Guguk Kuşu Filmi İzleme Rehberi (Kara Oğlanlar)

Malumunuz olduğu üzere uzayıp giden bu yazı serisine, durup dururken Guguk Kuşu’nu hatırlatan ve adına “iyi hemşire” dediğim siyasetçi sebep oldu.

Yazıya başlarken, “filmi yahut romanı anlatmayı değil, metaforları ve alegorik muhtevası üzerinden; kişilerin üstlendikleri rollerin ekseriyetle onların iradi tercihleri olmadığını ve bu münasebetle de iyi yahut kötü hemşire olmanın kişisel bir tercih ve tavırdan öte bir durum olduğunu ortaya koymayı umuyorum” diyerek, bir iddia ortaya koymuştum. 

Bu iddia bağlamında, Büyük Hemşire’ye gelene kadar, nerdeyse bahsetmediğimiz kimse bırakmadık, “kara oğlanlar” hariç.

Hemşirenin eli ayağı olan bu yiğitleri tanımadan, hemşireyi eksik tanımış olacağımızdan korkuyorum. Bu yüzden, hizmet aşkıyla yanan ve her an görev bilinciyle yaşayan bu yiğitlerden bahsedeceğim, yazıların bu altıncısında.

Düzene uydurmak zahmetli iştir; koğuştakiler izlenmeli, itilip kakılmalı, cinsel istismara maruz bırakılmalı ve daha bir sürü başka şeyler yapılmalı ki düzen yürüsün. Cinsel bütünlüğünün tahrip edilmesi önemli çünkü daha aşağılayıcı ve teslim alıcı bir hal olmaz birey için. Büyük Hemşire de bir tecavüzcüdür. Ama hemşire kadındır ve fiziksel ve kişisel olarak bu eyleme iştirak edemez. Bu yüzden o, beyinlere tecavüz etmekle yetinir. Bedene tecavüz için, ondaki eksik tarafı tamamlayacak yardımcı uzuvlar seçer kendine; Onun tecavüz organı kara oğlanlardır ve onlar aracılığıyla hastalara tecavüz eder. Kurallar gereği tüm hastalar her gece uyumadan önce haplanırlar ve kara oğlanlar nefes alan cesetlere üşüşürler. 

Peki, beyaz değil de kara gardiyan metaforu neden? Amerika’da zenci; beyaz toplumun acımasızlığını, nefretini ve tarihi kinini üstüne kustuğu ve karşı kin ve nefretle yoğurduğu, dışlanmış kimliği temsil eder de ondan. 

Hemşire de gardiyan olarak bunların en acımasız ve kindar olanlarını seçer. Zaten binlercesini yeterince nefret dolu olmadıkları için elemiş,babaları yanan sobaya bağlanmış yanarken, gözleri önünde analarına tecavüz edilenler arasından”, sahnede gördüklerimizi seçmiştir. 

Genelde öyle değil mi? Zulmetmek için zulme en çok maruz kalmışı, başkasını aşağılamak için en çok aşağılanmışı, nefret yaymak için en çok nefret edilmişi seçmeli. Çünkü onlar mütemadiyen maruz kaldıkları alçaklıkların utancını unutmak için, kendilerini alçaltanların hizmetine koşmaya can atarlar. 

Afrika sömürgecilerinin kurdukları plantasyonlarda, köle olarak çalıştırılan kabile üyelerinin başında, ellerinde sömürgecinin tüfeğiyle gardiyan olarak duranlar, az çalışıyor diye çocukların elini kolunu kesenler kimlerdi? 

Afrika’ya kadar gitmişken yakınlara gelip Kürt aşiret beylerinden, ağa ve şeyhlerinden söz etmeye hiç niyetim yok elbette. Lakin doksanların başıydı ve durup dururken, “insan hakları” diye, bu coğrafyada akıldışı bir fantezi icat edilmişti. O imkansız işe de, ‘sosyal demokrat’gillerden Diyarbakırlı bir Kürdü bakan yapmışlardı. Bakanlık dediysem, öyle kapılarında yaldızlı tabelalar olan binalar gelmesin aklınıza. Kızılay semtindeki bakanlıklar binasında derme çatma tek kişilik bir oda. İnsan haklarından mahrum olmanın ne olduğunu en iyi bir Kürt bilir diye düşünmüşlerdi belki de…  Doğrusu amirlerini hiç mahcup etmedi o da; İnfaz bölgelerini helikopterlerle dolaşan bir tutanak memuru olarak, işlerin yolunda olduğuna şahitlik edip durdu.

Gardiyanların “üçü de her şeyden nefret ediyor; saatten, günden, çalıştıkları yerden, çevredeki insanlardan.” Irkın karası değil onlar, nefretin karasıdırlar. Taşan nefretlerini gizlemek, efendilerinden farklı olmadıklarını göstermek için kara derilerini yüzüp atmaya hazırdırlar. 

Bunlardan biri, “işe başladığında yanında içi demir bilyelerle dolu bir çorap taşımak istemişti. Hastaları yola getirmek için kullanacaktı bunu.” Ama hemşire bu yöntemi eski bulur; “Nefreti göstermeyecek, zamanını, sırasını bekleyecek, ip ne zaman gevşerse çekecek, gerecek, ucunda dans edenin ayaklarını yerden birkaç saniye için, boğulmayacağı kadar bir süre kesecek, yola girmesini sağlayacak, baskıyı sürdürecek.” İşi onlara böyle öğretmiştir Hemşire. 

Hemşire onların içini, onlar hemşirenin ne istediğini biliyorlardı. Nefret dolu hemşireden talimat almaları bile gereksizdi. Adı nefret olan bir yüksek gerilim hattıyla aralarındaki bağlantıyı sürdürürler… üç  kara oğlan, Büyük  Hemşire’yle aralarındaki telleri koparmış, salt ışınlarla çalışmaktadır.” Hemşire “sesli buyruk vermez, isteğini bir ziyaretçi görebilir diye yazıya dökmez. Gerek yoktur çünkü. Daha Büyük Hemşire ne istediğine karar vermeden, tıslayacağı buyruğu düşünmeden, üç kara oğlan bunu yerine getirir.

Bu uyumun işareti olarak “üç kara oğlanın da üniforması Büyük Hemşire’ninki gibi lekesiz, bembeyaz ve kolalıdır.” Duvarlar ve floresanlar da bembeyazdır; teslim olanların ellerinde salladıkları bez kadar beyaz. Beyaz duvarlar ve beyaz giysililer, oradaki herkese teslimiyetlerini haykırır her an.

Kombinenin yani müesses nizamın gardiyan kadrosunu da böylece tanıdığımıza göre, mevzuyu daha fazla uzatmadan, lekesiz cam kabininde oturup gün boyu koğuşu gözetleyen ve önündeki kayıt cihazıyla her fısıltıyı kaydeden hemşirenin yakınına gidebiliriz. Yalnız dikkat, camlara dokunup kirletmek ve hemşirenin kutsal kabinine geçmek yok.