“Kırmızı”

Yıldızları sayıyorum. Bir, iki, üç, dört, beş… Havai fişekler patlıyor tam tepemde. Kırmızı olanlar en sevdiğim. Neden mi? En aşina olduğum renk, kırmızı. Boşuna dememişler “kırmızı olsun üç kuruş fazla olsun.” Geçen gün de öyle olmuştu; yıldızları saymıştım sabırla. Kırmızı da fon rengimdi. Değişmez. Fon rengim hep kırmızı.  Her yumruktan sonra fonda kullanmak zorunda bırakıldığım kırmızı…

Al işte bir tekme daha, “gülme gülme! “diye bağırıyor bana.  Her yumrukta gülümsüyorum, biliyorum bu onu deli ediyor. Olsun , deli olsun. Dayaktan oyun çıkarıyorum kendime. Karikatürlerdeki gibi yıldızları saymaya çalışıyorum her seferinde. Çabuk kayboluyorlar. En fazla 5 adet yıldız sayabiliyorum. Aslında biraz da cik cik sesleri olmalı. Tepemde dönen minik kuşlar falan… Gülüyor muyum? Galiba.

Bazen böyle durumlarda, ki yemin ediyorum sık sık oluyor “neden bu şiddete maruz kaldığımı düşünüyorum.”  Hiç anlamı yok. Dayak yemeyi kabullenmiş değilim aslında, beynimde kabullenmesem de , bedenim dayak yemeğe her an hazır. Bedenimin çaresizliğinden nefret ediyorum. Çaresizliğimle savaşırken hatta hesaplaşırken, bir anda kendi eksenimde dönüyorum, yumruğun nereden geldiğini anlamam zor. Çok da önemli değil.  Yumruk gelmiş bir kere ha sağdan, ha soldan. Galiba duvara çarptım kafamı. Ya da dolaba. Çığlık atmayı deniyorum, bir tıslama çıkıyor dudaklarımın arasından. Anlıyorum ki dudaklarım patlamış durumda. Bir gözüm tamamen kapalı, diğeriyle  onun yüzünü arıyor gözlerim. Köpük köpük tükürüklü ağzıyla tehdit ediyor beni. Neden karşı koyamıyorum? Başarabilirim. Ezilmek zorunda değilim. Zorunda değilmişim? Hah! laf işte. Zorunda değilsen nedir bu dayaklar yıllardır? Kime sığınacaksın? Sığınmayacaksan ne yapacaksın? Havalara bak “ezilmek zorunda değilmişim.” Al işte öyle kendinle konuşur, yanıtsız sorularla boğuşursun.

Çıtırt! eğiliyorum bir salyangoz ayağımın altında eziliyor galiba. Elime alıp bir yaprağın üzerine bırakıyorum. Yaşar mı? Yok, yaşamaz. Yaşayamaz.

Bir yumruk göğüs kafesimin üstüne iniyor, kemiklerimin çıtırtısıyla o ana dönüyorum. Salyangoz yok. Çıtırtı var ama. Kaburgalarımdan gelen ses. Masa üstündeki bir sürahi suyu yüzüme fırlatıyor. Sonra sigarasını yakıyor.  Burnundan çıkardığı sigara dumanı gözlerine doğru gidince kısıyor göz kapaklarını. İki kaşının arasındaki çizgiler daha da derinleşiyor. Çirkinleşiyor.

Bir anda kan tükürüyorum. Canım kan dediysek kızılcık şerbeti. Benim yetiştiğim yerlerde derdini söylemek, çok ayıptır. Hele koca dayağını söylemek.  “Kan tükürüp, kızılcık şerbeti içtim diyeceksin” diye öğrettiler.  Lanet olası ayıplar. Bana yapılan ayıp değil mi? Koca dövecek, kadın kızılcık şerbeti içtim mi diyecek? Ne şerbetmiş be? Yüzyıllardır içiyor kadınlar o şerbeti, istemeseler de.

Hırlıyorum. Kısa süre sessizlik. Gözlerimden bir kelebek uçuyor, arkadaşımla yemyeşil tarlada kelebeğin peşine takılıyoruz. Belki de biz daha kelebeğiz kelebekten. Uçuş uçuşuz. Gerçekle geçmiş, bu an ile belki de 20-30 yıl arasında gidip geliyorum. Hep kafama vurduğu için olabilir mi bu durum? Hey sana diyorum. Kime? Aman konuşuyorum işte.

