Çarkçıbaşı!!!

Doğu Perinçek, kısmen yanlış hatırladığı, kısmen de, kendi zamanından böbürlenmelerine karşı çıkacak az insan kaldığı için savaş ve gençlik yıllarıyla ilgili bol palavra sıkan ihtiyarlara benzemektedir giderek. Yaşanan gerçeklik ona artık ufukta yok olan bir gemi gibi uzak göründüğünden, o geminin ne gövdesini ne yelkenlerini tarif edebilmekte, belleğinde kalmış tortularla yaşadığı ana ilişkin hedeflerini bulamaçlayarak ortaya o gerçeklikle alakası olmayan saçma sapan, eğilip bükülmüş, yüzeyselleşmiş, karikatürleşmiş birtakım çarpıtmaları sürmektedir.

Ben burada elbette, 140 Journos’un Doğu Perinçek’le yaptığı, 26 dakika, 40 saniye süren “Kısmen İktidar” başlıklı röportajında ileri sürülen görüşlerle tartışmaya girecek değilim. Çünkü tartışma için asgari bir ortak zemin gereklidir. Bu asgari ortak zemin bile yoksa ya da artık ortadan kalkmışsa tartışma imkânsız hale gelir. Eleştiri de öyledir. Eğer ortak zemin kalmamışsa eleştirinin yerini kaçınılmaz olarak “saldırı” ve/ya “savunma” alır. Dolayısıyla, ortak bir zeminimiz kalmayan D. Perinçek’le tartışmamız mümkün değildir. Eleştiri düzleminin de ortadan kalktığı şu ortamda ben şahsen, fikri düzey düşüklüğü nedeniyle “savunma” ve/ya “saldırı” zahmetine girmeyi de gereksiz bir zaman kaybı olarak görüyorum. O zaman geriye yapılacak ne kalıyor?

Bence, “savaş anıları anlatırken gerçekleri tamamen saptıran, değiştiren ya da yanlış hatırlayan” bu “ihtiyarın” somut yanlışlarını düzeltme görevi halen önümüzde durmaktadır. Çünkü bunlara aldırış etmez ve başımızı sallayarak geçip gidersek, o günleri yaşamamış ya da o tür mevzuları incelememiş genç insanlar bunları gerçeğin kendisi gibi kabul edebilirler. Bu yüzden bu yazıda, “devenin” eğri hurçlarından en belirgin olanlarını kısaca düzeltmeye çalışacağım. Tekrar olmaması için röportajda geçen ifadeleri buraya almak yerine, okurların izlediğini (ya da izleyeceğini) farz ederek yalnızca düzeltmeleri yazacağım

1961’de Yerel Seçimler Oldu mu?

1961 yılında yerel seçimler olmadı, 15 Ekim 1961 tarihinde genel seçimler oldu. 13 Şubat 1961 tarihinde kurulan Türkiye İşçi Partisi (TİP) doğal olarak bu seçimlere katılamadı. TİP’in katıldığı ilk seçim, 17 Kasım 1963 tarihli yerel seçimlerdir. Dolayısıyla TİP ilk olarak bu seçimlerde radyo konuşmalarıyla sesini duyurdu. Genel Başkan Mehmet Ali Aybar bu seçimlerde radyo konuşması yapmakla birlikte, “işçiler, köylüler, marabalar…” hitabıyla büyük dikkat çeken konuşmaları yapan Aybar değil, Yaşar Kemal ve Avukat Orhan Arsal’dır (Bkz: Yarılma, s. 115-116). Zaten Doğu Perinçek’in “erken ‘60’lar”daki sola ilişkin bilgisi kısıtlıdır ve kulaktan dolmadır. Çünkü kendisi, “1961 yılındaki yerel seçimlerde” Aybar’ı dinlediğini iddia ettiği tarihte, DP’nin mirası için AP ile kavga halinde olan Ekrem Alican’ın Yeni Türkiye Partisi’nin (YTP) Gençlik Kolları üyesiydi, yani henüz solcu değildi. 1963 yılında TİP taraftarı olmuş olsa da, gelişmelerle henüz o kadar ilgili biri değilmiş ki, 1963 yılındaki yerel seçimlerin 1961 yılında yapıldığını sanıyor, emekçilere hitaplarıyla o seçimlerin kahramanları haline gelen Yaşar Kemal’i ve Orhan Arsal’ı hatırlamıyor.

