Boğaziçi’nde olan bitenlerin düşündürdükleri…

Her şeyi kötüye yormayın!
Boğaziçi Üniversitesi’nde atanmış rektöre karşı başlatılan direniş sırasında polis tarafından kapıya takılan kelepçeler belki de, ülkenin başarılı gençlerinin yurt dışına gitmesini engellemek amacı güdüyordur!

Ben sürece, bir başka açıdan bakılması gerektiğini düşünüyorum.
19. Yüzyıldan itibaren dünyada yaygınlaşan yükseköğretim kurumları, büyümek ve daha fazla kâr elde etmekten başka kaygısı olmayan kapitalistler için çok işlevsel kurumlara dönüştü.
Sermayedarların zeki, donanımlı, yüksek eğitimli ve kendi kendini yöneten işgücüne ihtiyaçları vardı.
Üniversiteler sistemin elinde, bu tür bir işgücünü yaratmanın yanı sıra, sözde bir “fırsat eşitliği” ve “sınıf atlama” yanılsatması aracı oldu.

Nitekim tüm dünyada orta sınıf ebeveynler her zaman, çocuklarının en iyi okullara girmesini sağlamak için maddi tüm sermayelerini kullanır. Böylece onların öne geçmelerini, sınıf atlamalarını umarlar.
Yoksul çocuklar ise ailelerinin maddi ve sosyal olanaklarının kısıtlılığı nedeniyle daha düşük bir eğitim standardı elde ederek işçi sınıfı işlerine girerler.
Bu şekilde sınıf eşitsizliği yeniden üretilir.

Kapitalist sistem eğitim üzerinden meritokrasi (liyakat) mitini yayarak insanları, herkesin başarı için eşit şansa sahip olduğuna inandırır.
Böylece başarısız olan bunu yalnızca kendi gayretsizliği, yetersizliği ve akılsızlığına bağlar ve bunlarla suçlanır.
Bu algı sistemi meşrulaştırır; çünkü onun -gerçekte hiç de öyle olmadığı halde- adil olduğunu düşündürür.
Eğer çocuklar adil bir şansa sahip olduklarına inanarak büyürlerse, sorgulama, haksızlıklara başkaldırma ve toplumu değiştirme çabasına kolay kolay girmezler.
Kapitalist para babalarının eğitime yaptıkları yatırım ve verdikleri desteğin arkasındaki amaç hemen her zaman, toplumsal değişim ve gelişim değil, kârlılık, sisteme gönüllü kölelik eden işgücü üretme ve sosyal kontrol gibi bir gizli müfredattır.

Devlet üniversiteleri ya da verilen burslar aracılığıyla bu çıkmaz zaman zaman aşılabilir ve yoksul bazı çocukların da iyi bir üniversite eğitimi alması mümkün olur.
Böylece zeki ve başarılı yoksulun sisteme aktif olarak katılması ile sınıfsal çelişkilerin saklanması, sosyal eşitsizliklere duyulan tepkilerin kontrolü kolaylaşır.
Sisteme yeni köleler yetiştirilir.
Öyle ya, köyden ya da gecekondudan çıkıp aldığınız diplomayla uluslararası bir şirketin CEO’su olursanız, sistemin devamı, yönettiğiniz kurumun kârlılığı için ana-babanızın da dâhil olduğu işçi sınıfını sömürmeyi savunmanız eninde sonunda kaçınılmaz olur.
İçinde yaşadığınız toplumun yoksulluğu, işsizliği, demokrasi düzeyi, adaletsizliği sizi artık pek ilgilendirmez.
Bireysel kurtuluş için yurt dışı da cazip bir alternatif olur.

Kapitalist eğitimin amacı düşünen, eleştiren, toplumsal sorumluluk üstlenen ve dünyayı değiştiren değil, statükoyu koruyan, dönen çarka su taşıyan, kendini kurtarmayı amaçlayan bireyler yetiştirmektir.
Tıpkı işçilerin yalnızca maaş için çalışması gibi, öğrenciler de bilginin doğal değeri değil, diploma alıp ileride çok para kazanmak ve sınıf atlamak için eğitilirler.
İşçilerin ürettikleri şeyler üzerindeki kontrol eksikliğine benzer şekilde öğrencilerin de aldıkları eğitim ve kurum üzerinde, demokratik yönetim ve entelektüel kontrol eksikliği vardır.
Üretimin hiyerarşik ilişkileri, kapitalist eğitim sistemindeki ilişkilere aynen yansıtılır.
Yöneticiler ve öğretim elemanları, öğretim elemanları ve öğrenciler, öğrenciler ve diğer öğrenciler arasındaki hiyerarşiler onları, patron-işçi, gücü elinde tutan ve boyun eğen sistem ilişkilerine hazırlar.
Üniversite seçimlerinde kendi verdikleri oyların en çoğunu alan rektör adayının üzerinin çizilmesini, kolayca sineye çekerler örneğin…

Oysa bir üniversitenin temel karakteri, özgür bir araştırma ve eleştiri merkezi olmaktır.
Eğitimin amacı öğrenmeyi öğrenmek, öğrenmekten mutlu olmak, bilgi üretmek, bilgiyi toplumla paylaşmak ve yaşamı topyekûn gönendirmek olmalıdır.
Adı ne olursa olsun, bu amacı gütmeyen hiçbir yükseköğretim kurumu, sisteme eleman yetiştiren teknisyenlik okulları olmanın ötesine geçemez.
Sorun kimin rektör olduğundan, onu oraya kimin atadığından çok çok daha derinde ve ciddidir.
Sorun içimizdeki bilim aşkı, insanlık onuru, demokrasi ve toplumsal sorumluluk bilinci ateşinin cılızlığıdır.

Doç. Dr. Şafak Nakajima

Yazarın sayfamızdaki diğer yazıları