Sigarasını içene kadar zamanım var. Başladı mı peş peşe içer. Başımı duvara yaslıyorum. Hala açık olan tek gözümle yüzüne bakıyorum, pis pis sırıtarak bana bakıyor ve başını sallıyor “daha dur yeni başladık” der  gibi.  “Bu adam mı beni dövüyor?” diye düşünüyorum. Bu  güçsüz, kişiliksiz, zavallı adam mı? Adam bile değil. Nasıl oluyor bu? Ne demek nasıl olacak? Şimdi bunca derdimin arasında bunu da anlatmayayım size. Neden böyle söyledim? Sanki karşımda birileri var da, ben de anlatıyorum. Galiba aklımı yitiriyorum.

Sigarasını kül tablasına bastırıyor, nikotinin sararttığı parmaklarıyla. Hala masada oturuyor. Galiba unuttu beni. Televizyonda din ve ahlak konulu bir programa takılıyor gözleri. Belki bir şeyler öğrenir diye  umutlanıyorum. Ağdalı kelimelerle sözcükleri yayarak biri konuşuyor. Arada alkış sesleri geliyor ve nasıl oluyorsa alkış sesleri aynı anda başlayıp aynı anda şıp diye duruyor. Komutlu alkışlar… Neyse, birileri sorular soruyor ve sözcükleri yaya yaya konuşan adam boğazını temizledikten sonra yanıtlıyor “Erkek eşini hafifçe dövmek suretiyle yola getireme­yecelse erkek, hafif de olsa dövmesi doğru değildir. Çünkü kadını dövmekten maksat, onu yola getirmek ve terbiye etmektir. Bu maksat yerine gelmeyecekse, dövmek manasız olacağından, lü­zum yoktur” diyor.

Alkışlar… Komutlu alkışlar! Son cümleye takılıyorum; “Bu maksat yerine gelmeyecekse, dövmek manasız olacağından, lüzum yoktur. Hadi düşüneyim bu cümle üzerine “Maksat yerine gelmeyecekse…”  Hangi maksat? Maksat tek midir? Dayak atana göre değişir mi? Maksadı sonlandırmanın bir zamanı var mıdır? Dayak atanın tercihine mi kalmıştır?  Diyelim ki maksat yerine gelmiyor.  Kadın yıllarca dayak yemeye devam ediyor.  Adam her defasında “dur bakalım bu dayakta maksada erecek miyiz?” diyerek mi dövecek. E dövmek manasız olacağından “lüzum yoktur kararını” döven erkek verecek doğal olarak. Sonuç; kadın her şekilde dayak yiyecek.

Beynim uğulduyor, kulaklarım zonkluyor. Kalkmak istiyorum olmuyor. O televizyona takılmışken yan odaya gidebilirim. Gidersem kapıyı kilitlerim. Kilitlersem… Amaaan kimi kandırıyorum. Kapıyı kırar bu adam beni dövmenin keyfini yarım bırakmaz. Tekrar başımı duvara dayıyorum. Oda dönüyor. Oda bir kuyu sanki. Ben o kuyu etrafında, gözleri kapatılmış sürekli dönen bir atım. Kuyudan suyun çıkması için daireden ayrılmadan dönüyorum, dönüyorum, dönüyorum. Başım dönüyor. Birden bir sürahi suyun yüzümde patlamasıyla irkiliyorum. İçim, dışım titriyor. Yine mi başlayacak? Yine mi dayak? Cenin haline dönüşüp bekliyorum. Saniyeler  saatlere dönüşüyor. Yavaşça gözümü açıp alttan alttan bakıyorum. “Önüm arkam, sağım solum  sak-lan–ma- yaan sooobeee!”  Bilirsiniz (nerden bileceksiniz) saklambaç en sevdiğim oyundu, kelebek kovalamanın dışında. Bir duvarın ardında görülmeden saklanmayı becermek çok iş de sanki. Peh! En iyi de ben saklanırdım. Öyle iyi saklanırdım ki, bir gün oyun bitmiş, beni unutup bırakıp gitmişlerdi. Öyle elma dersem çık, armut dersem hikayesi değil ha, unutmuşlar işte. Keşke o da unutsa beni.

