Yaşamın Kaynağı: Akıllı Tasarım mı, Evrim mi?

Gözle görülmeyecek küçüklükteki tek bir hücreden tutun da devasa büyüklükteki evrenin en uç noktasına kadar her şey, kusursuz bir denge ve akıl almaz sistemlerle donatılmıştır. Bu kusursuz evreni ve içindeki kompleks sistemlerle donatılmış canlıları yaratan, kör ve sağır tesadüfler değil, sonsuz bir güç ve akıl sahibi olan yüce Tanrı’dır.

Küçük ya da büyük düzen olan her yerde mutlaka o düzenin bir kurucusu ve koruyucusu vardır.

Doğadaki bu olağanüstü uyum, düzen ve denge, onu yaratan mutlak güç sahibi doğaüstü bir varlığa işaret eder.

Peki kimdir bu yaratıcı? O, evrenin içindeki herhangi bir maddi varlık olamaz. Çünkü O, evrenden önce var olan ve tüm evreni sonradan yaratmış olan bir irade olmalıdır.

Sıradan bir manzara resmi dahi görsek ilk önce onun sanatçısını merak ederiz. Sonra da onu, yarattığı eserinin mükemmelliği dolayısıyla, uzun uzun takdir ederiz. Fakat başımızı çevirdiğimizde o resmin sayısız gerçeğiyle karşılaştığımız halde tüm bu güzelliklerin gerçek sahibini ve yaratıcısını merak etmeyiz.

Tek hücreli organizmalardan bitkilere, böceklerden deniz canlılarına, kuşlardan sürüngenlere kadar dünya üzerinde hayat olmayan tek bir nokta bile yoktur. Ayrıca her canlının kendine ait sindirim, görme, üreme gibi kompleks sistemleri, yaşantıları, yeryüzündeki besin zincirine katkıları gibi sayısız özellikleri vardır.

Tüm bu varlıkların ve düzenin sebepsiz, amaçsız ve tesadüfen var olduğunu iddia etmek akılsızlıktan başka bir ey değildir.

İçinde bulunduğumuz uçsuz bucaksız evrenin nasıl var olduğu, nereye doğru gittiği, içindeki düzen ve dengeyi kimin koruduğu asırlardır insanların cevabını merak ettiği sorular olmuştur.

İçinde bulunduğumuz 21. yüzyılda evrenin bir başlangıcı olduğu, yok iken bir anda büyük bir patlamayla (Big Bang Teoremi) yoktan yaratıldığı, çeşitli deney, gözlem ve hesaplamalarla, modern fizik tarafından da kabul ediliyor. Ayrıca evrenin statik olmadığı (Statik Evren Modeli) sürekli bir değişim ve hareket içinde olduğu ve genişlediği de düşünülüyor.

Bu ve benzer Tanrı’nın varlığının ve büyüklüğünün yeryüzünde sayısız delilleri mevcuttur.

Big Bang ya da Yaratılış

1920’lerede evrenin genişlediği keşfedildi. Evren genişlediğine göre zamanda geriye doğru gidildiğinde tek bir noktadan başlamış olması gerekiyordu. Yapılan hesaplamalar, evrenin sıfır hacme (yok) ve sonsuz bir yoğunluğa (çekim gücüne) sahip bu tek noktanın patlamasıyla (Big Bang) ortaya acıktığını gösteriyor.

Big Bang’in kanıtı olan ve evrenin her yanına eşit olarak dağılmış bulunan Kozmik Fon Radyasyonu, 1965 yılında Amerikalı astronomlar Arno Penzias ve Robert Wilson tarafından rastlantısal olarak keşfedildi. 1989 yılında Kozmik Fon Radyasyonu’nu araştırmak üzere uzaya gönderilen COBE uydusu da bu keşfi doğruladı. Big Bang’in diğer bir delili ise uzaydaki hidrojen ve helyum gazlarının miktarları: Eğer evren, materyalistlerin iddia ettiği gibi, sonsuzdan beri var olsaydı içindeki hidrojen tamamen yanarak helyuma dönüşmüş olurdu.

Big Bang, diğer tüm yıkıcı patlamaların aksine, evrenin yoktan var edildiği çok planlı, çok düzenli ve kontrollü bir patlamadır. Bu patlamayla birlikte galaksiler, yıldızlar, Güneş, Dünya ve tüm gök cisimlerini içine alan büyük bir denge açığa çıkmıştır. Dahası evrenin her yerinde aynı olan fizik kanunları oluşmuştur. Big Bang’in patlama hızı da çok hassas olarak ayarlanmıştır. Big Bang’in ardından genişleme hızı milyar kere milyarda bir oranda farklı olsaydı evren ve canlılık olmazdı. Evrenin genişleme hızı olması gerekenden milyar kere milyarda bir oranda yavaş olsaydı, patlayan noktanın sonsuz çekim gücü dolayısıyla, içine çökecek; biraz daha hızlı olsaydı kozmik materyal yaşama imkân tanıyacak bir evren oluşturamadan uzaya dağılıp gitmiş olacaktı.

Elbette bu hassas patlamayı mükemmel bir düzen ve kusursuz bir ölçüyle gerçekleştiren üstün bir akıl ve irade vardır.

Büyük Patlama’nın ardından maddenin temel yapıtaşı olan atomlar meydana gelmiştir. Daha sonra bu küçücük şuursuz atomlar bir araya gelerek Ay’ı, Dünya’sı, Güneş’i Samanyolu’yla evreni meydana getirmişlerdir. Evrenin her yerinde görülen kusursuz denge, atomlarda da görülür. Çekirdeğinde belli sayıda proton ve nötron vardır. Protona eşit sayıdaki elektronlar çekirdeğin etrafında belli yörüngelerde saniyede 1000 km’ye ulaşan hızlarla dönerler. Atomun bu kararlı yapısı sayesinde maddenin dağılmadan bir arada durması sağlanır.

Görüldüğü gibi tabiatta atomundan galaksisine her şey yerli yerinde ve tamamlanmış yapıdadır. Elbette bütün bunlar kendiliğinden olmamakta sonsuz bir güç ve akıl sahibi olan Tanrı’nın dilemesiyle olmaktadır.

Artık çağımızda içinde yaşadığımız evrenin var oluşu ve işleyişinin tesadüflerle açıklanamayacak kadar kompleks bir düzen ve hassas dengeler içerdiğini biliyoruz. Keza içinde bulunduğumuz Dünya’daki yaşam da öyle. Yaşam, insan aklının alamayacağı kadar çok detayın bir araya gelmesi ile mümkün.

Evrende maddenin en küçük yapıtaşı olan atomdan milyarlarca yıldızı, gezegeni, içinde barındıran galaksilere kadar her şey kurulmuş bir saat gibi müthiş bir uyum ve düzen içinde hiç aksamadan tıkır tıkır işliyor. Öyle ki hiç kimse “acaba yarın Dünya, Güneş’in çekim alanından çıkar da uzay boşluğuna savrulur mu?” diye endişe etmez.

İnsan Denen Mucize

İnsan vücudu, hem simetrik dış görünümü hem de organların birbiriyle orantısal uyumuyla muhteşem bir sanat eseridir. Örneğin: İnsanın beden uzunluğu baş uzunluğunun sekiz katıdır. Yüzü, burun uzunluğunun üç katıdır. İki göz arasında bir göz boyu mesafe vardır…

Bize tüm bu güzellikleri bahşeden Tanrı’nın varlığını, büyüklüğünü, gücünü, ilmini ve sanatını gereği gibi takdir ediyor muyuz?

Dış görünümüyle mükemmel olan insanın içinde de her saniye, kendisinin belki de hiç farkında olmadığı, binlerce mucize gerçekleşir. Beyinden karaciğere, safra kesesinden böbreklere kadar her organ her saniye kusursuz bir mükemmellikte görevlerini yerine getirir.

Göz; kornea, konjonktiva, iris, göz bebeği, retina, koroid, göz kasları, gözyaşı bezleri gibi yaklaşık kırk parçadan oluşan kompleks bir organdır. Örneğin cisimleri net görmemizi sağlayan göz merceği siz hiç farkında bile olmadan her saniye otomatik odaklama yapar. Hiçbir kamera göz kadar hızlı ve kusursuz bir odaklama yapamaz. Gözün tam olarak görmesi için bu kırk parça organelin hepsinin uyum içinde ve aynı anda çalışması gerekir. Örneğin gözyaşı üretimi dursa veya görevini tam olarak yapamasa göz birkaç saat içinde kurur, yapışır ve kör olur. Gözün bu kompleks yapısı evrimcilerin tesadüfler zinciri iddialarını tek başına çürütmeye yetecek güçtedir. Evrimci bir bilim adamının deyimiyle, “eksik gözle görülmez, yarım kanatla uçulmaz”. Bu ise gözün tıpkı kanatlar gibi bir anda ve kusursuz bir şekilde yaratıldığı anlamına gelir.

