Bunu da gördük: Mezardan ihraç!

Taziyeyi, yası suç ilan ederseniz, ölülere ve dirilere yapılan hakaretleri cezalandırmak yerine hukuk adına itiraz edenleri cezalandırırsanız, yaslı insanlara saldıranlara madalyayı önceden takmışsınız demektir. KHK ile yönetilen devletin sokağı da kendi KHK’sını çıkarır.

“Kim insan sayılır? Kimin yaşamı yaşam sayılır? Son olarak da, bir yaşamı yası tutulabilir kılan nedir?” Judith Butler bu soruyu Kırılgan Hayat’ta sorar; sorar, “…çünkü bir yaşamın yası tutulamıyorsa pek de yaşam sayılmaz; yaşam vasfını taşımaz ve kayda değmez. Zaten gömülmemiş olandır, veya belki gömülemez olan.”

Hatun Tuğluk, cezaevinde tutulan HDP Eş Genel Başkan Yardımcısı Aysel Tuğluk’un yaşamını bir gün önce yitirmiş annesi, Ankara’da bir ırkçı grubun saldırısıyla gömüldüğü yerden çıkarıldı. Saldırganlara göre Hatun Tuğluk, “gömülemez olan”dı. Öyle ilan ettiler: “Burada şehit mezarı var” dediler, “Buraya Ermeniler, PKK gömülemez.”

Saldırganlara göre Hatun Tuğluk “gömülemez” olan ise yası da tutulamaz olandır; yaşamı, yaşam vasfını taşımamaktadır. Yası tutulamaz. Yakınları da yas tutamaz. Kendi kederleri, kendi yasları üstün ama Hatun Tuğluk’un yası kabul edilemez.

HAZIR FORMÜL: ERMENİ=PKK=TERÖR

Saldırganların dilindeki Ermeni=PKK=Terör denklemi, 102 yıl önce “insan sayılmamış” bir nüfusun, koca bir ulusun adının her kötülüğün adı olarak kodlandığı ve devlet desteğiyle kitleselleştirilmiş bir söylemin dağarcığından çıkan hazır bir formül. Her kitlesel sağ kalkışmada, her öfkeli sağ nutukta muhakkak duyulur. Şimdiki yöneticilerin toplumu dik yarı ikiye bölerken kullandığı melekler/şeytanlar, milliler/gayrımilliler, vatanseverler/hainler, kahramanlar/alçaklar, doğrular/yanlışlar kesin ikiliklerine yaslanan şiddet dolu söylemlerinin sokağı her etkilediğinde hazır bir formül.

Ankara’daki mezarlıkta gece vakti o formülü dillerine dolayarak, Hatun Tuğluk’un cenazesinin gömülmeyi arzuladığı yerden çıkarılmasını sağladılar. “O” dediler, “Buraya gömülemez.” Böylece saldırganların kafasındaki asıl hedef olan Aysel Tuğluk’un, ailesinin, siyasal yoldaşlarının, arkadaşlarının ve ait olduğu kavmin “bu topraklarda” yeri olmadığını ilan ettiler. Ait olduğu kavim? Kürt’e doğrudan “Kürt” diyerek saldırmak, “milli”den dini de anladığımız ölçüde zor olduğu için, daha önce başarılı bir saldırının hedefi olmuş, soykırılmış bir kavmin adıyla, Ermeni olarak saldırmak tercih edilmiş. Tıpkı 1938 Dersim kırımından önce TBMM’de tartışılırken Dersim’de yaşayanların ne Türk, ne Kürt, ne Sünni ne de Alevi oldukları, “ıslah edilemez bir kavim” oluşturdukları iddia edildiği gibi. Resmi kayıtlardaki belirsizlik, sokakta çözülmüş: Islah edilemez bir kavim, Ermeni.

