Molon Labe!


1996 yılında mesleğimle ilgili bir iş için Tahran’a gittiğimden dolayı, ‘İran Devrim Muhafızlarını (Sipahi Pasdaran-ı Inkilab-ı İslamibiraz) az çok bilen biriyim. Ne gibi bir misyon yüklendikleri, misyonun sistematiği, sistematiğin dinamizmi hakkında epey bilgi ve tecrübem oldu.

Gümrük kontrolünden geçerken omzumdan birkaç kez dipçikleyen siyah çarşaflı yaşlı kadın da bir devrim muhafızıydı; ülkeye girişimi, ülkede güvenliğimi sağlayıp, hava alanında karşılayan da henüz 42 yaşında Albay olmuş olan Devrim muhafızı eski bir arkadaşımdı. Elindeki tüfeğin dipçiğiyle dürterek; eşarptan çıkmış olan bir tutam saçımı tutup ensemden içeri sokmuştu sert bir şekilde. Ve bu olay, İran seyahatim süresince karşılaştığım çeşitli olaylardan ilkiydi sadece. Onlarca şahsi tecrübe ve gözleme dayanarak, İran Devrim Muhafızlarının asla hafife alınmaması gerektiğini düşündüğümü belirtmeliyim. Çünkü bu oluşum herhangi bir örgüt olmayıp, aksine tamamen legal bir yapılanmadır. İnanmış ve adanmış kişilerdir. Eğitim seviyeleri oldukça yüksektir. Rütbeliler, dini lider tarafından seçilir. Küfür etmez, hakaret etmez, darp, işkence etmezler. Şüpheliyi tutuklar, suçlu olduğuna karar verildiğinde de direk infaz ederler. Molla rejimi mahkemelerinden insani bir sonuç çıkması beklenemez, mahkumların büyük bir çoğunluğu idam edilir. İç politikaları oldukça katı ve çağdışı kurallara dayalıdır. Bazı infazlar Recm cezası (taşlayarak öldürme) olarak uygulanmaktadır. (İç politikasına tamamen muhalif olmama karşın; dış politika konusunda hayranlık duyduğum da gerçektir. Oldukça sağlam ve saygıdeğer bir duruşları olduğunu da kabul etmek gerektiğine inanıyorum. İran’ı ele geçirmek arzusu antik çağlardan günümüze dek süregelmektedir. Çünkü hedef çağlar boyu daima İran’dır. (M.Ö. 480 Thermofil savaşı, M.Ö. 479 Platea savaşı, M.Ö. 333 Issos savaşı, Attikos Delos ve M.Ö.470-490 Pers-Yunan savaşları gibi.) Bugün ‘Suriye’ olarak bilinen antik ‘Kenan şehri’ İran’a bir kalkan, bir barikattır aynı zamanda. İran’ı ele geçirebilmek için Hizbullah- Suriye, İran aksını kırmaları gerekmektedir. Bugün hala Suriye’yi düşürme çabaları da bu sebeptendir.)

Sonuçta Iran, köklü tarihi ve binlerce yıllık kültürüyle büyük bir Pers-Ulus devletidir. Diğer Müslüman ülkeler ile kesinlikle kıyaslanamaz. Arap ülkelerinin paralı savaşçıları programlanmış sosyopat katillerden oluşur. Bu beyinsiz katillerin ‘Dolar, altın ve petrol’den başka ideolojileri yoktur. Herhangi bir ideolojiyi korumak, yaymak ya da yüceltmek gibi bir amaç edinemeyecek kadar sefildirler. Amaçları en yüksek teklif verenle anlaşıp, onun için öldürüp katletmektir.

BOP oluşumunun da nihai amacı buydu. Orta Doğu’da tek başına olan İsrail’in güvenliğinin tamamen sağlanması gerekirdi. Obama, İsrail lobisi tarafından başkan seçtirildi. Kampanyalarını aynı lobi finanse etti. Amaç, Bush’un Afganistan ve Irak işgalinin yankılarını dünya kamuoyuna unutturmaktı. İmajı sarsılmıştı Amerika’nın ve dünya ülkelerinin çoğu tarafından protesto edilmekteydiler. Amerikan vatandaşları da durumdan memnun değildi. Bu savaşta hemen her gün içlerinden birinin oğlu ölüyordu. Pek çoğunun evine oğlunun ölüm haberi geliyordu Bush döneminde… Asker tabutları yan yana dizilmekteydi. Ardından Obama dönemi başladı.

Obama bir siyahtı. Kuzey-Güney savaşını yaşamış bir halkın siyah bir adamı başkan seçmesi bir skandaldı. Mükemmel bir hileydi bu. “Nasıl da hoş görülü, nasıl da medeni, nasıl da adil bir ülkeyiz, bakın görün, bize güvenin” demekti bu. Amerika, Obama’yı başkan seçerek bozulan makyajını tazelemişti. Dünyanın her yerinden Siyah insanlar bu seçimi destekledi. Afrikalı arkadaşlarım vardı ve nasıl duygulandıklarına, mutlu oluşlarına, gururlanışlarına içten içe üzülerek tanık olmuştum. Tüm bu gelişmeler pek de inandırıcı gelmiyordu bana… Nitekim Obama’nın inisiyatifsiz bir kukla olduğundan Troy Davis’in idam kararının onanmasıyla iyice emin olmuştum.