Orta kulaktaki örs, çekiç ve üzengi kemikleri, kulak zarından kendilerine ulaşan ses titreşimlerini daha iyi duyabilmemiz için yükseltirler. Fakat bu sistem mucizevi bir şekilde bazen de aşırı yüksek sesleri alçaltarak iç kulağın zedelenmesini ve sağır olmamızı önlemek için kullanılır. Hem de bunu istemsizce yapar. Keza orta kulaktaki hava basıncı da bir mühendislik harikası olan östaki borusu aracılığıyla kulaktan ağıza açılan bir kanal vasıtasıyla atmosfer basıncıyla eşitlenir. Aksi halde kulak zarımız patlar ve kısa sürede sağır olurduk. Bütün bunlar akıllı bir tasarım (Intelligent Design) değil de nedir?

Acaba içimizden kaç kişi dört bir yanı öldürücü mikroplarla çevrili bedenimizde düzenli, disiplinli ve mükemmel bir ordu (savunma hücreleri) taşıdığımızın farkındadır?

Mikrop vücuda girdiğinde savaş alanına ilk önce düşmanları yutarak etkisiz hale getiren fagositler gelir. Fakat kimi zaman savaşın boyutları bu askerlerin gücünü ve kabiliyetini aşar. Bu durumda alarm durumuna geçilir ve bu sefer devreye makrofajlar ve onlara yardımcı olan Yardımcı T hücreleri girerler. Bunlar bölge halkıyla düşmanı ayırırlar ve hemen silah yapımında görevli B hücrelerine haber uçururlar. B hücreleri ürettikleri silahları vakit kaybetmeden savaş alanına ulaştırırlar. Daha sonra devreye Öldürücü T hücreleri girerler ve B hücrelerinin ürettikleri silahları etkili bir şekilde kullanarak düşmanı en can alıcı yerinden vurarak imha ederler. Zafer kazanılması durumunda Baskılayıcı T hücreleri bölgeye gelirler ve diğer savaşçılar kışlalarına çekilirler. Son olarak savaş alanına Bellek hücreleri gelir ve düşmana ait tüm bilgileri, tekrar karşılaşmaları durumunda kullanmak üzere, hafızalarına depolarlar. İnanılmaz…

İlkel dünyada insanın böylesine güçlü bir savunma sistemi olmadan hayatta kalması imkânsızdır. Bu durumda da savunma sisteminin insana tek seferde ve tüm elemanları ile verilmiş olduğu gerçeğini kabul etmekten başka yol yoktur.

Nefes almak, yemek yemek, yürümek biz insanlar için sıradan olaylardır. Örneğin bir elmayı yediğimizde sadece aldığımız lezzetle ilgileniriz. Onun nasıl sindirildiğini ve nelere faydalı olduğunu düşünmeyiz. Oysa yediğimiz elma, adına sindirim sistemi denen ve her bir parçası mükemmel bir uyumla çalışan dev bir fabrika tarafından adeta öğütülür. Sindirimin hemen başında devreye giren tükürük, hem besinlerin ıslatılarak dişler tarafından öğütülmelerini kolaylaştırır hem de yemek borusundan aşağı rahat kaymasını sağlar. Mideye inen besin midede hidroklorik asit tarafından parçalanır. Hidroklorik asit o denli güçlüdür ki, mide çeperini bile rahatlıkla parçalayabilir. Bu yüzden devreye mukus denen bir salgı girer ve mide çeperini kaplayarak korumaya alır.

Bir an için evrim teorisinin doğru olduğunu kabul ederek canlılardaki yapısal değişiklerinin basamak basamak oluştuğunu varsayalım. Bu durumda ya mukus salgısı oluşamadan insanların midesi hidroklorik asit tarafından parçalanacak ve insan evrimini tamamlayamadan ölecek ya da önce mukus salgısı oluşacak ve tek başına bir anlamı olmadığından insan midesindeki besin yığınına rağmen besinsizlikten yine ölecekti. Hayatın devamı için midede asit v e mukus salgılarının aynı anda salgılanması gerekir ki bu da doğal olarak ancak bir akıllı bir tasarımla mümkün olabilir.

Küçük yapısal değişikliklerin basamak basamak üst üste eklenmesiyle ilkel canlılardan bugünkü canlıların oluştuğunu savunan evrim ise sindirim sisteminin bu mucizevi yapısını hiçbir zaman açıklayamamaktadır. Zira yukarıda da görüldüğü gibi sindirim sisteminin basamak basamak oluşmasına imkân ve ihtimal yoktur.

Yeryüzünde yaşam, Big Bang’den atomlara, atomlardan galaksilere ve nihayet bizim galaksimiz Samanyoluna ve nihayet Dünyamıza dek uzanana mucizeler zinciri sayesinde vardır.

İskeletimiz kelimenin tam anlamıyla bir mühendislik harikasıdır. Hem beyin, kalp, akciğer, karaciğer gibi vücudun yaşamsal organlarını korur hem de insana hiçbir robotun taklit edemediği üstün bir hareket kabiliyeti verir. İskelet sisteminin vücudun taşınması ve korunması dışında başka mucizevi özellikleri de mevcuttur. Örneğin kadınlarda leğen kemiği hamileliğin son aylarına doğru gevşer ve birbirinden biraz ayrılır. Böylelikle doğum esnasında bebeğin kafatası ezilmeden dışarı çıkabilir. Bir başka mucize ise iskeletin hareket kabiliyetidir. Her adım attığımızda omurgamızı oluşturan omurlar birbirinin üstünde hareket ederler. Bu sürekli hareketler ve sürtünme sonucu omurların normalde aşınması gerekirken aşınmazlar. Çünkü omurlar arasında disk denen dayanıklı kıkırdak yapılar mevcuttur. Bu diskler amortisör görevi görürler. Ve her adım atışta yerin vücut ağırlığına verdiği tepkiyi emerek omurganın en üst ucunun kafatasını ezerek beyine girmesini engellerler. Tüm bunlar insan bedeninin üstün bir yaratışın ürünü olduğunu gösterir. Her şeyin bu kadar mükemmel olmadığını örneğin bacağımızın uzun bir kemikten oluştuğunu düşünelim. Bu durumda kolaylıkla yaptığımız oturmak, kalkmak gibi hareketlerin kaçta kaçını yapabilirdik acaba? Bize düşen bize bu mükemmel sistemleri veren Tanrı’nın gücünü takdir edip ona hakkıyla teşekkür etmektir.

İnsan vücudunda canlılığın devamlılığı için tüm sistemlerin bir arada ve tam bir uyum içinde çalışması gerekir. En basitinden bir gülümseme için bile on yedi kasın aynı anda ve mükemmel bir uyum içinde çalışması gerekir. Bu kaslardan birinin bile doğru çalışmaması halinde yüz ifadesi tamamen değişebilir. Keza yürüyebilmek için de ayaklarda, bacaklarda, kalçada, kasıklarda ve sırtta yer alan elli dört kasın aynı anda, uyum içinde çalışması gerekir. Biz bu yapılan onlarca işin hiçbirinden haberdar olmayız. Sadece güler, konuşur, yer içer ve yürürüz. Örneğin konuşmak içinde özel bir çaba harcamayız. İstediğimiz sözcüklerin ağzımızdan çıkması için; ses tellerinin hangi açıklıkta ne kadar titreşmesi gerektiğini, ağzımızdaki, dilimizdeki, boğazımızdaki onlarca kastan hangilerinin hangi sıra ile kaç defa ne oranda kasılıp gevşeyeceğini, ciğerlerimize kaç santimetreküp hava alıp bu havayı hangi hız ve aralıklarla boşaltmamız gerektiğini oturup hesaplamayız. Hayat ritmimizi bozmadan sadece konuşuruz. Bu nedenle insan tüm hayatını ve varlığını kendisini yaratan Tanrı’ya borçlu olduğunu bilmeli ve daima ona şükretmelidir. Sahip olduğumuz güç, sağlık ya da güzellik şahsi malımız değil, geçici bir süreliğine bizlere verilmiş birer emanettirler.

Görme, hareket etme, düşünme, kalbimizin atması, nefes alma, saçlarımızın uzaması, kokuları algılama, duyma gibi vücudumuzda gerçekleşen her biyolojik eylem, ilgili organlardan beyne gönderilen sinyaller ve beynin vücudun her yerine ayrı ayrı gönderdiği emirler yoluyla yerine getirilir. Beyinde dakikada bir milyona yakı kimyasal reaksiyon oluşabilmektedir. Böylesine mükemmel ve kompleks bir organın tesadüfen ya da kademe kademe oluştuğunu iddia etmek ise akıl dışıdır.

Hayvanlar Âlemi

Tek hücreli organizmalardan bitkilere, böceklerden deniz hayvanlarına, kuşlardan sürüngenlere kadar tüm canlılar, yeryüzünü hiç boşluk kalmamacasına tamamen kaplamışlardır. Her birinin farklı vücut sistemleri, değişik savunma taktikleri, apayrı beslenme şekilleri, ilginç üreme yöntemleri olan hayvanların ve bitkilerin her biri lisan-ı halleri ile kendilerini yaratan Tanrı’nın sonsuz gücüne ve tasarım yeteneğine işaret ederler.

