“Sokak hayvanı değil şehir hayvanı”

Çok bilen ve aynı zamanda bildiklerini yaşamının her virajında içselleştirenlerden olan Karikatürist Tan Oral, doğal ve samimiyeti ile yaşamı kucaklayanlardan… 1963′ te Mimar Sinan Üniversitesi Mimarlık bölümünden mezun olan Tan Oral, üç yıl mimarlık yaptıktan sonra çizgileriyle yaşamı sorgulamış. 30 yılı aşkın Cumhuriyet Gazetesi’nde çalışan Oral şimdi de t24 sitesinde çizgileriyle gündemi yorumluyor. Yan gelip yatmak, kedi ile oynamak, sokağa çıkmak, yemek yapmak, kitap okumak onun için çok değerli. ‘Sokak hayvanı’ ifadesini doğru bulmadığını ifade eden Oral “Sokak hayvanları kavramının değişmesi için çok çaba gösterdim. Fakat bu konuların dernekleri bile beni anlamak istemediler.” diyor.

1937 yılında Merzifon’da doğan öğrenimini babasının görevi nedeni ile kent kent dolaşarak tamamlayan ünlü Karikatürist Tan Oral, Güzel Sanatlar Akademisi’nin mimarlık bölümünden mezun. Aziz Nesin Vakfı’nın projesinin sahibi ve çizeri olan Oral, aynı zamanda uzun yıllar akademisyenlik de yaptı. O dönem inşaat sektörünün gelişmemesinden kaynaklı mimarlıkta iş bulamayınca karikatüre yönelen Oral, kısa film dalında “Cumartesi Pazar” adlı çalışma ile 1969’da ve “Sansür” adlı film ile de 1970’de çizgi film dalında Büyük Ödül kazandı. “Böyük Türkiye”, “Sansür”, “İki Minik Kentli”, “Gözağrısı”, “Sus ve Dinle” gibi kitapların sahibi Oral, kendisi dahil bütün medya çalışanlarını Yüzyüze ve Memnuniyetsizler kitabında çizgilerle anlatmış. Cumhuriyet gazetesinde geçen 30 yılın ardından t24 haber sitesine geçen Tan Oral, çeşitli dergiler, gazeteler, kitaplar çeşitli mecralarda çalıştı. Çizgilerle derdini anlatan usta karikatürist Tan Oral, çizmeyi hem çok önemsiyor hem de hayatın çizmekten çok daha fazlası olduğunu düşünüyor. Asaleti üzerine kıyafet gibi giyen Oral, derdini anlatırken de bir o kadar samimi ve içten… Oral, hem kendisi hem arkadaşları ve dostları için şöyle diyor: “Gerek Türkiye, gerek dünya çizerlerinde gözlemlediğim bir şey var: Kimse karikatürcü olmak için yola çıkmış değil! Hep başka bir şey olmak için yola çıkmışlar. O çıktıkları yolda kendilerini karikatür çizerken bulmuşlar.”

Kendisi ile dalga geçebilen insanın her anına sinen bir hayat duruşunun temsilcisi Tan Oral için yan gelip yatmak, kedi ile oynamak, sokağa çıkmak, yemek yapmak, kitap okumak onun için çok değerli. Bir de sokaklar  ‘Ona borcum bitmiyor, sokaktaki karşılaştığım insanlarla ahbaplığı seviyorum.” diyor. İşte, çizgilerle geçen bir ömrün temsilcisi olan ünlü karikatürist Tan Oral ile çizgileri, yaşamı ve hayvanları konuştuk.

EVİME VE HAYATIMA GELİP YERLEŞTİLER!

“Kedi” Dergisi’nde de yazılar yazmışsınız hayvanlara olan özel ilginizin nedeni nedir?

Çocukluk, büyüklük fark etmez. Nedeni havyanlar da aynen bizim gibi şu dünyanın havasını, suyunu ve toprağını kullanıyorlar. Hayvanlarla aramızda çok büyük bir fark yok. Üstelik onlar her şeyi daha dikkatli kullanıyorlar. Biz havayı da toprağı da suyu da tüketmekle meşgulüz. Karşılaştığım hayvanlar bana karşı hep tanışık gibi davrandılar. Ve bu sevgi karşılıklı oldu. Mesela hiç bu zamana kadar kedi almak ve kedi bulmak gibi böyle bir şey hatırlamıyorum. Çocukluğumda dahi onlar beni buldu ve ben çağırmadığım halde evime ve hayatıma gelip yerleştiler. O nedenle karşılıklı ortak bir duygu hissediyoruz. Hangi hayvan olursa olsun göz göze geldiğimiz anda aramızda bir ilişki kuruluyor. Bu sevgi bu ilgi (herkes için söylüyorum sadece kendim için değil) tamamıyla güvene dayalı bir ilişki ağı. Eğer o güveni kurarsanız her türlü canlı ile ahbaplık edebilirsiniz.

