Mülteciler Parmak Kaldırsın


Zaman hızlı akıyor. Henüz tarihi, sosyal, siyasal ve ahlaki boyutları üzerine ahkam kesmemişken, mültecilik olmasa da mülteciler meselesi milli birlik ve beraberlik içinde hal yoluna sokuldu bile.  Madem Sokrates’i de bulaştırdım, bari iki laf edip “mülteciler parmak kaldırsın” diyerek, mevzuyu kestirmeden kapatayım derken; “değerli müşterimiz, bu bilgilendirme hukuki yükümlülüğümüz kapsamında yapılmaktadır. Operatörünüz olarak kişisel verilerinizi, mevzuata uygun bicimde vermiş olduğunuz veri işleme izninize istinaden, sizlere avantajlı indirimler, fırsatlar, özel teklifler sunabilmek için güvenle koruyoruz.” diyen bir mesaj düştü önüme.

İyi de oldu, zira geride bıraktığım mesleğin kavramlarıyla analize başlayarak; “nasyon devlet”in üretim ve yeniden üretim sürecinde ortaya çıkan mültecilerin, bir imalathanenin üretim sürecinde ortaya çıkan hurdalar, döküntüler, üstupu, deşe ve ıskartalardan farksız olduğunu söyleyebilirdim.

İmal edilen esas ürünün üretimi için göze alınan bu üretim firesinin, imalathane için bir parasal değerinin olabileceğini ve pazarlamasının mümkün olduğunu, hatta kimi durumda ıskarta ve döküntünün başka imalathaneler için ana üretim girdisi olarak kullanılabildiğini söyleyebilirdim.

Üretimden kaynaklı döküntü ve ıskartanın ekonomik değerini hesaplamaya ve değersizi bertaraf etmeye yönelik kanunlar olduğunu, mesela bizde döküntü ve ıskartanın emsal bedeli ile değerlendiğini, emsal bedelin ise, gerçek bedeli olmayan veya bilinmeyen veyahut doğru olarak tespit edilemeyen firenin, değerleme gününde emsaline nazaran haiz olacağı değer olarak tanımlandığını söyleyebilirdim.

Değersiz ıskartanın bertaraf edileceği alanlara ihtiyaç bulunduğunu, bunun da en ekonomik yolunun, fırsat yakalandığında komşunun çitlerle çevirdiği üretim sahasına boca etmek olduğunu söyleyebilirdim.

Bu minval üzere mevzuyu kapatmaya hazırlanmışken, telefon operatörünün mesajıyla tüm hesap değişti. Mülteciliği bırakıp kendi derdime düşüyorum haliyle.

Derdimi anlatmak için psikolog veya psikoterapiste gitsem, neler olacağını kestirebiliyorum; İd, ego, süper ego, libido diye başlayıp, neticede işi Oidipus kompleksine bağlayacağından eminim. Hocam, üstüme boca ettiğin kavramların referansı olan zat, annesi ve babasıyla neler yaşadı bilmiyorum ama seni temin ederim ki benim problemim babamla değil, telefon operatörümledir desem de bir faydası olmaz. Vazgeçiyorum.

Üfürükçü şeyhe gideyim diyorum, ne var ki onun da foyası ortaya çıkınca, tezgahını başka yere taşıdığını öğreniyorum umutsuzluk içinde.

Çare umut etmek değil, eylemektir deyip, eylemeye yöneliyorum ben de ve mesajı önüme alıp meditasyona dalıyorum;

Verdiğim mevzuata uygun izne istinaden kişisel verilerimi işliyormuş. Nasıl da tanıyor muhatabını, hayatının mevzuata uymakla geçtiğini nasıl da biliyor. İzin verdiğimi hatırlamıyorum ama ne fark eder ki, yabancıdan esirgemediğimi operatörümden esirgeyecek değilim ya. Üstelik, en azından bir kişi olduğumu ve kişisel bilgilerimin olabileceği tatlı yanılgısını yaşatıyor bana. Tüm kişisel veriler feda olsun sana!

Aslında, “seni kullandığımızı zaten biliyorsun ama bunu sana hukuki yükümlülük gereği bildirmemiz isteniyor” diyor. Nezakete bakar mısınız! Siyaset esnafından biri, “ofsaytı kaldıracağım” demiş galiba. Oy vereyim de ofsayt varmış gibi davranma yükümlülüğünden kurtulsun muhterem iktisadi, dini ve idari müesseselerimiz.