Tek seferde 500’e yakın yumurta yumurtlayabilen ipek böcekleri, yumurtalarını muhafaza etmek ve etrafa dağılmalarını önlemek için çok akılcı bir yönteme başvururlar: Yumurtalarını salgıladıkları ipliklerle birbirine bağlarlar. Yumurtadan çıkan tırtıllar, ilk iş olarak kendilerine yapraklarıyla beslenebilecekleri uygun bir (dut dalı) dal bulurlar ve daha sonra aynı iplerle oraya bağlanırlar. Ardından salgıladıkları iplerle kendilerine gelişme evrelerini geçirebilecekleri bir koza örmeye başlarlar. Her şeyden habersiz yeni doğan tırtılın bu davranışını evrimle açıklamak mümkün değildir. Tüm bunlar ona, doğmadan önce, sonrasındaki ihtiyaçlarını bilen bir güç ve irade tarafından öğretilmiştir. Üstelik bu tırtıllar finalde çok güzel kanatları olan bir de kelebeğe dönüşeceklerdir.

Kelebeklerin kanatlarındaki, her biri bir ressamın elinden çıkmış gibi, düzgün, estetik ve simetrik şekiller, benekler, renkler, desenler onların bilinçsiz tesadüflerin eseri değil üstün ve eşsiz bir yaratışın sanat eseri olduklarının göstergesidirler. Kanatlardan birindeki muhteşem desenleri kör ve sağır tesadüfler yaptıysa, diğer kanattaki, birbirinin aynı olan, renkleri, desenleri, şekilleri hangi kör ve sağır tesadüfler yaptı?

Zürafaların uzun boyunlarını düşündüğümüzde kalplerinin o kadar yüksekteki beyinlerine kan pompalayacak güçte olması kelimenin tam anlamıyla bir mucizedir. Fakat bu sefer de normalde su içerken kan basıncına dayanamayarak beyin kanamasından ölmeleri gerekirken yine bir mucize eseri, boyunlarında bulunan bir sistem sayesinde yere eğildiklerinde boyun damarlarında bulunan kapakçıklar kapanarak beyne aşırı kan gitmesi engellenmektedir. Ve bu sistemden belki de haberleri bile olmayan zürafalar da yaşamlarını sağlıklı bir şekilde nesiller boyu sürdürmektedirler.

Kuşkusuz zürafalar, bu özelliklerini yavaş işleyen bir evrimsel süreç sonunda kazanmış olamazlar. Çünkü yaşamlarını devam ettirebilmeleri için her iki özelliğin de aynı anda ve tam olarak zürafada bulunması gerekir. Henüz var olmayan bir canlının kendine lazım olacak özellikleri önceden bilip sahip olamayacağı da dikkate alındığında sonuç: Zürafaların tüm özellikleriyle bir arada ve eksiksiz olarak yaratıldığıdır.

Denizlerde yaşayan su kaplumbağaları üreme (yumurtlama) vakitleri geldiğinde mucizevi bir şekilde doğdukları sahile akın ederler. Bunun için zaman zaman 800 kilometrelik bir yol kat ederler. Doğar doğmaz oradan uzaklaşan bir canlının nasıl olup da 25 yıl sonra aynı yeri bulduğu inanılır gibi değil. Üstelik evrimle, tesadüfle izah edilebilecek bir şey hiç değil. Su kaplumbağaları, yavrularının deniz altında hayatta kalmalarının zor olacağını bildiklerinden (?), yumurtalarını sahilde kumların altına gömerler. Yumurtlamak için hepsinin aynı saatte aynı yer de toplanmasının da özel bir anlamı vardır: Yumurtalarını başlarındaki sert yumru sayesinde kıran yavrular üzerlerindeki toprak tabakasını tek başlarına kazamazlar, bunun için yumurtadan erken çıkan yavrular diğerlerine yardım ederler. Ayrıca yüzeye çıkmadan önce bir müddet durup gece olmasını beklerler. Çünkü gündüz fazla ısınan kumda sürünerek ilerlemek zordur. Ayrıca gündüz yırtıcı kuşlara yem olmak ihtimali de var. Gece olunca kazma işlemini tamamlayıp yüzeye çıkarlar ve karanlık olmasına rağmen denizin yönünü bulup hızla o yöne doğru hızla ilerlerler. Yeni doğmuş yavru bu kadar hayati bilgiyi, daha önceden bir tecrübesi olmadığına göre, nereden biliyor olabilir? Bu sorunun tek cevabı: Onları yaratan yüce Tanrı’nın bu bilgileri (içgüdüyü) onlara önceden ilham ettiğidir.

Bombardıman böceği, bir tehlike anında kendisini savunmak için vücudunda taşıdığı hidrojen peroksit ile hidrokinonu düşman üzerine püskürtür. Bu iki yanıcı ve zehirli madde böceğin vücudunda iki ayrı salgı bezi tarafından salgılanır ve iki ayrı bölümde depolanır. Bu iki bölme, arada bir kasla patlama odacığı adı verilen bir başka bölüme bağlanır. Böcek, tehdit edildiğinde bu kası sıkar ve bu iki madde saklama odacıklarından patlama odacığına geçer. Orada bulunan enzimlerin de vasıtasıyla yüksek miktarda ısı açığa çıkar ve bu bölümde bir buharlaşma olur. Açığa çıkan buhar ve oksijen gazı, bulunduğu bölümün duvarlarına baskı yapar ve aradaki kasla birlikte bu kimyasal silah düşmana fırlatılır. Bir böceğin böylesine mühendislik harikası bir silaha nasıl sahip olduğu ve kullandığı hâlâ esrarını korumaktadır. Bu olay bile tek başına evrim teorisini çürütmeye yetecek güçtedir. Çünkü böyle bir silahın birbirini izleyen tesadüfler zinciriyle kademe kademe oluşması mümkün değildir. Ayrıca öyle bile olsa bu sefer de böceğe zarar verecek ve hatta onu havaya uçuracaktır. Demek ki bu mühendislik harikası silahı böceğe tüm parçalarıyla eksiksiz bir bütün halinde veren bir başka irade vardır.

Termitlerin devasa boyutlardaki, her biri birer mühendislik harikası, yuvalarını görenler şaşırmadan edemezler. İç içe geçmiş tüneller, geçitler, havalandırma sistemleri, özel mantar üretme bahçeleri, güvenlik çıkışları… 1-2 santimetre boyundaki doğuştan kör termitlerin böylesine mimarlık ve mühendislik bilgisi gerektiren mükemmel tasarımı nasıl inşa ettikleri hâlâ bir sırdır.

Bilindiği gibi ağaçkakanlar, yuvalarını gagalarıyla ağaçları oyarak yaparlar. Bir saniyede yaklaşık 15 darbe ile ağacı gagalayan ağaçkakanın normalde beyin kanamasından ölmesi gerekirdi. Fakat hiçbir şey olmaz çünkü kafatası, darbe şiddetini azaltıcı ve emici bir tür süspansiyon sistemine sahiptir. Gagadaki ve çene eklemlerindeki bazı kaslar ve alın yapısı, gagalama esnasında oluşan aşırı basıncı emerek hafifletecek şekilde yaratılmıştır. Tabii hesaplama ve düzen bunlarla da bitmez. Oymak için de, kolay delinen, yüz yaşındaki çam ağaçlarını tercih ederler. Çünkü yüz yaşındaki çam ağaçlarının kabukları ve gövdeleri yakalandıkları bir hastalıktan dolayı yumuşar. Ayrıca çam ağaçlarının reçineleri akarak zamanla diplerinde bir gölet oluştururlar. Bu da ağaçkakanları en büyük düşmanları yılanlardan korur. Bir kuş, küçücük beyniyle bütün bunları nereden biliyor olabilir? Daha da önemlisi bu özellikleri doğmadan önce kendileri kazanmadığına göre onlara kim verdi? Keza bu özellikleri evrimin iddia ettiği gibi zamanla ve tesadüf eseri kazanmaya kalksalardı vahşi doğada bu özellikleri kazanmaya fırsat bulamadan onları öldürürdü ve böylece soyları da tükenmiş olurdu.

Hayvanlardaki pek çok savunma taktiğinden biri de kamuflajdır. Bazı hayvanların vücutları, onların iradeleri dışında, bulundukları ortamın rengini veya şeklini alırlar. Dışarıdan bakıldığında bulundukları ortamdan ayırt edebilmek neredeyse imkânsızdır. Elbette bu hayvanların, onları yaratan Tanrı’nın onlar için özel olarak tasarladığı bu kamuflajdan haberleri bile yoktur.

Hayvanlardaki bir diğer savunma taktiği ise sahte gözlerdir. Bazı kelebek, tırtıl ve balık cinsleri; kanatlarındaki, kuyruklarındaki, vücutlarındaki bu sahte gözler sayesinde düşmanlarını “tehlikeli” olduklarına ikna ederler. Elbette bu sahte gözler bu hayvanların bilinçli bir tercihleri olmayıp Yaratan’ın üstün bir tasarımıdır. Tanrı hem bu sahte gözleri var etmiş hem de bir tehlike anında bunları kullanabilecekleri içgüdüsünü onlara ilham etmiştir.