Benerci Hakkında

Doğu Perinçek, Nâzım Hikmet’in Benerci Kendini Niçin öldürdü kitabı hakkında da bazı yanlış bilgilere sahip. Birincisi, kitabın ismi “Nasıl öldürdü” değil “Niçin öldürdü”dür. İkincisi, Benerci Hindistan Komünist Partisi’nin başkanı değil, Kalküta bölgesinde İngiliz emperyalizmine karşı mücadele eden HKP’nin bir üyesidir. İntiharının nedeni ise, arkadaşlarının ona hatalı bir şekilde “polis” yaftası asmalarıdır. İlk olarak 1932 yılında Sühulet Matbaasında basılan bu kitapta Nâzım, aslında, Hindistan’daki gerçek bir olaydan yola çıkarak o sıralar Komintern ve TKP tarafından kendisine “ajan” ya da “Troçkist” damgası vurulmasına anıştırma yapmaktadır.

Nihal Atsız ve Göktürkler Romanı

Kendisiyle ilgili her şeyi efsaneleştirmeye pek meraklı olan Doğu Perinçek, çocukluğunda okuduğu anti-komünist, aşırı ırkçı yazar Nihal Atsız’ı ve onun Göktürklerin ÖlümüGöktürkler Diriliyor romanlarını yanlış tanıtıyor ve bu yazarın olsun, eserlerinin olsun “ilkel komünizm” dönemine ilişkin bir ahlakı savunduğunu iddia ediyor. O dönem ağabeyim Turgay Zileli de bu romanları okur, bize de gözyaşları içinde aktarırdı. Bir toplumsal bilincin gelişmediği koşullarda gençlerin ya da çocukların bu tür bir ırkçı-hamasi edebiyattan etkilenmeleri doğaldır ama aradan neredeyse 70 yıl geçtikten sonra kalkıp bu tür yazarları ve eserlerini “komünist” ya da “ilkel komünal” edebiyat diye takdis etmek, geçmişte yaptıklarını aklama çabasının (ne gerek vardır halbuki) ötesinde, bugünkü siyasi-ideolojik konumuna yeni bir payanda aramaktan başka bir anlam taşımaz.

FKF Kongresinde MDD Manifestosu mu?

D. Perinçek, geçmişteki olayları doğru, olduğu gibi aktarmıyor. Örneğin, 1968 Şubat’ındaki, kendisinin FKF Genel Başkanı olmasıyla sonuçlanan kongreye “MDD fikriyatını savunan bir gençlik manifestosu”yla çıktığını iddia ediyor. Oysa böyle bir şey olmamıştır. Ben de oradaydım da (ve MYK’na seçilmiştim) oradan hatırlıyorum. Tersine, kongrede D. Perinçek’in MDD’ci ve partiye karşı olduğu söylentileri dolaşınca Perinçek çıkıp etkili bir konuşma yapmış ve iddiaları kesinlikle reddetmiş, partiye bağlı olduğunu vurgulamıştır.

Ancak ertesi gün, yeni seçilen Genel Yönetim Kurulu (GYK) toplantısında D. Perinçek yönetimi, “Tartışmada Hoşgörü, Eylemde Birlik” başlıklı, MDD’ci fikirleri belli belirsiz akla getiren bir bildiri sunmuş, MDD fikriyatına karşı olan İstanbul delegasyonu (İbrahim Kaypakkaya da içlerindeydi) bu bildiriye “MDD’ci” olduğu gerekçesiyle şiddetle karşı çıkmıştır.

MDD’nin “Lider”leri?

D. Perinçek, MDD hareketinin birinci liderinin Mihri Belli, ikinci liderininse kendisi olduğunu söylüyor. Mihri Belli, yaşı ve deneyimi nedeniyle MDD’ci gençler tarafından lider kabul edilirdi ama ben Doğu Perinçek’in “ikinci lider” olarak kabul edildiğine ilişkin hiçbir şey hatırlamıyorum.

21 Mayıs 1969 Toplantısı

Benim de Yarılma’da sözünü ettiğim, Mihri Belli’nin annesinin evinde yapılan, o zamanki önde gelen gençlik önderlerini ilk ve son kez bir araya getiren meşhur bir toplantı vardır (Yarılma, s. s. 351-355). Aynı toplantıdan, isim de vererek D. Perinçek de söz etmiş. Fakat son derece tuhaf bir biçimde ve alakasız bir şekilde “o toplantıda” (eğer montaj hatası değilse) Deniz Gezmiş’in kendisinden Filistin’e gitmek için izin istediğini söylüyor. Ben böyle bir şey kesinlikle duymadığım gibi (her şeyi ayrıntısıyla film sahnesi gibi hatırlıyorum), neredeyse on beş kişiyi bulan bir toplantıda Deniz’in böyle bir şey yapması (yani kalkıp Doğu’dan izin istemesi) hem son derece absürttür, hem de sakıncalıdır. Böyle şeyler kesinlikle açık toplantılarda söz konusu edilmezdi. İllegaliteden bir şey anlamasak bile o kadar da salak değildik.

Dolduruşa Gelmek!

