Dedikodu

Gündem hiç iç açıcı değil memlekette… Bu aralar hiç yazasım gelmiyor işin aslı… Ne yazsam sırıtıyor o beyaz dijital sayfanın üzerinden kara kara bana… Satır satır saçmalık diyorum. Çünkü bir yerlerde çocuklar yıllar sonra nedeni sorgulanacak ve çok gereksiz bulunacak bir savaşın içindeler. Bana hissettirdiği tek şey ise “elimizden hiçbir şey gelmiyor mu bu düzene karşı” çaresizliği…

Bunları düşünürken aşktan, meşkten bahsetmek de gelmiyor haliyle… Ama düşününce içimdeki öfkeden haksızlık, adaletsizlik, klişeler kadar payını alan bir şey daha olduğunu fark ettim.
DEDİKODU…

Kadın erkek, herkesin yapmaktan zevk aldığı ender şeylerden biridir bu dedikodu… Her nedense insanlar dedikodu yapmadan yaşayamazlar. Çoğu zaman yaptıklarının dedikodu olduğunu kabul etmezler ama yapmadan da duramazlar. Yapıcı ya da yıkıcı ama her zaman, dedikodu yaşamımızın bir parçasıdır maalesef… Sadece bizim değil, sanatçıların, politikacıların, bilim adamlarının, kısaca insanın yaşamının bir parçasıdır dedikodu. Ne çok dert açar başa şu dedikodu/ gıybet… Kitapta bile yeri var… Namazlar kılarız, oruçlar tutarız, örtünürüz, saçımızın kılı görünmez,  zina etmeyiz ama iş dedikoduya gelince sınavdır… Tutamayız dilimizi… Kanımca insanın iyiliği en çok bunla sınanır…
Türlü türlü bahane buluruz…

-Ama bunlar “gerçek” dedikodu değil ki!
-Ben bunları onun yüzüne de söylerim! (ben en çok bunu kullanırım mesela)
-Ay şurada iki sohbet ediyoruz, ne konuşacaz işte, o / bu!

Velhasıl aslında dedikodu korkak işidir, yiğit olan varsa lafı insanın yüzüne DER/ ortaya KOR…
Ama öyle değildir düzen…
Yaşamın olmazsa olmazıdır dedikodu…

Sonuçta bu dedikodu denen şey bulunulan ortamda olmayan biri hakkında şikâyetlerimizi, kıskançlıklarımızı, sıkıntılarımızı bir diğerine /lerine aktardığımız, aktarırken de zevkten dört köşe olduğumuz eylemdir…

Dedikodu nefret edenler tarafından çıkarılan, kötüler tarafından yayılan, aptallar tarafından inanılan bir şeydir.

Öyle bir illettir ki herkes herkesin dedikodusunu yapar… Evlat; ana babanın… Ana baba; evladın… Eşler birbirinin, kardeşler bir diğerinin, dostlar dost dediklerinin, arkadaşlar herkesin… Alt kat üst katın, üst kat yan dairenin… Patron çalışanların, çalışanlar illaki patronun… Öğretmenler öğrencilerin, öğrenciler öğretmenlerin… En olmaması gereken gönüllülük esas yerlerde, sevginin asıl olması gereken yerlerde bile vardır bu dedikodu illeti… Başarı ihtimaliniz bile dedikoduya sebeptir…

Bir söz vardır, ”zeki insanlar fikirlerden, orta seviye zekâya sahip bireyler olaylardan, düşük zekâ seviyesindekiler ise insanlardan konuşurlar” diye… Bu anlamda dedikodu zekâ seviyesini minimale indirgeyip iletişim kurma şekline verilen isimdir… Gerçi bunu yazsam da şu dedikodu zeka işi midir yoksa yürek yetersizliği midir emin değilim…

İletişim açısından bakarsak bir anlamda topluluk içinde yapılan bir nevi fikir teatisidir bu dedikodu… Hele insan kendi hakkında yapılan dedikoduları öğrenince çok daha değişik heyecanlar yaşar. Burada önemli bir nokta kendimizle çelişmemek gereği “hakkımda yapılan dedikodudan tiksindim şekerim” ruh haline bürünmemektir. Çünkü neden? Çünkü ya bunun hayatınızı etkilemesine müsaade ediyor veyahut bu rahatsızlık duyduğunuzu söylediğiniz insanları hayatın içinde barındırıyorsunuzdur. O halde şikâyet kendi içinde çelişir.