BENİ ANLAMAK İSTEMEDİLER!

O zaman sokak hayvanları mı buluyor sizi?

Sokak hayvanları kavramının değişmesi için çok çaba gösterdim. Fakat bu konuların dernekleri bile beni anlamak istemediler. Çünkü sokak kelimesi biraz aşağılayıcı bir kelime. Sokak çocuğu, sokak hayvanı, sokak kadını aşağılayıcı laflar. Üstelik konuştuğumuz hayvanlar şehirlerde yaşıyor sadece sokakta değil parklarda, evlerde, bahçelerde, yatak odalarında her yerde yaşıyorlar. Yani şehrin her yerini kullanıyorlar. Dolayısıyla bu hayvanlara sokak hayvanı değil, şehir hayvanı demek lazım. Şehir hayvanları denildiği zaman çok daha yerine oturuyor. Hepimiz şunu görmüşüzdür. Kırmızı ışıkta, insanlarla bekleyen köpekleri çok gördüm. Yeşil yanınca tık tık karşıya geçiyorlar. Benden daha iyi kullanıyorlarsa bu şehri onlara şehir hayvanı demek daha doğru olur. Şehri kullanıyorlar çünkü. Yani bu hayvanları şehrin dışında ve boş arazilerde görmezsiniz. Ne kedi görürsünüz ne de köpek. Şehirdedirler ve insanlarla birliktedirler. Bir zamanların ünlü yıldızı Brigitte Bardot (İginç bir insandır eski Fransız sinema oyuncusu, manken, şarkıcı ve aynı zamanda hayvan hakları aktivistidir.) Bütün aktivistler yaşlarını aldıkça botoks yaptı. O öyle bir şeye hiç girişmedi. Zamanın ve yaşlanmanın bedenine getirdiği bütün değişiklikleri kabul etti. Onun hayvanlarla ilgili çok takdir ettiğim bir cümlesi var diyor ki:  ‘Kediler, köpekler, atlar insanlarla birlikte olmadan yaşayamazlar.’ Gerçekten de bu üç hayvan insanlarla çok yakın ve aynı zamanda ancak onlarla birlikte yaşıyorlar. Dolayısıyla onlarla dostluk ve arkadaşlık kurmak insanlar içinde kaçınılmaz bir şey.

HİÇ BİR ZAMAN KEDİM OLMADI HEP ONLARIN BAKICISI OLDUM!

Kaç kediniz var?

Hiçbir zaman kedim olmadı hep onların bir bakıcısı oldu. Yaşanmış bir hikâyeden bahsedeyim. Avrupa’da Türk diplomatlardan bir tanesi röportaj veriyor. Gazeteci soru soruyor diplomata ve bakıyor ki masasında bir kedi ‘Oooooooo kediniz de var’ diyor gazeteci. ‘Benim kedim yok onun bir diplomatı var.’ diyor diplomat. 9 kedi ile birlikte aynı evde yaşadığımız oldu. 9 kedi de birbiri ile çok iyi geçindi. Bir tanesi bir tanesi ile kavga etmez, hepsi oturur yemeğini yer. Onlardan edineceğimiz çok şey var. Ama ne yazık ki kedilerle ve diğer hayvanlarla olan bu dostluk hep sınırlı oluyor. Bir süre sonra dünyayı terk ediyorlar ya da ben hepsini terk etmek zorunda kalıyorum. Acıklı yanları da vardır hayvanlarla dostluğun. Ama onlarsız da olmuyor. Hiç bir zaman bir hayvan seçmedim hep seçildim ondan dolayı da çok gururluyum.

  • Hep portre çiziyorsunuz bir nedeni var mı?

İki kitabım var portrelerle ilgili. “Yüzyüze” ve “Memnuniyetsizler.” Daha çok medya mensubu kişileri çizdim. Medya çalışanlarının hepsi memnuniyetsizdir. Hiçbir şeyden memnun değillerdir ben dahil. Onları çizdim. Özellikle oturup portre çizip kitap yapmak gibi bir düşünce aklımdan geçmemişti. Haber dinlerken ya da gazetede okuduğum bir haberden etkilenmişsem hemen not almaya çalışıyorum. Etkilenme iki türlüdür. İlgimi çeken bir tipse ya da sinirimi bozduysa onları çalıştığım kağıtların kenarlarına çizip not alıyorum sonrasında da o notları atmıyorum. O notlar çekmecelerde birikiyor bir süre sonra bakıyorum ki epey birikmiş ve imkân çıkınca da onları bir kitapta kullanıp hayatımdan çıkarıyorum.

Portrecilik ister istemez zaman içinde ilgimi çeken bir alan oldu. Artık ufak çapta bir iddia taşımaya başladım. O da şu: ‘Portre çizmek bir insanın burnunu, kaşını, gözünü, kulağını yerine koymak değil. Çünkü, portre çizenlerin çizgilerinde genelde ezberledikleri insan siluetine dair bilgiler var. Portresini yaptığı insan esmerse karalıyor, işte biraz iri bakıyorsa büyük göz çiziyor.