İÇİŞLERİ BAKANI’NIN MÜDAHALESİ

İçişleri Bakanı Soylu da müdahil olmuş, yani cenazenin Ankara’da medfun olarak kalması için “çaba sarfetmiş” olduğuna göre, kendisine sormak gerekmez mi: Politik arzularınızdan başka politik arzuları olan herkesi şeytanlaştırırken, hoşlanmadığınız her politik figürü hain, gayrımilli, şeytan, alçak ilan ederken, kullanılan şiddete hukuk gözetilerek yapılmış her itirazı terörle eşdeğer görürken, sizi ciddiye alan devasa bir nüfus olduğunu hiç düşünmediniz mi?

Tabii bu soruyu sorarken, şu sorulardan kasti olarak sarfı nazar ediyorum:

OHAL’in en sıkı uygulandığı başkentte o kadar insan bir araya nasıl geldi? Onlar bir araya gelip saldırıya yöneldiğinde polis neden pasif davrandı? Devlet de o saldırganlar gibi bazı kişilerin yas hakkı olduğunu ama bazılarının olmadığını ortaya koyarken, yurttaşların kendisine uymasını istediği için olabilir mi? Devlet böyle istemese de “yurttaş”lar böyle anlamayacak mı? “Bu topraklar”da sokak, devleti hep takip etmedi mi?

Şiddeti geriletmenin de yükseltmenin de kontrol paneli iktidarın elindedir. “Eğer şiddet döngülerini durdurarak daha az şiddet içeren sonuçlar üretmek istiyorsak, keder siyasi olarak savaş çığlığından başka neye dönüştürülebilir sorusunu sormamız kuşkusuz önem taşıyor.” (Judith Butler, Kırılgan Hayat, Metis Yayınları, Çeviren: Başak Ertür.)

EN TEHLİKELİ HOŞGÖRÜSÜZLÜK

İçişleri, hükümet, devlet, “keder”in başkalarının yasına ve cenazesine saldırıya dönüşmesinden memnun değilse kendi yürüttükleri politikalardan da memnun olmamaları gerekir. Hem dilde, hem eylemde şiddeti ve ayrımcılığı sürekli tırmandırdığınızda, nutuklarınızla etkilediğiniz kitleler de o politikaların gereğini yapacaktır.  Gelinen yer açıktır: Bir insanın gömülme hakkı, yakınlarının yas hakkı yerle bir edilmiştir. Bir cenaze, mezardan geri çıkarılmış, “doğduğu yere” ihraç edilmiştir. Devletin gözü önünde olmuştur bütün bunlar. Gözü gördüğüne göre gönlü de elvermiştir.

“En tehlikeli hoşgörüsüzlük, herhangi bir öğreti var olmadığı için ortaya çıkan, ilkel itkilere dayalı hoşgörüsüzlüktür” der Umberto Eco, ve biraz ilerde ekler: “Ama öğretisel hoşgörüsüzlükle savaşıldığında fazla geçtir artık, çünkü hoşgörüsüzlük bir öğreti haline geldiğinde savaşmak için vakit çok geç demektir ve bu savaşı yapmak zorunda kalanlar, onun ilk kurbanları haline gelirler.” (Göçler, Hoşgörü ve Hoşgörülemezlik başlıklı yazı; Beş Ahlak Yazısı içinde, S. 92-93, Can Yayınları, Çeviren: Kemal Atakay)

Toplumun fay hatlarında, sokakta, kahvede, kışla kantininde, cami avlusunda, okul koridorlarında dolanan ayrımcılık ve düşmanlık biçimlerinin, devlet yöneticilerinin politikalarında yeniden ve yeniden üretildiği bir yerde “huzur”, “güven” ve “barış”, şiddete dayalı askeri, polisiye operasyonların kod adı olarak var olur en fazla. Taziyeyi, yası suç ilan ederseniz, ölülere ve dirilere yapılan hakaretleri cezalandırmak yerine itiraz edenleri cezalandırırsanız, yaslı insanlara saldıranlara madalyayı önceden takmışsınız demektir. KHK ile yönetilen devletin sokağı da kendi KHK’sını çıkarır.

Butler ile bitirelim yine: “Yani siyasetin hedefi yas tutmaktır demiyorum, yas tutma yetimiz olmadığında şiddete karşı çıkabilmemiz için gereken, hayata dair o daha keskin anlayışı kaybederiz diyorum.”

Kaynak: duvaR