“Boooo za”

Pencerenin önüne oturmuş sokağı izliyorum. Vakit geç. Yatakta olmam lazım. Uykum yok. Kar yağıyor. Herkesin evlerine sığındığı bu saatte kimseler yok sokakta.  Arada bir sıkıca paltosuna sarınmış hızlı adımlarla, telaşla birileri geçiyor. Birkaç araba. O kadar. Soğuk havalarda daha önce hepimizin  tanık olduğu ya da oyuncusu olduğu görüntüler işte.

Uzun sessizlikten sonra bir ses geliyor uzaktan kulağıma. Yıllar var bu sesi duymamıştım. Çook eskilere gidiyorum.

“Küçükyalı. Eski adı Lale olan sonra Ümit sokak olarak değiştirilen o yokuşun sonunda   oturuyoruz . Çocuğum, ilkokul öğrencisi. Hava kararmış, pencereden sokağı izliyorum. Mahallenin gençleri lapa lapa yağan karın altında, merdiveni yatırıp yokuştan aşağı kayıyorlar.  Kahkahalar, çığlıklar birbirine karışıyor. Özeniyoruz, annemse hasta oluruz diye dışarı bırakmıyor. ”Onlar sizden büyük. Büyüdüğünüzde siz de çıkar kayarsınız, karanlıkta ne işiniz var sokakta” diyor. Ne işiniz var sokakta? Şu ne işiniz var sokakta lafına hala sinir olurum.

Merdiveni yokuşun başında yere yatırıp, üzerinde belki de 10 kişi, çığlık çığlığa yokuşun sonuna iniyorlar. Düşenler kalkıp merdivenin peşine koşturuyor. Sonradan seslendirilmiş bir Charlie Chaplin filmi izler gibiyim. Komik, saçma sapan bir koşuşturma cereyan ediyor sokakta.

Kaç saat  kayıyor gençler sokakta ve ben kaç saat izliyorum onları bilmiyorum?

Kimi yorgun düşerek, kimi üşüyerek, kimi de babalarının korkusundan evlerine girene kadar, camdan ayrılmıyorum. Şakaklarıma dayadığım ellerimi zaman zaman dinlendirerek sokağı izlemeye devam ediyorum. Düş gibi bir görüntü, izlediğim o an bir tablo güzelliğinde. Brugel’in “Bir kış manzarası ve kuş kapanı” tablosundan bir kesit sanki.

O soğukta insanın içini ısıtan bir görüntü olabilir mi? Oluyor işte…

Abiler, ablalar evlerine dağılıyorlar. Sessizlik…

Penceremizin tam karşısında sokak lambası var. Sarı solgun ışığıyla aydınlatıyor sokağı. Birbirimize bakıyoruz sokak lambasıyla. Karlar  lambanın önünden dans ederek yere düşüyor. Kendime bir kar tanesi belirliyorum, yere düşene kadar onu kaybetmeden izleyebilme oyunu oynuyorum.

Annem sobaya odun atarken “hadi yatağa” diyor. Emir büyük yerden, anneler “yatağa” dedi mi… Yine de mutlaka ikiletirdim komutunu.  Odunların çıtırtıları kulağıma geliyor. Ne severim odun kokusunu. Saat 21.30. Radyoda tangolar çalıyor. Her şarkıdan sonra anons yapılıyor “ Seyyan Hanım’dan “Mazi Kalbimde Yaradır”

Bahçemizdeki ağaçlar bembeyaz, arada bir dallar karın ağırlığını kaldıramıyor. Bir şekilde  üzerindeki karları silkelenip yere atan dal, üzerinden attığı yükle rahatlıyor. Bir-iki kişi geçiyor hızlı adımlarla, ayakları kayarak karanlıkta kayboluyorlar. Gençler sokağı buz pisti gibi yapmışlar belli ki.

Çok sürmüyor uzaktan, sanki derin bir kuyudan “booooo za!” diye tanıdığım o ses geliyor. Kış akşamlarının tanıdık sesi. sıkıca sarınmış bozacı geçiyor yine. Tam sokak lambasının altından geçerken, sarı solgun ışık onu aydınlatıyor. İri yarı bir adam, başını atkıyla, yalnızca gözleri görünecek şekilde sarmış. Yüzünü merak ediyorum. Yıllardır boza satan adamın yüzünü görmesem de, onu sesinden ve bir garip “Boooo za!” diye bağırmasından tanıyorum. Boooo’yu uzatıyor, za’yı bıçakla keser gibi kestirip atıyor.

Pencereye dayadığım dirseklerimi dinlendirirken “boza nasıl bir şey?” diye düşünüyorum. Anneme neden yapıldığını soruyorum. Anlatıyor. “Iyy o içilir mi? diyorum, ağzımı, burnumu büzerek. Gerçekten de hayatımda bir kere içtim. Oysa şimdi, “kış akşamları ile bozacıların birbirine çok yakıştığını” düşünüyorum . Bozayı içip içmemek değil mesele.  Ama kış aylarında kar yağdığında, bozacı geçmiyorsa sokağınızdan bir şey eksik kalmıştır. O kış kış değil, o boza boza değildir bence.

Adam sokak lambasının altından geçip kayboluyor. Sokağın sonuna gidene dek,  buz gibi soğuk pencereye yanağımı yapıştırıp onu izliyorum. Gözden kayboluyor. “Boza” sesi uzun süre sokakta kalıyor.”  O yıllarda sokakta asılı kaldığını sandığım bozacının sesi meğer kulaklarımda kalmış. Esniyorum. Annemin “yatağa dedim!” ikinci komutu geliyor.

Yorganı tam kafama kadar çektiğimde bekçi amca düdük çalıyor sokakta. Tabi yaa, bekçilerimiz vardı. Gülümsüyorum.

*

Bana yıllar sonra geçmişi anımsatan bozacıya karşı apartmandan biri sesleniyor. Adam geri dönüp apartmana giriyor. Pencereden çekiliyorum canım sıkılmış bir halde.

Özlüyorum onları; kış akşamlarını, karı ve bozacıları… Ha bir de penceremizin karşısındaki sarı solgun ışıklı sokak lambamızı.

Yazarın sayfamızdaki diğer yazıları