Bir çirkin kral, Yılmaz Güney

Dünyanın öbür ucunda hiç tanımadığımız bir insanın gözyaşı bile içimizi parçaladı.
Kedilere ağladık, kuşların yasını tuttuk
Yılmaz Güney

Bugün büyük ustanın 81. Doğum günü.

Yaşamı

Sanatın büyük ustası, 1 Nisan 1937 tarihinde Adana’da dünyaya gelir. Babası Siverekli Kürt Zaza, Annesi Vartolu Kürt olan sinema oyuncusu, yönetmen, senarist ve yazarımızdır. Doğum adı Yılmaz Pütün’dür. Sinemaya başladığı yıllarda toplumsal içerikli filmlerin yapımı için paraya ihtiyaç vardı. Bunun için bazı avantür filmlerde oynadı. Bu filmlerde lakabı “çirkin kral”dı. Bu dönemden sonra çektiği Cannes ödüllü Yol, Sürü, Umutsuzlar gibi gerçekçi-toplumcu sanatın doruğuna ulaşan filmleri ile ustalığını sergilemiştir.

1937 yılının 1 Nisan’ında Adana’nın Yenice köyünde dünyaya gelir. İlk ve Orta öğrenimini Adana’da tamamlar. Çocukluk yıllarında pamuk işçiliğinden gazoz ve simit satıcılığına kadar çeşitli işlerde ve sinema salonlarında çalışır. Ortaöğrenimini Adana’da, üniversite yaşamını Ankara ve İstanbul’da geçirir. Bir süre Kemal ve And Film şirketinin bölge temsilciliğini yapar. Edebiyatla ilgilenir, öyküler yazar. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ne kaydını yaptırır. Ancak sinema çevresine daha yakın olabilmek için okulunu bırakıp İstanbul’a yerleşir. Öğrenimine İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi’ne devam eder. Bu arada yönetmen Atıf Yılmaz ile tanışarak” sinema dünyasına adımını atar. Atıf Yılmaz’ın “Bu Vatanın Çocukları” ve “Alageyik” adlı filmlerin senaryolarını yazar. Bu filmde oyunculuğa da ilk adımını atmış olur. Gösterdiği performansla “Karacaoğlan’ın Karasevdası” adlı filmde yönetmen yardımcılığını yapar. Yeni Ufuklar ve Onüç gibi dergilerde öyküler yazarak Edebiyat dünyasına da girmiş olur. 1956 yılında Onüç dergisinde yayınlanan “Üç Bilinmeyenli Eşitsizlik Sistemleri” adlı öyküsünde komünizm propagandası yaptığı gerekçesiyle 1961 yılında yargılanır ve 18 ay hapis cezasına ve 8 ay Konya’ya sürgün cezasına mahkûm olur. 1963 yılında mahkûmiyet sonrası küçük bütçeli ve sıradan filmlerde rol almaya başlar. Şiddet temalı bu tür filmlerde canlandırdığı ezilen ama yazgısını kabul etmeyen kötülüğe karşı tek başına direnip mücadele eden dürüst “Anadolu çocuğu” karakteriyle popüler olur ve “Çirkin Kral” lakabını alır. Kendisinin yazdığı ve Lütfü Akad’ın yönettiği “Hudutların Kanunu” filminde abartısız ve yalın oyunculuk anlayışı ile sinemada yeni bir dönemin öncüsü olur ve aynı zamanda Yeşilçam’daki iyi karakterlerin yakışıklı, kötü karakterlerin ise çirkin oyuncular tarafından canlandırıldığı geleneğini tersine çevirir.

Yönetmenlik süreci “At Avrat Silah” adlı filmle başlar. 1968 yılında “Seyit Han”ın filmiyle doğu topraklarındaki bir sevda öyküsünü anlatır. Anlatım ve üslup açısından büyük övgüler alır. Daha sonra “Aç Kurtlar”, “Bir Çirkin Adam” filmlerinden sonra askere gider.

1970 yılında “Umut” adlı filme ile eski faytonu ve atıyla kalabalık ailesini geçindirmeye çalışan Cabbar’ın geçim mücadelesini ve toplumdaki sınıfsal çelişkiyi anlatır. Toplumsal yapının ve anlatımın mükemmel işlendiği film, Adana Altın Koza Film Şenliği’nde en iyi film ödülünü alır. “Umut” filmi yurtiçinde olduğu kadar yurt dışında da büyük ilgi görür. Bu başyapıt aynı zamanda Türk sinema tarihinde başyapıt olarak yer alır. 1971 tarihinde yönetmenliğini yaptığı “Ağıt”, “Acı” ve “Umutsuzlar” adlı filmlerin tamamı Adana Altın Koza Film Şenliği’nde dereceye girmesiyle festival tarihinde bir ilk gerçekleşmiş olur. Aynı yıl gözaltına alınan usta, bir hafta tutukluluktan sonra 3 aylığına Nevşehir’e sürgüne gönderilir.