Onunla hiç alakası yok hiç bir zaman benzetemezsiniz. Bütün mesele oran. Yani bambaşka insanların kaşını, gözünü, burnunu bilgisayarda toplayın portresini yaptığınız kişinin ancak oranlarını yerleştirirseniz o insanın yüzü ortaya çıkar. Neden? Çünkü hepimizin kafasında birbirimiz hakkında bilgi var. Gördüğümüz zaman tanıyoruz. Ama, hatırladığınız zaman ne kirpiğinin şekli ne burnunun biçimi ne de kulağının şekli. Bir insanı hatırladığınızda genel bir izlenim vardır o da o nispetlerdir. Dolayısıyla ben kafamda taşıdığım imajı kağıda geçmesine izin veriyorum.

AZİZ NESİN’İN VAKFININ PROJESİ BANA AİT

  • 3 yıl boyunca mimarlık yapmışsınız sonrasında karikatüre geçmişsiniz bize o süreci biraz anlatır mısınız?

Karikatüre geçmedim karikatüre ilgim varken araya mimarlık girdi. Mimarlık bölümünde okumadan önce zaten karikatür çiziyordum. Öyle bir merakın içindeydim usuldendir ilkokulu bitiren, ortaokula gider, ortaokulu bitiren liseye, liseyi  bitiren de üniversiteye gider. Yoksa ille bir meslek sahibi olmak gibi bir hevesim yoktu. Önce niye geldim diye canım sıkıldı. Sonra baktım ortam güzel 5 yıllık okulu altı buçuk yılda bitirdim. 3 yıl da asistanlık yaptım. Hâlen bütün dostlarım akademideki arkadaşlarımdır. Aslında mimarlık yapmamak gibi bir düşüncem de yoktu. Ama o günün imkânlarıyla hangi iş varsa hepsine koştum ama hiç birinden sonuç alamadım. Dönem kötü bir dönemdi bugünkü gibi inşaatçılığın parladığı bir zaman değildi. İyi ki elimde başka bir iş daha varmış zaten o taraftan talepler gelince basın ve karikatürcülük gibi bir alana kaydım. Ama daha sonra mimariye dair birkaç iş yaptım. Sokak aralarındaki bir takım yerlere Osmanlıya dair izler taşıyan yapılar yaptık. Aziz Nesin’in Vakfı’nı da ben yaptım. Projesi bana ait vakfın.

RAHATLIK HİÇ BİR ŞEY YAPMAMANIN GÖSTERGESİ!

  • Mesleğinizi en rahat yaptığınız bir dönem var mı?

Rahat yaptığım bir dönem varsa hiçbir şey yapmamışımdır. İşler sıkıştıkça rahatsızlıklar arttıkça daha çok çalışmak zorunda kaldım. Eğer yöneticiler yalan söylemezse bütün verdikleri sözleri tutsalar karikatürcülere iş kalmaz. Siyasi karikatür yapılamaz.

  • Çizdiğiniz portrelerden biri ile sohbet etme şansınız olsaydı o hangisi olurdu?

Hiç düşünmedim. Yakınlarımı hiçbir zaman çizemedim. Çiziyorum çiziyorum hiç benzemiyorlar. Çünkü tarafsız değilim. Diğer kişileri çizerken kafamda sadece imaj var. O imajı kağıda geçirmek çok kolay.

  • Bir dönem de kısa filmler çekip yönetmenlik yapmışsınız bize biraz o süreci anlatır mısınız?

Bir gün kendime şöyle bir soru sordum. Oluşturduğum kişiliği neye borçluyum?  Baktım okullara çok borçlu değilim. Okullardan fazla bir şey almamışım, biraz aileme biraz anneme. Onun dışında sokaklara çok borçluyum, bir de sinemaya ve mizaha. Üç konuda borçlu olduğumu fark ettim ve bunu ödemem lazımdı. Sinemada küçük küçük başarılardan oluşan çalışmalara girdim büyük çaptaki çalışmalara giremedim. Ama onu borç ödemek olarak kabul ediyorum. Mizaha hâlâ borcumu ödemeye devam ediyorum. Bir de devlete karşı borçluyum diye düşündüm onda da çeşitli üniversitelerde düşük ücretlerle 15 yıl öğretmenlik yaptım. Onu da borç olarak kabul etsin devlet.

Sokaklar…

Ona borcum bitmiyor. Çok yürüyorum. Sokaktaki karşılaştığım insanlarla ahbaplığı seviyorum. Baba mesleği gereği sürekli dolaşarak geçirdim yaşamımı. Bir yerde bir sene ya da iki seneden fazla kalmadık. 13 yıl boyunca  13 ayrı okulda okudum.

 

Bunları da beğenebilirsin