Tohum Mucizesi

Tohum… Yıllardır bir çuvalın içinde, bir kutuda ya da kavanozda hiçbir hayat belirtisi göstermeden kuru kuru dururken toprağın altına atıldığında birdenbire canlanmakta, ortaya dev bir ağaç çıkmaktadır. Tek malzemesi toprak olan küçücük tohum, ağaç üretmeyi nereden biliyor? Nasıl oluyor da tek malzemesi toprağın içinden kendine gerekli malzemeleri ayrıştırıp alıyor ve içinde damarlar bulunan, topraktaki maddeleri özümsemek için gerekli köklere sahip üst kısmında kocaman bir gövdesi ve üzerinde dalları budakları olan bir canlı üretebiliyor? Bu sorunun tek cevabı: Tohumun içinde tüm bunları yapacak bir aklın saklı olduğudur. Peki, bu akıl tohuma nereden geldi? Elbette daha pek çok bilgi gibi bu bilgi de tohuma üstün güç ve akıl sahibi olan Tanrı tarafından verildi.

Üstelik tohumdaki bilgi, ondan çıkacak ağacın şekli ve yapısıyla da sınırlı değildir. O bitkiden, ağaçtan çıkacak sebzenin, meyvenin bilgisine de sahiptir. Her meyve kendine has kokuya ve lezzete sahip, rengi ve görünümüyle son derece estetik ve çekici olarak ambalajlanmış olarak yaratılır. Oysa tesadüflerin sonunda oluşmuş olsalardı son derece acı, kötü kokulu hatta rengi de çamur gibi olabilirdi. Tüm meyve ve sebzeler olmaları gereken ideal tat ve kokuya sahiptirler. Ayrıca olayın bir diğer şaşırtıcı yönü de ağacın, insanın sahip olduğu estetik kavramları, hangi tadı beğendiği ya da nasıl bir dil yapısına sahip olduğu gibi detayları nasıl olup da bildiğidir. Bunları bildi diyelim, tatsız tuzsuz, kokusuz kara topraktan kendisine gerekli olan maddeleri alabilecek kimya bilgisini nereden biliyor? Ayrıca konu estetik görünüm, güzel koku ve güzel tatla da sınırlı değil? Bir tahta parçası mevsimine göre insana iyi gelecek vitaminleri nereden biliyor? Örneğin kış aylarında bol bulunan portakal, mandalina, greyfurt gibi meyveler yaz meyvelerine göre daha çok C vitamini içerirler. Elbette bir tahta parçası iyi tat, iyi koku gibi insanın estetik zevklerini ve vitamin ihtiyaçlarını bilemez. Bunu ancak üstün bir akıl, sonsuz bir bilgi ve yeteneğe sahip olan yüce bir Yaratıcı bilebilir?

Amazon Nilüferleri

Topraktaki çiçeklerin her biri birer sanat ve estetik harikası olmalarına rağmen her gün görmemizin getirdiği kötü bir alışkanlıktan dolayı biz insanoğlundan yeterli ilgi ve takdiri görmezler. Amazon nehrinin dibindeki balçıkta yetişen Amazon nilüferleri denen çiçekler, örnek, örnek olduğu kadar da akılcı, yaşam mücadeleleri ile Tanrı’nın varlığına en açık delillerden biridir. Bu çiçekler nehrin dibindeki bataklıkta büyümeye başlarlar ve yaşamlarını sürdürecek gerekli oksijene ve ışığa kavuşmak için suyun yüzeyine doğru bir yolculuğa çıkarlar. Suyun yüzeyine çıkınca büyümeyi durdurup çapı iki metreye ulaşan dev yapraklara dönüşürler. Bu sayede bol bol güneş ışığından faydalanıp bol bol fotosentez yaparlar. Boyu yer yer 11 metreye ulaşan Amazon çiçeklerinin köklerinden çıkan sapları da toprağın altına doğru değil de yukarı doğru tırmanıp, batmamak için kenarlarından yukarı doğru kıvrılmış olan, bu dev yapraklara bağlanırlar. Bu uzun saplar sayesinde köklere oksijen taşınır. Amazon nilüferlerinin yaşam mücadelesi oksijene ve güneş ışığına kavuşmakla bitmez. Nesillerini devam ettirebilmeleri için üremeye de ihtiyaçları vardır. Üremelerine yardımcı olacak canlı, çiçeklerindeki beyaz renge karşı özel bir zaafla yaratılmış olan kınkanatlı böceklerdir. Bu böcekler sayesinde polenlerini başka nilüferlere taşıtan Amazon nilüferleri, böcekler ayrıldıktan sonra, tekrar kendilerine konmamaları için, renklerini değiştirip pembeye bürünürler. Ama önce üzerlerine konan kınkanatlıların üzerlerine kapanarak bir süre onları hapsedip bol bol polen ikramında bulunurlar. Hiç kuşkusuz bu ince hesaplarınmış hareketler, Amazon nilüferlerinin kendi aklının bir ürünü değildirler. Basit bir bitki, oksijene ve ışığa ihtiyacı olduğunu, ihtiyacı olan bu oksijen ve ışığın da suyun yüzeyinde olduğunu önceden tecrübe etmeden bilemez. Bunu ancak ve ancak onu yaratan üstün bir akıl ve kudret sahibi olan Tanrı bilebilir.

Evrenin Yaratılışı

Evrenin bilim yoluyla keşfedilen özellikleri, beklenenin aksine, ateizmin doğruluğuna ve haklılığına değil, Tanrı’nın yüce varlığına işaret eder. Bilim, bazı ateist dostların iddialarının aksine, Tanrı inancının diğer adıyla Yaratılışçılığın (Creationism) karşısında ve ona alternatif değil aksine onu destekler pozisyondadır. Çünkü bilim, insanı cehaletten kurtarıp daha bilinçli düşünmeye ve akletmeye sevk eder; kişinin düşünce ve tefekkür dünyasını genişletir, yeryüzündeki yaratılış izlerini daha net görmesine yardımcı olur.

Yaşamın kaynağına dair iki önemli açıklamadan biri, canlılığın kaynağını tesadüflerle açıklayan Evrim teorisi; diğeri ise, tüm canlıların üstün bir güç ve akıl sahibi olan Tanrı tarafından yaratıldığını öne süren Yaratılışçılık fikri. Çeşitli platformlarda defalarca çürütülmüş olmasına rağmen materyalizme iman eden bilim insanları tarafından Evrim, ideolojik bir inatla savunulmaya devam ediyorlar.

Evren, bundan yaklaşık 15 milyar yıl önce maddenin, enerjinin, hatta zamanın dahi bulunmadığı tamamen metafizik olarak tanımlanabilecek bir yokluk ortamında sıfır hacme ve sonsuz çekim gücüne sahip tek bir noktanın büyük bir patlamayla (Big Bang) patlamasıyla madde, enerji ve zaman boyutlarıyla birden varolmuştur. Büyük Patlama, evrenin varoluşu ve başlangıcı konusunda bilim çevrelerinde ortak kabul gören şimdilik tek tezdir.

Rus matematikçi Alexander Friedmann ve Belçikalı evren bilimci Georges Lemaitre 20. yüzyılın başında evrenin sürekli hareket halinde olduğunu ve genişlediğini teorik olarak hesapladılar. Bu gerçek 1929 yılında gözlemsel olarak da ispatlandı. Amerikalı astronom Edwin Hubble, kullandığı dev teleskopla uzayı gözlerken yıldızların ve galaksilerin sürekli olarak birbirinden uzaklaştıklarını gözlemledi. Bu gerçek son olarak COBE uydusundan gelen verilerle de desteklendi.

Güneş, Solar Apex adı verilen bir yörünge boyunca Vega yıldızı doğrultusunda saatte 720 bin km’lik bir hızla dönmektedir. Güneş’le birlikte onun çekim etkisindeki gezegenler de aynı mesafeyi katederler. Evrendeki tüm yıldızlar da Güneş’e benzer bir yapıda kendi yörüngelerinde dönerler. Evrende Samanyolu’na benzer 100 milyardan fazla galaksi, her galakside de ortalama 200 milyar yıldız olduğu tahmin edilmektedir. Bu yıldızların pek çoğunun da Güneş’e benzer şekilde gezegenleri, bu gezegenlerin de Dünya’dakine benzer şekilde uyduları mevcuttur. Galaksiler dâhil tüm gök cisimleri kendi yörüngelerinde diğerleriyle kusursuz bir uyum içinde dönerler. Öyle ki hiçbir gök cisminin yörüngesi bir diğeriyle kesişmez.

Tanrısal Kalkan: Atmosfer

Yerküremizi saran atmosfer canlılığın devamı için son derece önemli işlevlere sahiptir. Atmosfer, Dünyamıza çarpan irili ufaklı pek çok göktaşını eriterek yok eder ve bunların yeryüzüne inerek canlılara zarar vermesine engel olur. Atmosfer, bunun yanı sıra uzaydan gelen ve canlılar için zararlı olan ışınları da filtreler. Güneş’ten gelen zararlı ultraviyole ışınları atmosferin ozon tabakası tarafından emilir ancak bu ultraviyole ışınlarının bitkilerin fotosentez yapmaları için gerekli olan miktarı ise bir mucize eseri olarak ozon tabakasından geçirilir. Atmosfer ayrıca uzayın ortalama eksi 270 derecelik soğuğundan da Dünyamızı korur.