Hemen kendimden örnek vereyim mesela: bugüne kadar benim öğrenebildiğim yaklaşık 999 değişik dedikodu duydum hakkımda (yok boyum 1 metreymiş,  çok kıskançmışım, kendimi çok beğeniyormuşum, kendimi ne sanıyormuşum, sivri dilliymişim, benden korunmak lazımmış… )Külliyen yanlış bilgi ama dağıtım ağı çalışıyor çare yok… Hepimiz kendi hakkımızda saçma sapan şeyler duyuyoruz…
Peki, ben bunları duydum da ne oldu? HİÇ.

Boyum hala 1.53, herkes gibi sevdiklerimi kıskanırım, evdeki aynalar sapasağlam duruyor, çatlamıyorlar… Kendimi “ben” sanıyorum…
Birileri hakkında bir an düşünmeden ileri geri konuşan diller; içi kara ağızlarınızdan çıkanı kulağınız duyuyor mu?  Kötülük sadece insanın kendini bitirir… Unutmamak lazım ki bir dedikodu ne kadar kötü olursa olsun, o dedikoduyu size, sizi kıracağını bilerek getiren de dedikoduyu yapan kadar suçludur… Çünkü doğru adam böyle bir durumda sen ne diyorsun, doğru konuş deyip karşına gerekeni söyleyen adamdır. Ki bunu yapan adamın yanında o kişi tarafından bir daha dedikodu yapılamaz…

Ayrıca dedikodu kişinin kendini aklama çabasıdır aslında.

Ve unutmayalım ki; biri için senin yanında dedikodu yapan yarın öbür gün senin hakkında da dedikodu yapacaktır. Çünkü “huyu” budur…

Dedikodu hakkında kafamızdaki tanım “birinin hakkında konuşmak”tan çok, “birinin hakkında/arkasından yalan yanlış konuşmak” şeklindedir, bilemem tabii nereye kadar sınırlanabilir veya genişletilebilir tanım… Çünkü bazen bunun ayarı çok kaçar, kalpler kırılır içinden çıkan kötülükten insanlar zarar görür…

Bir görmeden inanma edimi olarak dedikodu sinirlendirici ve aynı zamanda monotonluğu ortadan kaldırıcı bir malzeme olarak da sıkça kullanılır. İşte benim bu noktada çözemediğim aklı var sandığım, bazen kelli felli, insandır dediğimiz insanların bu dedikodu meretine nasıl bu kadar inandığıdır…

İşine geldiği için mi dedi biri? Allah allah… Hiç aklıma gelmemişti bu!

Genel kanı dişilerin dedikodu meraklısı olduğu yönünde olsa da, erkek meclisine sızan ajanlarımızdan aldığımız bilgilere göre, 5 erkek bir araya geldiğinde, konu dönüp dolaşıp Ayşe’ye, Fatma’ya, kimin kimle olduğuna, en mahrem şeylerin birbirine anlatılmasına gelmektedir… Ama bu erkekler arasında olunca adı dedikodu değil “gizli bilgi aktarımı”dır. Ya da birini bitirmek için kumpas kurmaktır.

Sosyologlar, en yaygın dedikodu konularını şöyle sıralıyor; başkalarının gelirleri, seks hayatımız dolayısıyla bundan bahsederken bile başkalarının seks hayatları, arkadaşların ve komşuların aşk hayatları, aile içi sorunlar, çevremizdeki kişilerin giyimleri, tanıdıkların evleri, iş dünyasında başarı ve futbol… Saatlerce hiç tanımadıkları futbolcuların ve teknik adamların dedikodusu yapan adamlar var neticesinde…

Dr. Jean Noel Kapferer’in ifadesiyle, “bir toplumun arzularını, korkularını ve obsesyonlarını ortaya çıkaran” dedikodu, genelde toplumun; özelde mensubu olduğumuz iş ve sosyal çevrelerin kurallarını anlamamıza ve aktarmamıza, dolayısıyla da hangi hareketlerimizin kabul görüp hangilerinin eleştiriyle karşılanacağını öğrenmemize yarıyormuş. Yerimizi belirleyip aidiyet duygumuzu pekiştiriyormuş. Ve duygularımızı ifade etmemizi kolaylaştırdığı için psikolojik bir rahatlama sağlıyormuş.