12 Mart faşist darbenin ardında adının siyasal olaylara karıştığı bahanesiyle tutuklanır ve 10 ay hapis cezasına çarptırılır. Tutuklanma gerekçesi “Mahir Çayan ve arkadaşlarına yardım ve yataklık etmek.” Aynı yıl Boynu Bükükler adlı romandan uyarlanan “Boynu Bükük Öldüler” adlı yapıtı Orhan Kemal Roman Ödülü’nü kazanan yönetmenin mahkûmiyeti, Bülent Ecevit’in iktidar olduğu 1974 yılında genel afla sona erer. Aynı yıl “Arkadaş” filmini çeken Güney, iki üniversite öğrencisinin, aralarındaki toplumsal uçurum farkını anlatıyordu. “Endişe” adlı filmin çekimi sırasında 13 Eylül 1974 tarihinde Adana’nın Yumurtalık ilçesinde hâkim Sefa Mutlu’yu öldürmesinin ardından 13 Temmuz 1976 yılında 19 yıl hapis cezasına mahkûm olur. Cezaevinde bulundu dönemde Güney adlı bir dergi çıkaran ve senaryo çalışmalarına devam eden ustanın o dönemde kaleme aldığı “Sürü” yönetmen Zeki Ökten tarafından gösterime açılır. Büyük ilgi gören filmden sonra Şerif Gönen tarafından çekilen ve senaryosunu Yılmaz Güney’in yazdığı “Yol” filmi Türk sinema tarihine adını altın harflerle yazar. Daha sonra “Yol” filmi Cannes Film Festivali’nde en iyi senaryo ödülünü alır.

Yılmaz Güney, 5 yıl hapis yattıktan sonra 9 Ekim 1981 tarihinde izinli olarak Isparta Yarı Açık Cezaevi’nden yurt dışına firar eder, tıpkı kendi çektiği filmlerdeki gibi. Cezaevine girmeden önce çektiği “Şeytanın Oğlu” filminde bir günlük bayram izninde dışarı çıkan ve kayıplara karışan bir adamın hikâyesini yönetmişti. Hapisten kaçan Güney, Antalya’nın Kaş ilçesinden Yunanistan’a bağlı Meis adasına, oradan da İsviçre’ye, daha sonra Fransa’ya geçer ve yaşamının kalan kısmını burada geçirir. 1983 yılında Türk vatandaşlığından çıkarılır ve aynı yıl Fransa’da “Duvar” filminin yönetmenliğini yapar.

Son yıllarını Paris’te geçiren Güney, mide kanseri nedeniyle 9 Eylül 1984 yılında sonsuzluğa uğurlanır. Mezarı Paris’te bulunan Père Lachaise Mezarlığı’ndadır.

47 yıllık yaşamında 114 filmde oyuncuk, 26 filmde yönetmenlik, 15 filmde yapımcılık, 64 filmde de senaristlik yapmıştır. Ayrıca “Düzen” filminin yazarlığını ve “Yol” filminin de kurgusunu yapmıştır.

Sanat Anlayışı

  1. yüzyılda ülkemizde yetişmiş Gerçekçi-Toplumcu bir kültür ve sanat anlayışını beyaz perdeye aktaran öncü bir kişiliktir. Aynı zamanda kendi alanındaki sanata yeni bir ruh ve yeni bir yaşam getirmiştir. Yılmaz Güney, kendisinden sonra gelen kuşaklara da önemli bir alan açmıştır. Sinema sanatında üstün bir kişilik getirdiğini kabul etmeyen yoktur. Özellikle 1968’li yıllardan itibaren gerek oynadığı, gerek senaryosunu yazdığı ve gerekse yönetmenliğini yaptığı tüm filmleri sınıfsal çelişki üzerine kuruludur. Filmleri oynatılan sinema salonlarında devamlı gişe rekorları kırılmış, bilinçli olsun olmasın, tüm kitlelerin nezdinde bir “Yılmaz Güney” vardı. O bir idoldü. Burjuvazi, ona sanat alanında yönetecekleri saldırılarının muğlakta kalacağının bilincindeydi. Bu nedenle büyük sanat ustasının sadece sinema sanatında büyük bir yetenek olduğunu kalemşorları aracılığı ile öne çıkarmaya ve büyük kitlelere de sorunu yalnızca bu boyutta aktarmaya çalışıyorlardı. Çünkü onlar, Yılmaz Güney’in kültür ve sanat anlayışının dayandığı temeli, onun sanata hayat veren ve kan taşıyan kaynağını örtbas etmeye çalışıyorlardı. Emekçi kitleleri de onu sinema ile tanıyor, onun yapıtlarında kendilerini görüyorlar ve ona büyük sevgi ve hayranlık duyuyorlardı.