Yaşamın Maraton Koşucuları: Spermler

Cinsel birleşme anında erkekten bir kerede ortalama 250 milyon sperm atılır. Meni olarak da adlandırılan ve spermleri taşıyan besleyici sıvı, sadece spermden oluşmaz. Aksine meni, birbirinden farklı sıvıların karışımından oluşur. Bu sıvıların farklı farklı görevleri vardır: Spermin ihtiyaç duyduğu enerjiyi karşılayacak olan şekeri bulundurmak, baz özelliğiyle ana rahminin girişindeki asitleri nötralize etmek, spermin hareket edeceği kaygan ortamı sağlamak bunlardan bazılarıdır. Elbette akılsız spermler bu kadar fizik, kimya, biyoloji bilgisinin hepsine birden sahip olamazlar.

Özel Kimlik Kartlarımız: Parmak İzlerimiz

İnsanın parmaklarındaki hiçbir özelliği ve anlamı olmadığı sanılan parmak izleri sadece o insana özel olan bir kimlik kartı gibidir. Başka bir deyişle tüm insanların parmak izleri tamamen kendilerine özeldir. Şu an dünya üzerinde yaşayan ve tarih boyunca yaşamış milyarlarca insanın parmak izi birbirinden farklıdır.

İnsancı Kozmolojik İlke

Evreni incelediğimizde insancı bir ilke (Anthropic Principle) göze çarpar. Yani evreni gözlemlediğimizde her şeyin bir düzen ve uyum içinde olduğunu, adeta her şeyin insan için önceden ince ince ayarlandığını (Fine Tuning) görürüz. İşte bu ince ayar, Tanrı’nın yaratılış delillerinden, belki de en önemlilerinden, biridir. Örneğin nefes almak, insanın hayati fonksiyonlardan biridir. Nefes alabilmemiz için hem bedenimizde hem de dış çevrede olması gereken tüm fiziki, kimyasal ve biyolojik şartlar, bizim herhangi bir çabamız olmadan, mükemmel bir denge içinde, bizden önce yaratılmıştır. İnsan sadece ihtiyacı olan nefesi alır, o kadar. Bunun için özel bir çaba harcamasına bile gerek yoktur. Oysa insanın basit bir eylem sandığı nefesi alabilmesi için öncelikle atmosferden başlayarak doğada, evrende hatta insanın kendi bedeninde pek çok hayati şartın aynı anda sağlanması gerekir. Örneğin atmosferdeki azot, oksijen ve karbondioksit oranının çok iyi ayarlanmış olması gerekir. Bu dengedeki en ufak bir bozukluk insanın ölümüyle sonuçlanabilir. Bu oranın korunması için sayısız faktörün bir arada olması gerekir. Güneş, Güneş ışığını kullanarak fotosentez yapan bitkiler, topraktaki mikroorganizmalar bu denklemdeki parametrelerden sadece bir kaçıdır. Yağan yağmurlar, çakan şimşekler, atmosferdeki basınç seviyesi, yerin çekirdeğindeki elementlerin oranı gibi daha sayamadığımız nice unsur dolaylı ya da dolaysız olarak havadaki gaz oranının belirlenmesinde pay sahibidirler. Bunlardan biri bile eksik olsa, örneğin gözle bile göremediğimiz topraktaki mikroorganizmalar olmasa azot döngüsü, karbondioksit döngüsü gibi hayati fonksiyonlar bir anda durur. Ancak etrafımıza baktığımızda bu mükemmel dengede en ufak bir bozulma ya da aksama görmeyiz. Çünkü Tanrı, yaşamımız için gereken tüm sistemleri bizim için ince ince ayarlamış ve bu sistemleri 7/24 çalışır vaziyette tutmakta ve her an her saniye bu mükemmel düzeni sonsuz ilmi ve kudretiyle korumaktadır.

Tanrı’nın ilmi ve kudreti sonsuzdur. Varlığımızın devamı için evrende var olan sistemleri hiç durmaksızın çalıştırır, sevk ve idare eder. Küçük bir adım atabilmemiz için bile yerin çekim kuvvetinden, iskelet sistemimize, sinir ve kas sistemimizden beynimize ve kalbimize hatta Dünya’nın dönüş hızına kadar her şeyin mükemmel bir dengede ince ince ayarlanmış olması gerekir. Dünya’nın ve evrenin varlığını ve bu varlığını devam ettirebilmesini kendinden bile habersiz kör ve sağır tesadüflere veya evrim gibi saçma sapan süreçlere bağlamak hem çok büyük bir yanılgı hem de bu varlığı yaratan ve devam ettiren gücü elinde tutan Tanrı’ya çok büyük bir haksızlıktır. Evrendeki her sistem, evrende tesadüfe yer olmadığının ve Tanrı’nın varlığının açık birer kanıtıdır. Örneğin Dünya, Güneş’in etrafında dönerken her 29 km’de bir doğru çizgiden 2, 8 mm sapar. Eğer bu sapma 0,3 mm az veya fazla olsa, yeryüzündeki canlılar donarak veya kavrularak ölürlerdi. Siz sessiz sakin bir ortamda kitabınızı okurken bile evrenin her köşesinde muazzam faaliyetler sürmektedir. Örneğin her saniye yeryüzüne 16 milyon ton su düşmekte, eşit miktarda su da yerden buharlaşarak atmosfere yükselmektedir. Her saniye dünya üzerinde ortalama 100 şimşek oluşmakta ve her şimşek çakışında da trilyonlarca ton azotdioksit molekülü açığa çıkarak atmosfere karışmakta ve yüzde 78’lik azot oranını korumaya yardımcı olmaktadır. Keza toprak da ucu bucağı olmayan bir fabrika gibi çalışarak bünyesinde bulunan trilyonlarca bakteriyle azot çevrimine katkıda bulunmaktadır.

Siz şimdi şu anda bu cümleleri okumakla meşgulken bile Güneş, 564 milyon ton hidrojeni 560 milyon ton helyuma dönüştürdü, arta kalan 4 milyon ton hidrojeni de enerjiye çevirdi. Bu olay sonucu milyonlarca atom bombasının patlamasına eş, korkunç bir ışık ve radyasyon açığa çıktı. Bize sadece sıcaklığı ve aydınlığı ulaşan Güneş, aslında kıpkırmızı gaz bulutlarından oluşan dev bir kuyu. Kaynayan yüzeyinden milyonlarca kilometre öteye fışkıran dev girdaplardan, dipten yüzeye doğru yükselen dev hortumlardan oluşan ve her saniye insanlığın başlangıcından günümüze kullandığından daha fazla enerji üreten dipsiz bir kuyu. Biz ise ürettiği enerjinin iki milyarda birini kullanıyoruz. Güneş’in zararlı ışınları bize ulaşamadan atmosfer ve dünyanın manyetik alanı (Van Allen Radyasyon Kuşakları) tarafından süzülür.

Siz şu anda koltuğunuzda otururken hiç sallanma hissetmiyorsunuz ama üstünde oturduğunuz Dünyamız dev kütlesiyle uzayda saniyede 30 km hızla yol alıyor. Ayrıca Dünya’nın Güneş’in etrafındaki hızı merminin hızının yaklaşık 60 katı; yani saatte 108 bin kilometre. Bu hızda giden bir araç yapılabilseydi Dünya’nın çevresini 22 dakikada turlardı. Dünyamız, Güneş etrafında bu hızla dönmeye devam ederken Güneş’le birlikte saniyede 20 km hızla Vega yıldızına doğru da yol alıyor. Galaksimiz Samanyolu ise tüm yıldızları, gezegenleri, kuyruklu yıldızlarıyla yörüngesinde 200 milyon yılda tamamladığı turunu tamamlamaya çabalıyor. Normalde bu hızlarda Dünya’nın üzerinde hiçbir canlının kalmaması gerekirken Tanrı’nın yarattığı yerçekimi kanunu sayesinde kimsenin burnu bile kanamaz. Şu anda 8 milyar insanın kalbi, beyni, midesi, pankreası, karaciğeri, akciğeri; sinir, solunum ve savunma sistemleri, hiçbir kesintiye maruz kalmadan Tanrı’nın izniyle tıkır tıkır çalışıyor. Toprağın altında üstünde kim varsa hepsine rızkı veriliyor. Avlanmaları, beslenmeleri, barınmaları, tehlikelerden korunmaları tek tek Tanrı’nın kontrolünde yaratılıyor. Siz şimdi camdan güneşi seyrederken dünyanın bir başka yerinde yağmur yağıyor. Ya da bir başka kişi dünyanın bir başka yerinde buz tutmuş camından dışarıyı görmeye çalışıyor. Ya da esen şiddetli bir rüzgâr, tonlarca ağırlığındaki bulutları oyuncakmış gibi yerinden kaldırıp oradan oraya savuruyor. Ayrıca tek olduğunuzu sandığınız odanızda da yalnız değilsiniz. Örneğin cildinizin üzerinde bulunan bakteriler, bir yandan yaşamlarını sürdürürken diğer yandan da siz farkında değilken derinizin üzerindeki ölü hücreleri temizliyorlar. Keza soluduğunuz havada da milyonlarca mikroorganizma var.

