‘Gerçek ütopyalar’ı konuşmak

Karl Marx ünlü on birinci tezini, yani “filozoflar dünyayı yalnızca çeşitli biçimlerde yorumlamışlardır; oysa sorun onu değiştirmektir” cümlesini dile getirirken, anlamadan ya da yorumlama yetisi kazanmadan değiştirmenin mümkün olduğunu düşünmüyordu elbet.

Yorumlama, anlamaya çalışma ya da üzerine düşünme çabasının anlamsızlığını da dile getirmiyordu.

Kastettiği, değiştirme ve anlamanın/yorumlamanın birbirinden ayrıştırılması gereken süreçler olduğu ya da ikincisinin birincisi olmaksızın yapılması gerektiği değildi.

Öyle olsaydı, başta Kapital olmak üzere bütün eserlerinde görüldüğü üzere, bir olguyu olabilecek her boyutuyla ve muazzam bir derinlikle tartışma yoluna gitmeyi değil, kestirmeden sonuçlara varmayı tercih ederdi.

Ama üstat, elbette yetiştiği ülkenin ve sosyal çevrenin güçlü felsefi/entelektüel geleneğinin de etkisi altında, “genç Marx” olduğu zamanlarda yazdıkları da dahil, çoğu eserinde, yüksek bir soyutlama düzeyine başvurdu.

Ele aldığı konunun her bileşenini önce kendi içsel yapısı ve ilişkileri çerçevesinde inceledi, sonrasında da diğer bileşenlerle ilişkileri bağlamında.

Nihayetinde de, her bir bileşeni kapsayan toplumsal gerçekliğin bu bileşenler üzerinde ve bu bileşenlerin de toplumsal gerçeklik üzerindeki ilişkisini.

Velhasıl, hiçbir şey görünümden ibaret değildi. Tersine, ele aldığımız her şey, geniş bir toplumsal ilişkiler bütününün dışa vurumu idi.

Dolayısıyla hem bütünü oluşturan parçanın hem açığa çıkan bütünün hem de ikisi arasındaki çok taraflı ilişkilerin bir şekilde anlaşılabilmesi gerekiyordu.

Ki, değiştirmeye, ama görüneni değil, görüneni açığa çıkaran, görünenin zemininde yatan toplumsal ilişkiler bütününü değiştirmeye dönük bir bilgi ve eylem üretiminin yolu açılsın.

Nasıl bir kurtuluş ?

Örneğin, Bruno Bauer ile, Yahudilerin, Hıristiyanlığın etkisi altındaki Alman devletindeki kurtuluşu üzerine girdiği polemikte, Bauer’in hiçbir şeyi değiştirmek istemediğini düşünmüyordu “genç Marx”.

Kaldı ki Bauer yaşadığı dönemin Hıristiyan Alman devletini eleştiriyor, onu değiştirmek istiyordu.

Bauer’e göre Hıristiyan Alman devletine bağlı olarak yaşayan Yahudilerin karşı karşıya kaldığı ayrımcılığın bir boyutu, Almanya’daki din-devlet ilişkilerinin yapısından kaynaklanıyordu.

Yahudilerin üzerindeki baskılardan kurtuluşunun bir yolunun, Alman devletinin sekülerleşmesinden, diğer dinler karşısında Hıristiyanlığa verilen ayrıcalıkların ortadan kaldırılmasından geçtiğini vurguluyordu Bauer.

Öte yandan, ayrıcalıklı bir konumda bulunan Hıristiyanlık, yani “egemen din”, devlet mekanizmasının dışına çıkarken Yahudilerin de kendilerini Yahudiliklerinden arındırmaları, kendilerini Yahudi olarak değil yurttaş olarak görmeleri gerekiyordu.

Bu bağlamda sorunun dinsel bir boyutu da söz konusu idi.

Görüldüğü üzere bir şeyleri değiştirmeye dönük fikirler yürütüyordu Bauer.

Marx’ın perspektifinden baktığımızda, Bauer’i on birinci tezin dışına atan şey, değiştirmeyi istemiyor oluşu değil, sahip olduğu düşünsel çerçevenin toptan bir değişimin kapısını açmıyor oluşu idi.

Tam da bunun için soruyordu Marx, yukarıda bahsedilen polemiğin yapıldığı ve aynı zamanda sıkı bir liberalizm eleştirisi de olan Yahudi Sorunu’nda (On The Jewish Question) (1):

“Nasıl bir özgürleşme / kurtuluş?”

TOPLUMSAL ÖZGÜRLEŞME/KURTULUŞ PERSPEKTİFİ

Marx’a göre din, yaşanan ilişkilerin ancak ve ancak dışa vurumuydu, sebep değil sonuçtu; dolayısıyla onun üzerinde yükseldiği sosyal gerçekliğe dokunmadan, onun toplumsal hayattaki etkisini kısıtlamak mümkün değildi.

Bir başka ifadeyle, içinde şekillendiği toplumsal ilişkiler bütününü değiştirmeye dönük bir toplumsal özgürleşme/kurtuluş perspektifine sahip olmadan, sadece görünene odaklanmak kurtuluşa götürmezdi.

