıradan bir turşuluktan maruz kaldığı dünyevi tepkimelerle zenginleşmiş, değer kazanmış yani evrimleşmiş faydalı bir mahlukata dönüşüverir insancık yeniden. Ne olursa olsun sevgisinin hatırasına kıyamaz, hürmetsizlik edemez; o hatıraya gömdüğü umudu içten içe hatırlar, ona tutunur, güvenir çünkü. İşte bu vesileyledir bir nefes için daha mücadele etmek dünya yanarken.

Ve sonra şarkı bitip de akıl yine söylenmeye başlayınca, uzatmalar bile çoktan bitmişken hakeme itiraz etmeye devam etmek kadar anlamsızlaşır yine çoktan bitmiş bir sevdaya tutunmaya çalışmak.  Ama olsun. ‘Sevda denilen şey yaşayan hatıralardır’ sonuçta şu küçücük fıçıcıkta… Öyle değil mi?

 

Elif Demirbaş TOPCU
Latest posts by Elif Demirbaş TOPCU (see all)
Yazarın sayfamızdaki diğer yazıları