Özellikle deistlerin iddia ettiği gibi Tanrı’nın evreni ve içindekileri yarattığı ama sonunda onu başıboş bıraktığı düşüncesi kanımca yanlıştır. Çünkü evrenin her noktasında gerçekleşen mucize kelimesinin bile eksik kaldığı olaylar Tanrı’nın izni, bilgisi ve yaratması olmadan gerçekleşemez. Çevremizde gördüğümüz ve belki de umursamadan geçip gittiğimiz pek çok doğa olayı, Tanrı’nın yarattığı milyarca sistemin milim ölçülerle ve mükemmel bir eşgüdüm içinde çalışmasıyla gerçekleşebilir. Özetle evrende meydana gelen irili ufaklı tüm olaylar, Tanrı’nın sonsuz kudreti ve her şeyi kuşatan ilmiyle oluşur kendi kendilerine oluşmalarına imkân ve ihtimal yoktur.

Tanrı’nın varlığının delilleri tüm kâinatı sarıp kuşatmıştır.

Evrim Yanılgısı

Bilindiği gibi Charles Darwin tarafından ortaya atılan Evrim Teorisi, canlıların ilkel türlerden gelişmiş türlere doğal seleksiyon ve mutasyon gibi evrim mekanizmaları sayesinde kademe kademe evrimleştiğini iddia eder. Ortama en iyi uyum sağlayan bireyler kazandıkları yetenekleri gelecek nesillere aktarıyor, böylece bu faydalı değişiklikler zamanla birikerek bireyi atalarından farklı yeni bir türe dönüştürüyordu. Evrimin en büyük delili ise, oluşan bu türleri birbirine bağlayan ara geçiş formlarına ait, yeryüzünün değişik katmanlarında bolca bulunacağı umulan, fosillerdi.

Darwin’in bu tezi ortaya attığı 1859 yılında genetik, mikrobiyoloji, biyokimya gibi bilimler henüz ortada yoktu. Avusturyalı botanikçi Mendel, 1865 yılında kalıtım kanunlarını keşfetti. 1900’lerin hemen başında genetik bilimi ve dolayısıyla genler ve kromozomlar keşfedildi. 1950’lerde DNA’nın da keşfiyle birlikte evrimin geçersizliği tamamen kanıtlanmış oldu. Çünkü DNA’daki dev bilgi, evrim mekanizmaları ve tesadüflerle açılanamayacak derecede büyüktü. Tek bir insan DNA’sının içerisindeki bilgi 1 milyon ansiklopedi sayfasını dolduracak büyüklükteydi. Ayrıca sonradan kazanılmış faydalı-faydasız değişikliklerin yeni kuşaklara aktarılması ise hiç mümkün değildi. Bu gerçekler Evrim mekanizmaları denen hayali mekanizmanın daha çalışmaya başlamadan durması anlamına geliyordu.

Evrim teorisi çıkmaza girince teoriyi kurtarmak için ortaya atılan neo-Darwinizm ve “sıçramalı evrim” gibi yeni tezler de ana teoriyle aynı kaderi paylaşacak ve gelişen bilim karşısında direnemeyip bilim tarihinin çöplüğünde yerlerini alacaklardı.

Üstelik ilk kuşun ani bir sıçramayla bir sürüngen yumurtasından çıktığı iddiası gibi, kimi canlıların birden bire ve hiç bir ara geçiş formu olmadan bir başka türe dönüştüklerini iddia eden “sıçramalı evrim” teorisi, trajikomik bir şekilde, evrimi değil yaratılışı doğruluyordu.

Şunu da belirtmekte fayda var: Evrim mekanizmalarından en önemlisi sayılan mutasyonlar genetik bilgiyi geliştirmezler, bireye yeni bilgi ekleyemezler; aksine genetik bilginin eksilmesine veya bozulmasına yol açarlar. Keza canlılardaki kompleks yapılara sahip göz, kanat, akciğer ve beyin gibi organları kademeli evrimle, mutasyonla açıklamak ise imkansızdır. Çünkü bu organlar eksik kusurlu olarak çalışamazlar ve fonksiyonlarını tam olarak yerine getiremezler.

Darwin’in 1859 yılında yazdığı “Türlerin Kökeni” (The Origin of Species) kitabında ortaya attığı Evrim Teorisi, tek hücreli organizmalardan kompleks omurgasızlara bir türün başka bir türe milyonlarca yıllık bir zaman dilimi içerisinde yavaş ve kademeli olarak dönüştüğünü söylüyordu. Bu iddialarının mantıksal sonucu olarak dünyanın dört bir yanında milyonlarca hatta milyarlarca ara geçiş formu adı verilen ucube yaratıkların fosillerinin yer alması gerekirdi. Fakat yapılan hummalı kazılarda Darwin’in kitabında bahsettiği ve evrime kanıt olarak sunduğu ara geçiş formlarına, Coelacanth balığı, Archaeopteryx kuşu yanılgılarını; Piltdown Adamı ve Nebraska Adamı sahtekârlıklarını saymazsak, hiç rastlanamadı. Sonuç evrimciler için büyük bir hayal kırıklığı idi. Tüm araştırmalar yeryüzünde hayatın tüm çeşitliliğiyle Cambrien Devri gibi belli dönemlerde aniden ortaya çıktığını gösteriyordu. Darwin de zaten bu açmazın farkındaydı ve kitabının “Teorinin Zorlukları” başlığı altındaki bölümde, “Neden bütün doğa bir karmaşa halinde değil de, tam olarak tanımlanmış ve yerli yerinde?” diye soruyordu.

Fosil kayıtları, evrimcilerin iddia ettiği gibi omurgasızlar-balıklar-amfibiyenler-sürüngenler-kuşlar-memeliler şeklinde ilkelden gelişmişe doğru ilerlediği varsayılan evrim şemasını doğrulayan kayıtlar olarak değil, aksine bir anda ve mükemmel halde ortaya çıkan canlıların kayıtlarıyla doluydu.

Sudan karaya geçişi ispatlayan ara geçiş formu olduğu iddia edilen 410 milyon yıllık Coelacanth’ın bugün de örnekleri görülen bir balık olduğu, keza uçamayan tüylü dinozorlar ile modern kuşlar arasındaki geçiş formu olarak sunulan 135 milyon yıllık Archaeopteryx fosilinin de soyu tükenmiş bir kuşa ait olduğu ortaya çıktı.

Normal yollardan delil bulamayınca kendi delillerini kendileri üretme yoluna giden evrimcilerin başarısız girişimlerinin bir ürünü olan Piltdown Adamı, Charles Dawson tarafından 1912 yılında İngiltere’nin Piltdown kasabası yakınlarında bir çukurda bir çene kemiği ve kafatası olarak bulundu. Uzun zaman müzelerde insan evrimine delil olarak sergilendi. Ancak 1949 yılında fosil uzmanlar tarafından incelendiğinde kafatasının 500 yaşında bir insana, çene kemiğinin de yakın zamanda ölmüş bir maymuna ait olduğu anlaşıldı. Dişler, çene kemiğine sonradan eklenmiş ve insana ait olduğu izlenimi vermek için de eklem yerleri törpülenmişti. Daha sonra bütün parçalar eski görünmeleri için, potasyum dikromat ile lekelendirilmişti.

1922 yılında Henry Fairfield Osborn tarafından ABD’nin Nebraska eyaletinde Pliocene Dönemi’ne ait olduğu sanılan bir azı dişi fosili bulundu. Uzun tartışmalar neticesinde bu dişin Hesperopithecus Haroldcooki Latince takma adı verilen “Nebraska Adamı”na ait olduğu söylendi. Ancak 1927’de iskeletin öbür parçaları da bulununca dişin, Prosthennops isimli soyu tükenmiş bir yabani Amerikan domuzuna ait olduğu anlaşıldı.

Evrim teorisine göre insanlar ve maymunlar, “maymunsu” ailesi adı verilen ve günümüzden 4 milyar yıl önce yaşadığı varsayılan ortak bir ataya sahiptiler. “Güney Maymunu” anlamına gelen bu otak ilk atanın (hominid) Latince adı: Australopithecus’du. İşin gerçeği ise şuydu: Australopithecuslar, soyu tükenmiş gerçek maymunlar, homo serisindeki canlılar ise nesli tükenmiş insan ırklarıydı. Evrimcileri, Australopithecusların günümüzün insanının ilkel atası olduğuna ikna eden şey, bu maymunların iki ayakları üzerinde yürüdükleri düşüncesidir. Oysa sonradan yapılan bilimsel araştırmalar, iki ayakları üzerinde yürüyen yegâne canlının insan ırkı olduğunu, diğer canlıların iki ayaklı olarak sınırlı bir hareket kabiliyetine sahip olduklarını ortaya koyacaktı. Üstelik eğik yürüme, dik ya da dört ayak üzerinde yürümeye nazaran daha fazla enerji kaybına yol açıyordu ve dolayısıyla verimsiz bir yürüme şekliydi. Australopithecus-homo erectus-arkaik homo sapiens-homo sapiens neanderthalensis-cro magnon (mağara adamı) şeklinde ilerleyen sözde insan evrimi şemasında bir ara geçiş formu olduğu iddia edilen homo erectusların farklı kafatası yapısı; beslenme, genetik göç, diğer insanlarla belli bir süre kaynaşmama gibi nedenler sonucu ortaya çıkmış fiziksel farlılıklardı. Keza Avustralya’nın Kow bataklığında bulunan bu insan ırkına ait 13 bin yıllık fosiller de bu ırkın günümüze kadar yaşamış bir insan ırkı olduğunun açık kanıtıydı.