Uyku basıyor. Nasıl uyumak istiyorum. Hazır acı da hissetmiyorken, uyumak… uyanmamak. Uyumak… başımı halının üzerine bırakıyorum. Bilmiyorum ne kadar zaman sonra kahkahasıyla uyanıyorum. Film izliyor sanırım. Beni unuttu. Unutmuş olmalı. Halının motifleri kıpırdıyor sanki. A evet kıpırdıyor. Bir böcek bana doğru geliyor. Bakır renginde. Antenleri ve bir sürü kıldan bacakları var. Bir kitap okumuştum, çöpten almıştım o kitabı. Okumama kızıyor diye o uyuduktan sonra okuyordum hep.  Kafka’nın yanılmıyorsam “Dönüşüm” adlı kitabıydı. Okuduğum tek kitap mıyd? bilmiyorum. Bir sabah, bir adam dev bir böceğe dönüşüyordu.

Böcekle bakışıyoruz ya da ben öyle sanıyorum. Gözleri var mı bilmiyorum? Sanki var. Ne çok öldürdük sizi diyorum ona? Antenleri kıpırdıyor. Duruyor. O duruyor ben kıpırdıyorum. İlk kez ağlıyorum. Gözyaşlarım yanağımdan süzülürken utanç duyuyorum. Utanıyorum ondan. “Ne çok öldürdüm sizi” diyorum tekrar. Böcek biraz daha yaklaşıyor.  Süpürgeyle tepesine tepesine indirdiğim anı düşünüyorum. Ters dönmüş kıl bacakları ölmeden önce kıpır kıpır o böceklerden biri gözümün önüne geliyor. Git artık, git artık! Beynimi okumuş gibi halı motiflerinin üzerinde çekip gidiyor. Offf ne farkım var şu böcekten. Olmalı. Süpürgeyle kovaladığım böcek bile yaşamak için mücadele ederken… Ben neden, neden böyleyim?

Ne kadar uyudum halı üstünde bilmiyorum. Hiç bir şey hissetmiyorum. Başımı halı üzerinden kaldırmaya çalışıyorum. Olmuyor. Kolumun üzerine abanıp oturuyorum. Gün ışımış. O yok. Bir an ohhh diyorum ki mutfaktan sesleniyor. “Kalk da kahvaltı hazırla, bugün bayram.”  Bayram? Evet bayram. Dün de arifeydi öyleyse. Ohh ne güzel dayakla kutladık öyleyse“ diye söyleniyorum içimden.

Bedenimde bir tuhaflık hissediyorum. Başımda bir ağırlık var, sağa sola çevirdikçe bir şeyler duvara çarpıyor. Kulaklarım? Dört ayağımın üzerine kalkıyorum. Dört ayak mı? Aman tanrım! Ellerim ayaklarım toynaklı… Sanki geviş getiriyorum. Dışım bir koyun ama içinde ben. Korkuyor muyum? bilmiyorum. Yok canım düş bence bu. Yıllardır yediğim dayakların bende yarattığı bir sanrı olmalı. Ses çıkarmaya korkuyorum ya melersem. Sabırsızlıkla bir ayağımı kaldırıyor, birini indiriyorum.

O odaya giriyor “daha kalkmadın mı yerden? diyor. Hiç şaşırmıyor halime. Bu iyi mi kötü mü? bilemiyorum. Şaşırmadıysa hala insanım. Cevaplayamadan elbisemin yakasına yapışıyor kaldırıp yere vuruyor beni. Deli kuvveti mi var bu adamda?  Sağ elini havada görüyorum.  Sıkı sıkı gözlerimi kapatıyorum. Gözlerimi kapatırsam acıyı daha rahat karşılıyorum.  Kafama kamyon çarpıyor adeta. Kan tükürüyorum. Meleyerek. Meleyerek mi? Eğiliyor baş parmağını dudağımın kenarından akan kana değdiriyor ve kendi alnına basıyor. “Eh kurban işi tamamdır, alnıma da bastık kanı” diyor. Şaşkınlıkla gözlerimi açıyorum, o kapıyı çarpıp çıkıyor. Kurban benim, o kan benim, ben kimim?

Ağzıma dolan kanı tükürüyorum “iyi bayramlar” diyorum, iyi bayramlar! İstem dışı elimi dudağımın kenarına götürüp onun yaptığını yapıyorum. Akan kanıma baş parmağımı değdiriyorum. Sonra alnıma bastırıyorum.

 

Yazarın sayfamızdaki diğer yazıları