D. Perinçek, silahlı mücadele girişimlerine neyin yol açtığını tahlil etmek yerine, tipik muhafazakâr ve yüzeysel bakış açısıyla, “dolduruşa gelmek” olarak izah etme yoluna gitmiş. Üstelik de bu “dolduruşa getirmeyi” o zamanın saygın sol dergisi ANT dergisinin sırtına yıkmaya çalışarak. Ant Yayınları kapağı “kurşun delikli” kitap yayınlayınca gençler de dolduruşa gelivermişler! Gülünesi düzeysizlikte yorumlar!

Kulaklarını Çekmiş!

Ve D. Perinçek “dolduruşa gelmiş” “çocukların” (Mahir ve Deniz’in) “kulaklarını çeki”vermiş.

Kendini dev aynasında mı görüyor, yoksa “çocukları” “cüce aynasında” mı, belli değil. Sanki kendisi orta yaşta bir öğretmen, Deniz’le Mahir de anaokulu öğrencisi! Oysa gerçeklikte yok böyle bir şey. Mahir’le, bırakın “kulağını çekmeyi” arkadaşça bir diyalogları bile yoktu. Çok sevecen bir insan olan Deniz, Doğu’nun bazı “nasihatlerini” ayıp olmasın diye dinlemiş olabilir, bilmiyorum. Hepsi bu. Tam bir haddini bilmezlik ve geçmişi yeniden ve yalan yanlış yazmak Perinçek’in bu sözleri!

“Sol Komünizm” Çocukluk Hastalığı!

Doğu Perinçek, eskiden var olan teorik düzeyini bile kaybetmiş artık. Her şeyi birbirine karıştırıyor. Örneğin, Lenin’in “Sol Komünist”lere karşı yazdığı Sol Komünizm: Bir Çocukluk Hastalığı adlı kitabın “terörizme” karşı yazıldığını sanıyor. Oysa ne “Sol Komünistler” “teröristti” ya da egemenlerin kullandığı bu deyimi bir kenara bırakalım da “terör yoluyla mücadeleyi” benimsiyorlardı ne de Lenin’in onlara yönelik böyle bir suçlaması söz konusudur? Sol Komünistler, 1917 Devrimi’nin yarattığı ortam içinde, sendikalarda çalışmanın ve parlamentoya katılmanın devrimi geciktireceğini ileri sürmüş, Lenin de onları eleştirmişti. Lenin’in sözü geçen kitabında silaha ya da silahlı mücadeleye ilişkin tek bir sözcük bulunamaz.

300 Ölü mü?

1970’li yıllarda Dev-Yol’la Kurtuluş grupları arasında ölümle sonuçlanan bazı silahlı çatışmalar olduğu ne yazık ki doğrudur. Fakat D. Perinçek yine işkembeyi kübradan atıp “300 Ölü”den söz ediyor. Bu son derece abartılı bir rakamdır ve bence hiçbir araştırmaya dayanmadan kafadan atılmıştır. Kanıtlama yükümlülüğü yoksa ne olacak, at kafadan gitsin!

Marx Kimlerle Uğraşmış?

Her alanda böyle. Örneğin Marx’ın Proudhon’la, Kropotkin’le uğraştığını söylüyor D. Perinçek. Marx, Proudhon’la tanışıyordu, aralarında teorik konularda tartışmalar olduğu herkesin malumudur da, Marx’la (1818-1883) Kropotkin (1842-1921) aynı kuşaktan sayılmazlar ve ben karşı karşıya geldiklerine ilişkin hiçbir bilgiye sahip değilim. Acaba D. Perinçek, Kropotkin’le Bakunin’i (1814-1876) karıştırmış olabilir mi?

Lenin Öldürüldü mü?

D. Perinçek bir ara öfkelenip “Lenin’i kim öldürdü?” diye bağırıyor. Cevabını da kendisi veriyor: “Sosyalist Devrimciler.” Küçük bir detay var! Lenin, Sosyalist-Devrimci Dora Kaplan tarafından vuruldu ama ölmedi. Daha sonra başka nedenlerle felç geçirdi ve bir süre sonra da öldü.

Kelle Koltukta

D. Perinçek’e göre “Tayyip Erdoğan Amerikan emperyalizmine karşı kelle koltukta savaşıyor”muş. Belki haberi olmayan vardır diye bunu da duyurayım dedim bu arada!

Acımasız Parti!

Bir haber daha. Kürtlere karşı en acımasız parti Vatan Partisi’ymiş! Kuşkumuz yok. En ırkçı parti en acımasız parti olur doğal olarak.

Çarkçıbaşı!

Şu anda “bu geminin” kaptanı AKP imiş. Çarkçıbaşını hiç sormayın!

Neyse, siyasete girmeyeceğiz demiştik ya!


Kaynak: www.gunzileli.net

Gün ZİLELİ