Hıristiyanlığın devlet üzerindeki etkisini ya da Yahudilerin kendi dinsel pratiklerini toplumsal gerçekten soyutlayarak ele almak, gerçekliğin tümünü görmeye, dolayısıyla bir toplumsal özgürleşme/kurtuluş teorisi ve pratiği inşa etmeye yetmiyordu.

Bauer politik kurtuluşu bireyin kurtuluşuna, bireyin, Yahudiliğin ya da Hıristiyan devletin yönlendirmelerinden arındırılmasına indirgiyordu.

Oysa bahsi geçen tartışmanın yaşandığı zaman diliminde, yani Marx’ın Kapital’de kullandığı ifade ile, “kapitalist üretim ilişkilerinin pembe renkli şafak işareti”nin hemen ardında, ‘birey’, kapitalist üretim ilişkilerinin zorunlu/gerekli kıldığı ‘rasyonel’/‘iktisadi’ aklın etkisi altında ortaya çıkan “egoist birey”di.

Yani kendi faydasını/çıkarını her daim maksimum kılma peşinde koşan bencil bir özne.

Bauer’in politik özgürleşmeyi/kurtuluşu bireyin özgürleşmesine/kurtuluşuna indirgemesi ise, o bireyin içinde şekillendiği toplumsal ilişkiler setinin, dolayısıyla kapitalist üretim ilişkilerinin, mülkiyet ilişkilerinin, parasallaşmanın, emek gücünün metalaşmasının rolünün ıskalanması anlamına geliyordu.

Bu ıskalama ise toplumsal özgürleşme/kurtuluş perspektifinin göz ardı edilmesini beraberinde getiriyordu. Dolayısıyla bütünsel değil de eksik bir anlama, yorumlama çabasını ifade ediyordu.

‘GERÇEK ÜTOPYALAR’I KONUŞMAK!

Korona virüsünü de yukarıda aktarılanlar çerçevesinde, yani anlama/yorumlama ve değiştirme kavramları eşliğinde ele almamak için herhangi bir neden bulunmuyor.

Bu çerçevede iki soru önem kazanıyor:

Birincisi, virüsün kendi habitatının dışına çıkarak bir pandemiye yol açabilmesini, kerameti kendinden menkul bir doğa olayı olarak mı yoksa toplumsallığı bağlamında mı ele aldığımız.

Yani, insan-insan ve insan-doğa ilişkileri bağlamında ya da kapitalist üretim ilişkilerinin yaşamın her alanını sınırsız sermaye birikiminin nesnesi haline getirme eğilimi çerçevesinde ele alıp almadığımız.

İkincisi, otoriterleşmeden güvencesiz çalışmaya, yapay zekanın emeğin yerini almasından işçi sınıfının değişen kompozisyonuna, korona virüsü ile ilişkilendirdiğimiz birçok konuyu analiz ederken, görüneni resmetmenin ötesine geçmeye çalışıp çalışmadığımız.

Yani, olanı anlama ya da yorumlama çabamızın, son derece haklı olan güncel iktisadi ve siyasi talepleri (kapsayarak) aşan bir toplumsal özgürleşme/kurtuluş programına yaslanıp yaslanmadığı.

Kuşkusuz bu soruları yanıtlamakla mükellef olanlar, salgına rağmen çalışmak zorunda kalan, salgından dolayı işini ya da iş yerindeki haklarını kaybeden, daha esnek çalışma modellerine zorlanan, Nazım’ın deyimiyle, “büyük insanlık” ailesinin bireyleri değil.

“Büyük insanlık”ın, yani toplumun çoğunluğunu oluşturmanın yanında, maddi zenginliği, yani sermayeyi ve virüs günlerinde daha da iyi görüldüğü üzere, sağlıktan ulaştırmaya, koca bir hayatı üreten işçi sınıfının siyasi temsilcisi olma iddiasındaki özneler.

Kapitalizm yalnızca insani varoluşu değil, uygarlığı tehdit eder hale geldiğine, sermayenin ne istediğini bildiğine ve istediklerinin bizi distopya gibi bir dünyaya sürüklediğine şüphe yok.

Hal böyle ise, ütopyalar üzerine; ama aynı zamanda bu ütopyaları gerçek yapmaya dönük bir toplumsal özgürleşme/kurtuluş programı üzerine, bu anlamda “gerçek ütopyalar” ya da “imkansız olan gerçek” üzerine konuşmanın zamanı da gelmiş demektir.

Ütopyalar Sözlüğü’nün (2) yazarlarından Michele Riot Sarcey’in vurguladığı üzere: Ütopyalar güncelliktir.


Kaynak: GazeteDuvar

(1) Marx, K. (1997) Yahudi Sorunu, Ankara: Sol. (İngilizcesi için: https://www.marxists.org/archive/marx/works/1844/jewish-question/)

(2) Sarcey, M. R. (2003), “Giriş Yazısı”, Ütopyalar Sözlüğü içinde, Bouchet, T.; A. Picon; M. Riot-Sarcey, Çev: Turhan Ilgaz, İstanbul: Sel.

Tolga TÖREN
Yazarın sayfamızdaki diğer yazıları