“Kadının İnsan Hakları”

Yazının aracılığı ile şu soruyu okuyanlara yöneltmek isterim.
Neden?
Hukukun evrensel ilkelerini simgesi olan Themis heykeli kadındır
Neden?
Liberty adasında bulunan özgürlüğü temsil eden özgürlük anıtı neden kadındır.
Neden?
Fransız devriminin simgesi olan Eugene Delacroix in resminin kahramanı neden kadındır.
Neden?
İlk sendika örgütlenmeleri kadınlar tarafından başlatılmıştır
Bu örneklere onlarca demiyorum yüzlercesini ekleyebilirim… (Hakan Kılıç)

“KADININ İNSAN HAKLARI”

“KADIN HAKLARI” Dünya üzerinde bu şekilde isimlendirmek mümkün belki ama bu ülkede bu deyişi değiştirmek lazım sanırım
“KADININ İNSAN HAKLARI” demek daha doğru geliyor…

Kadın insanı olarak “kadın ama insan” ya da “insan ama kadın” veyahut “kadın ve aynı zamanda insan” olarak görülmeye ve gösterilmeye devam edildiğimiz sürece ayrımın önüne geçemediğimiz gibi “İNSAN HAKLARI” adı altında kadın-erkek ayrımı olmadan teminat altına alındığı söylenen haklarımızı da korumamız mümkün olmayacak gibi görünüyor…

Ayrımcılık, bir toplumsal davranış bozukluğudur. Yani ayrımcı davranış bir kronik rahatsızlıktır. Eğer süre giden bir ayrım varsa ve bu ayrımdan rahatsız olduğunu dile getiren bir insan varsa, bu ayrımı yok saymak ne ayrımı, ne de o kişinin rahatsızlığını ortadan kaldıracaktır. Aksine, ayrımcılık yapanın yaptığı ayrımcılığın kavramsallaştırmasına ayrımcılık demek, ayrımcılık yapanın yaptığı ayrımcılığı meşrulaştırmak olarak işlev kazanır.

Daha da açalım, şöyle gündelik bir dille açalım;

Örneğin bir eşcinsel bir arkadaşınız var. Eşcinsel olduğunu bilmenize rağmen, onun yaşama koşulları sizi ilgilendirmediği için, ardından ona karışmak konusunda bir haddiniz olmadığına inandığınız için ona herkese nasıl davranıyorsanız öyle davranıyorsunuz. Yani sizin yaşamınızın bir parçası o.

Ama diyelim ki, bu arkadaşınız bir genel arkadaş toplantısında, herkes sevgililerinden bahsederken, kendisinin hemcinsi sevgilisinden bahsetti… Masada soğuk bir hava esti ve bir tiki kız “ay çok iğrençsien” diyecek filan oldu. Ya da sessiz çoğunluğun memnuniyetsizliğini hissettiniz, küçümseyenler onu bir anda yok sayanlar oldu…

Arkadaşınızın morali bozuldu. Çıktınız toplantıdan ve şey dediniz “sen de abicim öyle uluorta söyleme böyle şeyleri”…

İşte Kadın Hakları, Kürt sorunu, eşcinsellere yönelik şiddet, kadına yönelik cinsel istismar, taciz ve şiddet vb. bu toplumsal ayrımcılığın üzerine kurulu zaten… Bu konuda rahatlama, kendini toplumun bir parçası gibi hissetme ve ikinci sınıf vatandaş yerine koyulmama koşullarını zaten ezen konumundaki kişilerin beğenisine sunmak zorunda değil hiç kimse. Oysa topluma uyumlu yaşamının bedelidir kendini saklamak… Ve toplum içinde kendini ifade edemeyen bir durumda iseniz bunu anlamanız çok kolaydır. Sizin kendi sorununuzu anladığınız şekliyle bu soruna sahip olmayan hiç kimse tam olarak durumu anlayamaz.

Kadınların insan hakkı talepleri de, bu anlamda, kadınları ilgilendiren bir mücadele alanıdır aslında…

Kadınlar, insan hakları talepleri için, erkeklere durumu anlatmak zorunda değil. Ayrımcılığın söz konusu olduğu yerde, “ayrımcılığı yapan” insan, konum ve durumdan bu hak talep edilemez…

Ben, heteroseksüel bir kadın, Arnavut kökenli bir Türkiyeli, görece iş sahibi bir okumuş insan olarak, bu ayrımcılık diyalektiğinin mağduru olduğuma inanıyorum. Bu belki benim “ezen” olmayı beceremememden kaynaklanıyor, belki de anarşist olduğum için ezenlerin ağzına burnuna vurmak istememden. Yani o ya da bu sebeple fikir beyanı konusunda sınır tanıyorsanız ve üstün gücün yardakçısı değilseniz bir şekilde zarar görürsünüz. Maddi ya da manevi…