Yılmaz Güney sadece sinema ustası değildi. Aynı zamanda toplumsal sorunların doğru yaklaşımının en temel halkasını yakalayan, sorunların çözümünde Marksizm – Leninizm bilimi temelinde yaklaşan bir siyasi kişiliktir. Kültür ve sanata yaklaşımıyla, siyasal yaklaşımı diyalektik bir bütünlük içindedir ve birbirinden ayrılamazlar. Marks, “İnsanların varlığını belirleyen bilinçleri değil, tam tersine, insanların bilincini belirleyen insanların kendi toplumsal varlıklarıdır,” der.

Yapıtlarında olaylara, gelişmelere hep sınıfsal bakış açısıyla yaklaşır. Onları bilimsel sosyalizmin temel kuralları dâhilinde irdeler.

Sanatçının niteliği ve sınıfsal bakışı ile ilgili “ işçi sınıfının, yoksul köylülüğün sorunlarına, toplumsal kurtuluş mücadelesi doğrultusunda hizmet ediyorsa, emekçi kitlelerin eylemleriyle yakından ilgileniyorsa, onların devrimci sınıf bilincini yükseltiyorsa, bu eylemlere maddi ve manevi destekliyorsa, devrimci ruh ve kararlılığını kabartıyorsa, onlara bütün dünya emekçilerinin kardeşlik duylarını götürüyorsa, bilimsel sosyalizmin ideolojisi ve teorisini kendisine kılavuz ediyorsa, bu sanatçı proleter devrimci bir sanatçıdır. Eksikleri, zaafları, yetmezlikleri olsa bile halkın sanatçısıdır” der.

Yılmaz Güney, doğru görüşlerin maddi güç haline gelebilmesi için kitlelerin bunu sahiplenmesi gerekliliğini ortaya koyarken bunun zorluklarını da bilince çıkarmaktadır. O, kitlelerin kabulünü sağlamak için, kitlere ters gelmeyecek görüşleri ileri sürerek, kitle kuyrukçuluğu pozisyonuna düşmemiştir. Devrimcilik, halkçılık adına “halkımız ne diyorsa o doğrudur” vb. yönde hareket edenlerden, kitlelerce benimsenmesi için kitlelerin hoşuna giden tavır takınanlardan değildir. Tersine bu görüşe, doğru bir temelde darbe vurmaktır.”

Yılmaz Güney, sosyalizmin kültür ve sanat alanında gelişmenin toplumsal temellerini hazırladığını doğru olarak tespit eder ve savunur.

“Sosyalizm, boyunduruk altına alınmış, insani yetenekleri prangalanmış emekçi kitleleri her türden sınıf baskılarından kurtarmayı amaçlar; onları özgür, bütün yönlerini geliştirme olanaklarına sahip kılmayı amaçlar. Sadece ekonomik bakımdan değil, aynı zamanda zihinsel, ruhsal ve kültürel zenginliğe kavuşmayı da hedefler. İnsanın duygularını, düşüncelerini geliştirir; çağdaş bilimin ve tekniğin olanaklarını onların emrine sunar. İnsanları, her yönüyle, eski dünyanın etkilerinden kurtarır, bütün boyutlarıyla geliştirir ve bu gelişmenin sürekliliğini sağlayacak maddi koşulları hazırlar, sınıfsız topluma geçiş aşamasının gereklerini yerine getirir.”

Yılmaz Güney’in bu tespitlerinin ardından söylenecek söz şudur: “Bunun için mücadeleye değer!”

Yılmaz Güney, mücadelesiyle ölümsüzleşen büyük bir sanatçıdır. O’nu hep saygıyla, minnetle ve özlemle anacağız.

Büyük ustadan bir şiir:

Canım, Sevdiğim, Yüreğim

Bu duvarlar yetmiyor bizi ayırmaya bilesin…
Bu parmaklıklar, bu demir kapılar, bu hava, inan…
Bazen bir yumrukta yıkacak kadar güçlü,
Bazen bir serçe kadar güçsüzsem, bir nedeni vardır…
Hangi zorluğu yenmemiş insanoğlu.
Hele taşıyorsa içinde bu insanca sevgiyi.
Güzel günler zorlu duraklardan geçer sevdiğim.
Damla damla birikiyor insan.
Damla damla sevgili…
Bir gün akıp gideceğiz hayata…
Duvarlar yıkılacak, açılacak bütün kapılar bilesin.
Benim yüreğim sensin şimdi, seni vurur durur…
Ve yine damla damla çoğalıyorsun içimde.
Yılmaz Güney

Mazhar ÖZSARUHAN

Latest posts by Mazhar ÖZSARUHAN (see all)

Yazarın sayfamızdaki diğer yazıları