‘Kanıtsız yargılama’ ile idama mahkum edilip 18 Eylül 2009 Tarihinde de infaz edilmişti. Siyah adam Troy Davis’in, beyaz polis memuru Mark MacPail’i tabanca ile vurarak öldürdüğü söyleniyordu; ortada hiçbir görgü tanığı, hiçbir DNA, ya da kriminal bir delil olmamasına rağmen… Yirmi yıl hapis yatmış, bu süre içinde üç kez idamı durdurulmuştu. (Uluslararası kampanyasında bizzat çalışmıştım.) Eyalet başsavcısı, Adalet bakanlığı ve bizzat Obama’ya yaptığımız tüm sağduyulu çağrılar olumsuz yanıt almış, infaz gerçekleştirilmişti. Troy Davis’in yirmi yıl boyunca yinelediği “Kocanızı ben öldürmedim, ben masumum” feryatları, polisin eşini iknaya yetmemişti. (İlk kez bu olayla birlikte Obama’nın sağduyudan yoksun olduğunu, umdukları gibi adil biri olmadığını anlamıştı Siyah’lar. Obama bir hayal kırıklığı idi onlar için. Titizlikle kurgulanmış romantik bir senaryonun ürünü idi. İnfazdan bir gün sonra Wall Street protestocular tarafından işgal edildi. İkiz Kuleler, Osama Bin Laden olayı gibi pek çok senaryo ile sürekli gündem değiştirildi.)

Bugün Türkiye’de benzeri bir senaryo daha yazılıp oynanmaktadır. Küçük bedenlere tecavüz ve işkence edip sonra da katleden sapıkları gözaltına alındıktan sonra teker teker beraat ettirmelerinin sebebi budur. Bu, yarası kanayan ailelerin nabzını ellerinde tutabilmeleri için uyguladıkları bir sistematiktir. Hemen her gün, kaybolan çocukların cansız bedenlerine ulaşılıp teşhir edilmekte iken, halkın isyanını kendi politik oyunlarına malzeme yaparak İdam Cezasını geri getirebilmek için kullanmaktadırlar. Nihai amaçlarına ulaşıp ‘İdam Cezası’nı geri getirdiklerinde idam edilecek olanlar bu sapıklar olmayacaktır! “Babanın öz kızına şehvet duyması haram değildir” diyenler, “Üç yaşında kız çocuğu amcasının yanına külotla çıkmamalı” diyenler, “Altı yaşında çocukla evlenilebilir” diyenlerin bu gibi sapıkları idam etmeyeceğinin farkına varmak gerekir! Kendi yarattıkları pisliğe bugün muhalefet etmeleri ne derece gerçeklik taşımaktadır?

Bu ülkede küçük çocuklara ilk kez tecavüz edilmiyor, ilk kez tecavüze uğradıktan sonra öldürülmüyorlar! Pozantı’da tecavüze uğrayan erkek çocukları var mı hatırlayanınız? Taş attıkları için Pozantı Çocuk Cezaevi’ne konulan küçük erkek çocuklara tecavüz edenlere takipsizlik kararı verirken, tecavüz mağduru çocukları davalı durumuna getirerek müebbet hapis cezası istemiyle yargılayan adalet mekanizmasına ne kadar güveniyorsunuz?

Ve bugün gidenlerin ardından; “Eylül yaktı, Leyla kavurdu, boğazım düğüm düğüm canım yanıyor… Size uzanan eller kırılsın, rabbim bunu yapanları affetme, asılsın bunlar idam edilsin! ” gibi anlamsız sözcükler gevelemenin anlamı yoktur! İdam çözüm değil, felaket getirir. İdam istemek felaketle sonuçlanacak bir karara suç ortaklığı yapmak demektir. Tek çözüm TECRİT’tir.

Tecrit sessiz ölüm anlamına gelir. Tamamen hayattan soyutlamadır, izolasyondur, yalıtımdır. Suçlunun kapalı bir yerde tek başına bırakılarak hiçbir ses duymadığı, hiçbir şey görmediği, kendi sesini unuttuğu, konuşmayı unuttuğu, istese de konuşamadığı, yaşıyor olup olmadığını bile fark edemeyecek kadar kalıcı bilinç kaybına uğraması, gerçek ve hayal arasındaki çizginin ortadan kalkması, yaşayan ölü hale gelerek azapla yok olması demektir. Verilecek en ağır cezadır tecrit. Gözü dönmüş çoğunluğun vahşi linç duygularını pek tatmin etmeyebilir; ancak kanımca verilecek en doğru ve en ağır ceza budur.

İnsanlar idam taleplerini tarihten de ders alarak sorgulamak zorundadırlar ve rejim değişikliklerinde, darağaçlarının kimler için kurulduğunu hatırlamak! İçimizdeki son insanlık kırıntısı adına; “MOLON LABE” diyorum ben, İdam cezası isteyenlere en son kişi kalsam da sonuna kadar karşı olacağım için;

MOLON LABE – (Yiyorsa) GEL, KENDİN AL!