Öte yandan, dedikodunun kalpleri kırıp ilişkileri mahvettiğini; insanların şerefiyle oynayıp isimlerini lekelediğini, hatta toplumları bile ileri gitmekten alıkoyabildiğini hepimiz biliyoruz. Yastıktan dağılan kuş tüyleri gibidir dedikodu… Nerelere dağıldığına siz bile inanamazsınız… Banyoda bir bakarsınız bir kısmı poponuza kaçmış…

Öyleyse, çizgiyi nerede çekmeliyiz? İnsan doğasının bir parçası olduğu bilimsel araştırmalarla ispatlanan bu hareketi hangi ölçülere göre gemlemeliyiz?

“Genellikle dedikodu yapmak başkalarını suçlamak, bazen de onları taklit etmek içindir” diyor Krishnamurti.
“Bu; heyecan aramak için kendi dışına çıkmayı isteyen fevkalade yüzeysel bir zihni gösterir… Gelecek sefere dedikodu yapmaya kalkıştığınızda kendinizi yakalayın. Eğer söylediklerinizin farkında olursanız, hakkınızda pek çok şey keşfedeceksiniz. Başkalarına duyduğunuz merak duygusunu bahane ederek bu hareketinizi örtbas etmeye çalışmayın.” diye devam ediyor üstat…

Ama en sevdiğim tanım; Gabriel Garcia Marquez’in güzel tanımıdır.

Dedikodu “HERKESİN BİLDİĞİ GİZLİ ŞEYLERİ KONUŞMAK.” tır diyor Marquez…

Aslında ülkemizde birbirimize dürüstçe kendimizi ifade etme kanalları tıkalı olduğu için kolaycılığa kaçıp güvenli ortamlarda rahatsız olduğumuz kişiler hakkında yaptığımız yorumlardır dedikodu. İnsanları rahatlatarak ortak akıl yürütmelerine sebep olur. Motivasyonu arttırdığına inanılır. Ama aralarında ilkeli insanlar olmaması durumunda konuşulan kişi hakkında adi bir karalama kampanyası ve şeytani bir lobi faaliyetine dönüşmesi kaçınılmazdır. Hepimizin yaşamında bir felakete dönüşmüşleri, dostu dosta kırdırmışlığı vardır…

Ve son olarak unutmamak gerekir ki bazı insanlar histerik dedikoducudurlar… Kendilerine bir “yancı” buldukları andan itibaren dedikodu mekanizmaları çalışmaya başlar. O dakikadan itibaren dünya renklenir, vitrinler civcivlenir, sanki Noel zamanı gelir. Histerik dedikoducu için dedikodu bir “arkası yarın”dır… Sizden ağzının payını aldıkça saldırır…

Yani dedikodu bir anlamda toplumsal itibarımızın barometresidir. Kimin görmezden gelineceğini, kimin aforoz edileceğini, herhangi bir topluluğa kimin kabul edileceğini ya da kimin dışlanacağını, bir kişinin popüler olup olmayacağını gösterir. Ve bu işin elebaşı olan insan kayıtsız şartsız niyetleri ve yürekleri kötü insanlardır.

“ DEDİKODU” yapmadan net bilgilerle söyleyebilirim…

Yazıyı bitirirken hakkımda dedikodu yapanlara bir not ileteceğim buradan…

“MİLLETİN CEVİZLERİ TIKIRDAMAZ DA, BİZİM UNLARIMIZ HIŞIRDAR”…

ARAMIZDA KALSIN DİYE YAZDIM BUNLARI!

Yazarın sayfamızdaki diğer yazıları