Sonuç olarak, “KADIN” kadın olduğu için ayrımcılığa maruz kaldığı her yerde, kendi insan haklarına sahip olmak için örgütlenmeli, bunun psikolojik ve sosyal nedenlerini ve çözümlerini örgütlü bir şekilde üretmelidir. Yani bireysel çabalar önderlik etse de genele yayılması ve yaptırımı konusunda yetersizdir.  Ve bu ülkede bu örgütlenme daha çok ciddiye alınması bir durumdur.
Yoksa daha çok kız çocuğu, kadın taciz edilir, tecavüze uğrar, bilmem kaç yerinden bıçaklanır, sokak ortasında vurulur. Adına tutku denir. Daha çok davada adamın bize tecavüz ettiği penisin boyuna ceza indirimi uygulanır. Tecavüze verilen daha çok ceza yetersiz kalır. Daha çok adam yaptığıyla kalır… Kadın yaşadığıyla anılır… Daha çok bu saldırılarda neden olarak kılık kıyafet, yer, zaman, kadının durumu tartışılır… Daha çok oramızı buramızı elleyip gözaltına alınıyor olur öyle, zaten suçlu denir. Yaşamda güvenlik güvencemiz olması gereken polis arabasında tecavüz edilip zaten orospu denilir… Hatta erkeklerle arkadaşlıklarının sınırı konuşulur… Eş olarak ayrı, kız evlat olarak ayrı, sevgili olarak ayrı ayrı durmamız gereken yer tartışılır…  Daha ötesi eğer haklarımızı bilmezsek daha çok erkek memnun etmek için olmadığımız insanlar olur, istemediğimiz şeyleri yapar, katlanmak zorunda olmadığımız aşağılanma, hakaret, aldatılma ve mağduriyete maruz kalırız.

Vergisini alarak “Genelev” işleten ve bunu da sokaktaki kadının erkek tarafından rahatsız edilmemesi argümanına dayandıran, camide namazda kadından cinsel anlamda tahrik olabilen, eşek, sıpa, at, tavuk, koyun, keçi, kedi, köpek, tavuk, horoz, mumya, ölü, bebek, komşunun kızı, kendi kızı, kardeşi, öğrencisi, gelini, yengesi, yolda gözüne kestirdiği, otobüste yanına oturan, hasbelkader göz göze geldiği, hata yapıp kendine gülümsemiş tüm canlılara muhteşem bedeninin olanaklarıyla zarar verebilen erkek insanını çıkardığı yasa ve kararlarla güçlendiren, ceza sistemini işletemeyen bir ülkede bunlar olur…

Siz hiç bindiği dolmuştaki şoförü kaçırıp tecavüz edip sonrada öldürüp yakan kadın hikâyesi okudunuz mu?

Ama arada sırada da olsa dayanamayıp birlikte olduğu adamın cinsel organını kesen kadın hikâyeleri okuyorsunuz değil mi… Öldüren, yakan, vuran kadın öyküleri… Dayanamayıp suç işleyen ve yine kendi hayatını mahveden kadın hikâyeleri…

SCUM’da yani ERKEKLERİ DOĞRAMA CEMİYETİ MANİFESTO’sunda Valeria Solanas ablamız şöyle der…

“Erkek, tümüyle bencil, kendi içine hapsolmuş, empatiden yoksun, sevgi, dostluk, şefkat bilmez biridir. Eksik bir kadın olarak erkek, hayatını kendini tamamlamak yani kadın olmaya çalışmakla geçirir. Bunu da, sürekli kadınları arayarak, onlarla yaşayarak; kadınsılığı sömürüp, kadınlara erkeksilik yansıtarak yapmaya çalışır. Diğer bir deyişle kadınlarda penis kıskançlığı yoktur, erkeklerde vajina kıskançlığı vardır.”

Sert mi? Çok mu abartılı… Sizin kızınıza tecavüz edildi mi hiç? Ya da babanız size tecavüz etti mi?

“Gerçek bir cemaat, birbirinin bireyselliğine ve mahremiyetine saygı duyan, aynı zamanda birbirlerini zihinsel ve duygusal olarak etkileyen – birbirleriyle özgür ilişkiler içinde olan özgür ruhlar – ve ortak sonuçlara varmak için birbiriyle işbirliği yapan – türün mensupları ya da çiftler değil – bireylerden oluşur. Gelenekçiler toplumun temel biriminin aile olduğunu söyler; ama temel birimin birey olduğunu söyleyen yoktur.”

Kadın bir bireydir. O halde sadece biz “de” varız diyen kadınlara savaş açan erkek kafasına verilecek en güzel cevap belki de Solanas’ın sertliğidir.

Bugün bu ülkede batıdan önce bize verilmiş hukuki ve sosyal haklar elimizden alınmaya çalışırken buna kadın da ortaklık ediyorsa… Kadın çok eşliliğe evet diyebiliyorsa, kadın medeni hukuki yok etmeye çalışıyorsa bu ileri gitmek değil… Eril düzene hizmet etmektir. Politikada kadının var olmasının bedeli ise maalesef erkekleşmesidir.

Bu ülkede kimsenin birbiri ile yaşamaya niyeti yok o kesin.
En temelde ise bu ülkenin kadınları yaşatmaya niyeti yok. Görünen o ki tacize uğramayı, tecavüze uğramayı, gözaltına alınırken, gözaltında tacizi, tecavüzü, hakkımızı aradığımız her yerde suçlu sayılmayı, kanun önünde eşit olmamayı, ilişkilerimizde kaybetmemek için geri durmayı ve kafayı sıyırıp suç işleyecek hale gelmeyi kabul etmeliyiz…

O zaman nefsi müdafaa suç değildir.

Yazarın sayfamızdaki diğer yazıları