Beykoz Kundura Fabrikası Büyük Bir Orkestraydı

Facebook:

(Mavi Arşipel: “Hangisi daha müzikaldir, fabrikanın önünden geçen kamyon mu, müzik okulunun önünden geçen kamyon mu?
“Müzik okulunun içindeki insanlar müzikal, dışardakiler değil mi?”
Canan Güldal: Bence, Beykoz Kundura Fabrikası’nın işe paydos düdüğü ile, yüzlerce işçinin evlerine sessizce dağılışıdır müzik. Orada bir büyük orkestra vardı.)

*

Yokuşun tepesinde, bir bahçedeyim ve o bahçede bir konuğum. Yaşım küçük,  tıfıl-tırtılım açıkçası. Ellerimi arkada kavuşturmuşum kocaman çayıra ve dalları tek tek öpülesi dev çınar ağaçlarına bakıyorum. Göğe doğru süzülen arada bir de yere çakılan uçurtmalara takılıyor gözüm. Karınca büyüklüğünde değilse de bir parmak görünen çocuklar uçurtmalarla uçuyorlar sanki.

Evlerinde bulunduğum insanlar akrabalarım. Kuzenlerimin başları kapalı. Aile büyüklerinin hayata bakışları başka. Ama seviyorum onları kendimce. Bize karışmıyorlar biz de onlara. Elbiselerin içindeki etten, kemikten, ruhtan ve sıcacık yürekten oluşan o insanları seviyorum. Onların da bizi sevdiklerini biliyorum.

Çayırın içinde çadırlar kurulmuş. “Yağlı güreşler var” diyorlar. Çok merak ediyorum. “Çayıra iner- gezeriz” diyorlar. Seviniyorum tek şansım bir yolunu bulup çadırların içine bakmak. Yokuşun tepesindeki evlerinden aşağı onlarca merdiven iniyoruz, kimi alçak kimi yüksek. Her sokağı birbirine bağlayan  yüzlerce merdiven… Bacak boyuma kimi uygun, kimi değil; yani kimi alçak, kimi çok yüksek. Bir adımı normal atarsam diğerinde zıplamak zorunda kalıyorum. Onlar alışkın keklik gibi sekerek iniyorlar. (Keklik? Sor bakalım hiç hayatımda bir keklik gördüm mü? Hayır görmedim, ama insanların zıplaya zıplaya gidenlere “keklik gibi sekiyor” dediklerine o kadar tanık oldum ki yerinde kullandığıma eminim.)

Çayır kalabalık, gürültülü. Terazi çeşmesinin önünden geçiyoruz. Leblebi helvası yiyoruz keyifle. Seyyar satıcılara gün doğmuş; horoz şekeri satanlar, simit satanlar, balon satanlar, bez şapkalar satanlar… İlgimi çeken şerbet satıcıları. Bembeyaz giyinmişler. Bellerinde galiba tenekeden adeta bir kemer var. Kemerin oyuklarında su bardakları dizili. Sırtlarında süslü-püsküllü büyük şerbet güğümleri pırıl pırıl. Kollarının altından gelen musluk var. Hacı yatmaz gibi eğiliyorlar ve musluktan şerbet akıyor bardaklara. Eğlenceli.

Bir anda dikkatim çadırların tarafına kayıyor. Yeşil çimenlerin üzerine kurulmuş çadırın arkasında 2 iri yarı adam görüyorum. Üstleri çıplak. Güneşten kararmışlar. Altlarında diz altına kadar uzayan dar, siyah deri pantolonlar var. Üzerleri işlenmiş. Pantolonların arkasında bir şekiller görüyorum. Adları yazıyormuş. Önlerinde yağ dolu kovalar. Maşrapalarla yağı alıyor vücutlarına döküyor, elleriyle yağı vücutlarına yediriyorlar. Görüntüye çakılıp kalıyorum, ilk kez yağlı güreşçi görüyorum. Ağzım bir karış açık yağı vücutlarına boca edişlerini izliyorum, başka çocuklarla birlikte. İlgim kısa sürüyor. Çayır da başı boş koşturmak varken…

O yokuşun tepesinde, daracık, kargacık-burgacık sokaklarında ve o kocaman çayırında, benim için en ilgi çekici olay yağlı güreşler miydi sizce? Hayır! Gözlerimin önünden gitmeyen bir sahne var ki bana hala ifade edebileceğim duygular yaşatır. Ama bütünde hiç bir duyguya denk düşmeyen karmaşık duygular.

Konukluğum süresince akşamüstü, bahçede dikilip çayırın sonuna doğru baktığım bir bina vardı. Beykoz Kundura Fabrikası. İki dayım da o fabrikanın işçisiydi. Günde 3 kez fabrika düdüğü çalardı; işe başlama, öğlen paydos ve akşam iş çıkışı. İlk iki düdük hiç önemli değildi. Beni etkileyen iş paydos düdüğüydü.

Akşam paydos düdüğü çaldığında oyunu yarıda keser koşarak bahçenin ucuna gelir, gözlerimi kırpmadan fabrikaya bakardım.  Kısa bir süre sonra yüzlerce işçi, yanılıyor olabilirim belki daha fazla işçi, o kapıdan çıkarlardı. Hayal edin işte her şeyde anlatılmaz ki, “size yaklaştıkça devleşen bir kalabalık.”  Yorgun. Güçlü. Masalsı bir dev gibi. Devi oluşturan her işçi bir bütün gibi görünürdü. Yüzlerce ayağı, yüzlerce kolu, yüzlerce kafası olan bir dev.  Evlerinin yönüne gidecek işçiler o dev gövdeden ayrıldıkça birer -ikişer, dev cılızlaşır ve tamamen kaybolurdu.

Yine de “BÜYÜK BİR ORKESTRAYDI ONLAR.”

O kalabalığın uğultulu-sessiz yürüyüşünde bir güç vardı, çok sesli bir müzik vardı. Hem largo, hem presto… Bilmiyorum bu müzik terimlerini doğru kullandım mı ama öyleydi işte. Nasıl güzel, nasıl güçlüydüler her şeye rağmen. O güç orada bulunan herkese, bilmem belki de yalnız bana ulaşırdı.

Ne zaman “Beykoz Kundura Fabrikası” dense veya bir yerde bir haberini okusam gözlerimin önünde bir düş gibi, bir gerçeküstü görüntü gibi o fabrika işçileri gelir. Bilmem kaç kollu, bacaklı, kafalı masalsı dev. Hep bana doğru yürürler. Yokuşun başına varmadan dağılır, ertesi sabah işe gidene kadar sokaklardan silinirler.

O büyük orkestra hala konser verir.

Bir ben duyarım.

 

Bunları da beğenebilirsin