Evrimcilerin çizdiği insanın hayali soyağacına göre günümüz insanından önceki iki basamağı oluşturan arkaik homo sapienslerle homo sapiens neanderthalensisler, Aborjin yerlilerinin arkaik homo sapienslerin günümüzdeki temsilcileri olduğu örneğinde olduğu gibi, farklı bir tür olmayıp bazılarının temsilcileri günümüzde de devam eden farklı iki insan ırkıdırlar. Keza neanderthaller de, ölülerini gömen, çeşitli müzik aletleri yapan dolayısıyla hareket kabiliyeti, alet kullanımı, zekâ seviyesi ve konuşma kabiliyeti açısından modern insandan aşağı kalmayan zamanla asimile olmuş bir insan ırkından başka bir şey değildirler. Hatta araştırmalar, Neanderthallerin beyin hacimleri ve vücut yapıları itibariyle günümüz insanından daha gelişmiş olduğunu gösteriyordu.

Evrim teorisi canlılığın, ilkel dünya koşullarında rastlantılar sonucu meydana gelen bir hücreyle başladığını öne sürer. Ancak bir canlı hücre, tıpkı bir şehir gibi; çalışma sistemleri, haberleşmesi, ulaşımı ve yönetimiyle doğa şartları ve tesadüflerle meydana gelemeyecek kadar kompleks bir yapıdadır. Hücrenin tükettiği enerjiyi üreten elektrik santralleri; yaşam için zorunlu olan enzimleri ve hormonları üreten fabrikalar; üretilecek ürünlerle ilgili ürün bilgilerinin kaydedildiği bir bilgi bankası; bir bölgeden diğer bölgeye ürün ve hammadde taşıyan lojistik ağı; boru hatları; dışarıdan gelen hammaddeyi işleyecek gelişmiş laboratuarlar ve rafineriler; hücreye giriş-çıkışları kontrol edecek uzmanlaşmış hücre zarı proteinleri bu kompleks yapının sadece bir bölümünü oluştururlar. Böyle bir hücrenin günümüzün en ileri teknolojiye sahip laboratuvarında, hatta mitokondri, ribozom gibi hücrenin tek bir organeli bile, sentezlenemezken ilkel dünya şartlarında tesadüfen oluşması hiç mümkün değildir.

Hatta bırakın hücreyi, hücreyi oluşturan binlerce çeşit kompleks protein molekülünden bir tanesinin bile doğa koşullarında tesadüfen oluşması mümkün değildir. Proteinler belli sayıdaki aminoasitlerin özel bir sırayla dizilmelerinden oluşur. Bir başka deyişle proteinin yapıtaşları aminoasitlerdir. En basit protein 50 çeşit aminoasitten oluşur. Örneğin bileşiminde 288 aminoasit bulunan ve 12 farklı aminoasit türünden oluşan ortalama büyüklükteki bir protein molekülünün içerdiği aminoasitler 10300 farklı şekilde dizilebilirler. Bu dizilimlerden sadece bir tanesi sözü edilen proteini oluşturur, geriye kanal tüm dizilimler çöptür. Tersten düşünürsek, yukarıdaki örnekteki protein molekülünün tesadüfen meydana gelme ihtimali 10300’de 1’dir. Bu da pratikte gerçekleşmesi imkânsız bir olaydır. Üstelik hücre sadece proteinden de meydana gelmemektedir. Yapısında proteinin yanı sıra nükleik asitler, karbonhidratlar, lipitler, vitaminler, elektrolitler gibi daha birçok kimyasal ve organik madde farklı farklı organellerin yapısında gerek yapıtaşı gerekse fonksiyon bakımından belli bir oran ve uyumda yer alırlar. Türkiye’de evrimci düşüncenin önde gelen isimlerinden Prof. Dr. Ali Demirsoy, “Kalıtım ve Evrim” isimli kitabında canlılık için gerekli olan enzimlerden birisi olan Cytochrome C’nin tesadüfen oluşma ihtimalini şöyle açıklıyor:

“… Sitokrom-C’nin belirli aminoasit dizilimini sağlamak, bir maymunun daktiloda hiç hata yapmadan insanlık tarihini yazma olasılığı kadar azdır…”

Üstelik canlılarda bulunan protein molekülünün meydana gelebilmesi için yalnızca aminoasitlerin uygun sırada dizilmeleri de yeterli değildir. Bunun yanında, proteinlerin yapısında bulunan 20 çeşit aminoasitten her birinin de yalnızca sol-elli olması gereklidir. Bu durum Britannica Bilim Ansiklopedisi’nin ifadesiyle, milyonlarca kez havaya atılan bir paranın her seferinde tura gelmesi gibi olasılık dışı bir şeydir. Doğada kimyasal olarak aynı aminoasitin eşit sayıda hem sağ-elli hem de sol-elli olmak üzere iki farklı türü vardır. Bir proteinin meydana gelebilmesi için gerekli aminoasit çeşitlerinin gereken sayı ve sıralamada ve gereken üç boyutlu yapıda dizilmeleri yetmez. Bunun için aynı zamanda birden fazla kola sahip aminoasit moleküllerinin yalnızca birbirlerine peptid bağıyla bağlanmaları gerekir. Bu durumda örneğin 500 aminoasitli ortalama bir protein molekülünün uygun çeşit ve sıralamada dizilmeleri ihtimalinin yanı sıra içerdiği aminoasitlerin sol elli olması ve bu aminoasitlerin her birinin de yalnızca peptid bağı ile bağlanmaları ihtimali:

Uygun çeşit ve sıralamada dizilme ihtimali 1/10650; sol elli olma ihtimali 1/10150; peptid bağı ile bağlanmaları ihtimali 1/10150 olmak üzere toplam 1/10950’dir (1/10650×1/10150×1/10150=1/10950).

Pratikte böyle bir ihtimalin gerçekleşeme şansı ise sıfırdır. İnsan vücudu için hayati bir protein olan hemoglobin molekülünde üstteki örnekten farklı olarak 574 tane aminoasit bulunur. Vüvcudumuzdaki mlyarlarca kırmızı kan hücrelerinden yalnızca bir tanesinde 280 milyon hemoglobin molekülü bulunduğunu dikkate alırsak bırakalım kırmızı kan hücresini o hücrenin bir tane proteinin meydana gelebilmesi için bile dünyanın kalan ömrü yetmemektedir.

Peki, her nereye baksalar Tanrı’nın varlığını gösteren işaretlerle karşılaşan kimi insanlar neden ateizmde direnirler? Bu inkârlarının temel nedeni, maddenin ezeli ve ebedi olduğunu savunan materyalizm felsefesine ve onun doğaya uyarlanmış hali Evrim Teorisi’ne olan körü körüne bağlılıklarıdır.

Miller Deneyi

Evrimci bilim adamları, canlılığın tesadüfen cansız maddelerden oluşabildiği, tezlerini kanıtlayabilmek için bir takım deneyler yaptılar. Bunların en ünlüsü, 1953 yılında Amerikalı araştırmacı Stanley Miller tarafından yapılan Miller Deneyi’dir. Stanley Miller, aminoasitlerin ilkel dünya şartlarında tesadüfen oluşabildiklerini ispatlamak için laboratuvarında ilkel dünyadakine benzer yapay bir atmosfer ortamı kurdu. Amonyak, metan, hidrojen ve su buharından oluşan yapay atmosferde metan, amonyak, su buharı ve hidrojenin tepkimeye girmeyeceğini bildiği için de ilkel atmosfer ortamındaki yıldırımlara benzer şekilde ortama elektrik verdi.  Miller, oluşturduğu bu gaz karışımını bir hafta boyunca 100 derecede kaynattı, bir taraftan da bu sıcak ortama elektrik verdi. Bir hafta sonunda Miller, proteinlerin yapıtaşı olan 20 çeşit aminoasitten üçünün sentezlendiğini fark etti. Deney evrimciler arasında büyük bir sevinç yarattı ve evrimcilerin büyük bir başarısı olarak dünya kamuoyuna lanse edildi. Gerisi kolaydı: İlkel atmosferde meydana gelen aminoasitler proteinleri oluşturacak, proteinler de, her nasılsa ortamda hazır buldukları, hücre zarının içine kapağı atacaklar ve derken finalde ilkel ilk hücreyi oluşturacaklardı. Ee tabi hücreler de boş durmayacaklar yan yan gelip canlı organizmaları oluşturacaklardı… Fakat çok geçmeden büyü bozuldu, Miller Deneyi’nin pek çok yönden geçersiz olduğu kanıtlandı:

Miller, deneyinde “soğuk tuzak” (cold trap) isimli bir mekanizma kullanarak aminoasitleri oluştukları anda ortamdan izole etmişti. Aksi halde aminoasit oluşturan ortamın koşulları, aminoasit oluştuktan hemen sonra onu imha da edebilirdi. Ultraviyole ışınları, yıldırımlar, çeşitli zararlı kimyasallar, yüksek oksijen miktarı gibi unsurlar içeren ilkel dünya koşullarında böylesine bilinçli düzeneklerin olması da ayrıca imkânsızdı.