Hele kişisel verilerimin şahsıma özel teklifler sunmak için kullandığını duyunca iyice mest oluyorum. Yine de mesajı “iyi günler” yerine, resmi dinin reisinin fetvasına uyarak “selamün aleyküm” diye bitirseler daha iyiydi.

Hakikat şu ki, “gelişmiş” toplumların askeri ve iktisadi kurumlarının hizmetine koşulan üniversite laboratuvarlarında ortaya çıkan teknolojik icatlar sayesinde, fertler hiçbir dönemde olmadığı ölçüde kontrol denetim ve gözetim altında. Sadece eylem, eğilim ve tercihleri değil, akıllarından geçen ve henüz kelimelere dökülmemiş fikirleri de kontrol edilebiliyor.

Çin bu tekniği Uygurlara uyguladı bile. Sermayeci sistemi lanetlerken Mao’da veya Stalin’de komünistlik görenleri mutlu edecek bir gelişme. Tüketici olarak kalındığı sürece bunun önüne geçmenin bir yolu da yok. Telefon kullandığıma göre ben de operatörüme mecburum. Özgürlük, yerini tüketimin tahakkümüne terk etmek zorundadır.

Teknolojik imkanlar sadece denetim, gözetim ve kontrol imkanı sağlamıyor, üretim sürecini de insansızlaştırıyor. Üretim insansızlaştırılırken, egemen kültür ve sosyoloji de insansızlastırılıyor. Bundandır ki müreffeh endüstri toplumunun üretim-tüketim döngüsünde “sosyal sınıflar” değil, tüketim nesnelerine uzaklık ve yakınlıklarına göre, yani alım güçlerine, banka hesaplarına, oturdukları semtlere göre hizalanan “tüketim özneleri” vardır.

Hakikaten de ister laikçigiller mahallesinin mini etekli kızı, ister dincigiller mahallesinin tesettürlü kızı olsun, üretim ve tüketim sürecine katılımları ve tüketim nesnelerine tutkuları ölçüsünde her birisi insansızlaştırma kültürüne hizmet eder. İnsansızlaştırma kültürü görüntüyü değil, özü hedef aldığından dolayı da özde aynılaşırlar. Özü kaybettiğimizi fark etmeyiz çünkü, ister müesses formel din ve ideoloji, ister akıllı LED TV olsun, tüketim nesnelerinin her türlüsü şahsımıza özelmiş gibi sunulur. Zizek’in dediği gibi, müesses nizamın sağ ve sol bütün zurnacıları da “sen özelsin” makamından çalar.

Bu realite, global bir realitedir ve bu süreçten dışlanan yahut kendini dışlayan, herhangi bir sosyal sınıf değil, müesses nizam tarafından, mülksüz ve mülteci kılınanlar, etnik, dini, sosyal gerekçelerle baskılananlardır. Onlar, yani itilmişler dışında, hiçbir sosyal sınıfın müesses nizamdaki çürümeyi his, teşhis ve itiraz imkanı kalmamıştır.

Dolayısıyla kişiyi, mensubu olduğu varsayılan sosyal sınıfa göre değil, telefonunun akıllı veya akılsızlığına göre sorgulamak ve tüketim nesnelerine göre statü teşhisinde bulunmak, öyle yabana atılır bir sosyal analiz yöntemi değildir ancak pek güvenilir bir yöntem de değildir. Zira burjuvazi ve işçi ararken, işçi demeye niyetlendiğimizin telefonu, son teknoloji donanım ve sofistike yazılımlar taşıyorsa ve burjuva demeye niyetlendiğimiz çökmecinin elinde otuz yıl önce üretilmiş ve her şeyi yiyip yutan yılan oyunlu Nokia varsa, sınıf tahlilimiz pek girift bir hal alabilir.

Telefon operatörüyle olan derdimden bahsederken, mülteciliğe epey dokunmuşum yine de. O halde gönül rahatlığıyla sorabilirim; Mülteci kim, parmak kaldırsın!

M. Şirin ÖZTÜRK
Latest posts by M. Şirin ÖZTÜRK (see all)