Miller’in deneyinde canlandırmaya çalıştığı ilkel atmosfer ortamı gerçekçi değildi. Miller, oluşturduğu yapay atmosfer ortamına ilkel dünya şartlarında olan azot ve karbondioksiti almamıştı. Bunların yerine ilkel dünya koşullarında yüksek ihtimalle olmayan metan ve amonyak kullanmayı tercih etmişti. Bu ısrarının sebebi de şuydu: Amonyak olmadan bir aminoasitin sentezlenmesi imkânsızdı.

Aminoasitlerin oluştuğu iddia edilen ilkel atmosfer ortamında oluşan aminoasitlerin tümünü imha edebilecek yoğunlukta oksijen de vardı. Gerçek ilkel dünyada olduğu gibi ortama oksijen verilseydi metan, karbondioksit ve suya; amonyak ise azot ve suya dönüşecekti. Diğer taraftan henüz ozon tabakası olmadığından yoğun miktardaki ultraviyole ışınlarına maruz kalan organik molekül zaten oluşsa da yaşayamayacaktı.

Miller Deneyi’nin sonunda sadece canlılık için gerekli olan aminoasitler elde edilmemiş, çok daha fazla miktarda canlıların yapı ve fonksiyonlarını bozacak organik asitler de oluşmuştu. Aminoasitlerin izole edilmeyip bu kimyasallarla baş başa kalmaları halinde bunlarla tepkimeye girerek parçalanmaları, başka bileşiklere dönüşmeleri kaçınılmazdı. Ayrıca deneyin sonucunda sağ elli aminoasitler de oluşmuştu. Canlılığı bozan bu aminoasitlerin varlığı bile tek başına bu deneyi geçersiz kılmaya yetiyordu. Ayrıca bu deney, bir başka açıdan bakıldığında, canlılığın tesadüfler sonucu değil, bilinçli bir tasarım ve müdahalenin eseri olduğunu göstermesi açısından da önemliydi.

Özetle ne aminoasitler ne de bunların yan yana dizilmesiyle meydana gelen ve canlıların hücrelerini oluşturan proteinler, ilkel dünya şartlarında üretilemezler. Dahası proteinlerin kompleks kimyasal yapıları; sağ-el, sol-el özellikleri, peptid bağıları ile bağlanmaları gibi faktörler proteinlerin, sonrasında da tesadüfen oluşmayacaklarını da gösteriyor. Kaldı ki sorun proteinlerin oluşmasıyla da bitmiyor. Çünkü proteinler tek başlarına hiçbir şey ifade etmezler. Zira proteinler kendilerini çoğaltamazlar. Ancak DNA ve RNA moleküllerindeki şifrelenmiş bilgiler sayesinde kendilerini sentezleyebilirler. DNA’daki şifre sayesinde 20 çeşit aminoasitin belli bir sırada sıralanmasıyla proteinler oluşur. Asıl sorun şu: Acaba DNA ve RNA rastlantısal olarak oluşabilir mi?

Bu sorunun cevabına geçmeden önce DNA’nın yapısı ve işlevleri hakkında çok temel birkaç bilgi vermekte fayda var:

Vücuttaki yaklaşık 100 trilyon hücrenin her birinin çekirdeğinde yer alan DNA molekülü, insan vücudunun eksiksiz bir yapı planını içerir. Dış görünümünden iç organlarının yapısına kadar bir insana ait bütün özellikler DNA’nın içinde özel bir şifreyle şifrelenmiştir. DNA’daki bilgi, yapısındaki, nükleotid ya da baz adı verilen dört özel molekül olan adenin, timin, guanin ve sitozinin baş harflerinden olan A, T, G, C harfleri ile ifade edilir. İnsanlar arasındaki tüm yapısal farklar, bu harflerin diziliş sıralamaları ile oluşur. Bir DNA molekülünde yaklaşık 3,5 milyar nükleotid bulunur. Bir organa ya da başka bir deyişle proteine ait bilgiler, DNA üzerindeki gen adı verilen özel bölümlerde yer alırlar. Örneğin kalbe ait, göze ait bilgiler ayrı ayrı genlerde yer alırlar. Hücrelerin yapıtaşı proteinler, genlerdeki bu bilgiler sayesinde sentezlenir. Proteinlerin yapısını oluşturan aminoasitler, DNA’da yer alan üç nükleotidin arka arkaya sıralanmasıyla ifade edilir. Burada dikkat edilmesi gereken bir diğer nokta şudur: Bir geni oluşturan nükleotidlerde meydana gelen en ufak bir sıralama hatası o geni tamamen işe yaramaz hale getirir. İnsan vücudunda yaklaşık 200 bin gen bulunduğu düşünülürse, bu genleri oluşturan milyarlarca nükleotidin doğru sıralamasının tesadüfen oluşabilmesi imkânsızdır. Şöyle bir örnek verelim: Yaklaşık 300 amioasitlik orta büyüklükteki bir proteinin DNA zincirinde yaklaşık 1000 nükleotid bulunur. Bir DNA zincirinde dört nükleotid bulunduğu hatırlanırsa bu, 41000 tane farklı dizilim demektir. Bu da küçük bir logaritma hesabıyla 10620’ye karşılık gelir ki, bir proteinin ve çekirdek asidinin (DNA-RNA) tesadüfen oluşma şansı yok denecek kadar azdır. Tüm bu zorlukların yanında çift zincirden oluşan sıkı helezonik yapısıyla DNA zor reaksiyona giren bir yapıya da sahiptir. Dahası DNA bir takım enzimlerin yardımıyla eşlenebilirken, bu enzimlerin sentezi de yine ancak DNA’daki bilgiler sayesinde gerçekleşir. Her ikisi de birbirlerine bağlı olduklarından, eşlemenin meydana gelebilmesi için her ikisinin de aynı ortamda aynı anda mevcut olması gerekir. Ya da ikisinden birinin, diğeri için, önceden orada hazır bulunması (yaratılmış olması) gerekir. Özetle DNA ve RNA’nın rastlantısal olarak meydana gelebilmeleri ihtimal dışıdır.

Tanrı İnancı

Gözümüzle gördüğümüz şeylerin hiçbiri “Yaratıcı” değildir. “Yaratıcı”, gözümüzle gördüğümüz her şeyden başka, onlardan üstün bir varlıktır. Kendisi görünmeyen fakat yarattığı her şeyde kendisinin varlığı ve vasıfları görünen bir varlık…

Tanrı’ya inanmayan insan, sıkıntı, korku, endişe ve azap dolu bir yaşama mahkûmdur. Tanrı’ya inanan insan ise adil, huzurlu, mutlu ve akıllı bir insan olur. Tanrı’ya inanmayan, yalnızca bedeni isteklerinin tatmini için çalışan insanlardan oluşan bir toplum düşünülemez. Böyle bir toplumda cinsel sapkınlıktan uyuşturucuya her türlü dejenerasyon görülür. İnsan sevgisinden uzak, egoist, cahil, düşünemeyen bir toplum oluşur. Elbette yalnızca kendi isteklerini tatmin için yaşayan insanlardan oluşan bir toplumda huzur, sevgi ve barış ortamından söz edilemez. İnsan ilişkilerinin çıkara dayalı olduğu böyle toplumlarda müthiş bir güvensizlik ortamı oluşur. İnsanın samimi dürüst, güvenilir, güzel ahlaklı olması için hiçbir sebep olmadığı gibi; sahtekârlık yapmaması, yalan söylememesi, arkadan vurmaması için de hiçbir engel yoktur. Bu tarz toplumlarda ahlaki dejenerasyon ve manevi çöküntü kaçınılmazdır. İnsanlardan adaletsizlik, fuhuş, hırsızlık, cinayet, ahlaksızlık vb. her türlü negatif davranış beklenebilir. Adam öldürme, dolandırıcılık gibi her türlü suç işlenebilir. Üstelik çıkar ilişkileri üzerine kurulu böyle toplumlarda insanların birbirlerine duydukları güvensizlik kendi kişisel ruh halleriyle de sınırlı kalmaz. Toplumun geneline sirayet eder. Ve ne zaman ne yapacağı belli olmayan, korku ve endişe içinde; şüpheci, endişeli, kararsız ve mutsuz insanlardan oluşan bir toplum oluşur.

Bedenimizden başlayıp akıl almaz büyüklükteki evrenin en uç noktalarına kadar fark ettiğimiz kusursuz dengenin ve mucizevi sistemlerin elbette bir sahibi vardır. O, elbette ki evrenin içindeki maddesel bir varlık olmaz. O, tüm evrenden önce var olan ve tüm evreni yoktan var etmiş olandır. O, her şeyin kendisinden vücut bulduğu ama kendi vücudu ve ezeli ve ebedi olan yüce bir varlıktır. Varlığını akıl yoluyla açıkça gördüğümüz Yaratıcımızın üstün sıfatlarını kâinat kitabı bize lisanı haliyle açıklıyor

Ona derin bir saygı ve içli bir sevgiyle teşekkür etmemiz dileğiyle…