Utanç Dönüştürücü Gücün Kendisi Midir? Ahlaki ve Politik Bir Kılavuz

“Utanmakla devrim olmaz, utanmak devrimin kendisidir…”
K. Marx

Utanç, yalnızca bireysel bir duygu durumu değil, aynı zamanda toplumsal dönüşümün önemli bir unsuru olabilir. İnsanların içinde yaşadıkları düzen karşısında hissettikleri utanç, onları harekete geçirebilecek güçlü bir itici güç haline gelebilir. Eğer bir toplumun geniş kesimleri, maruz kaldıkları adaletsizlikler ve çürümüş sistem nedeniyle utanç duyuyorsa, bu yalnızca bireysel bir his olmaktan çıkar; köklü bir değişimin habercisi olabilir.

Ancak günümüz dünyasında, özellikle de Türkiye’de, utanç duygusu çoğu zaman toplumu düzenleyen bir baskı aracı olarak görülüyor. “Elalem ne der?” anlayışıyla insanlar belirli kalıplara sokulmaya çalışılıyor, bireylerin özgürlüğü ve eleştirel düşünme yetileri törpüleniyor. Ama meseleyi tersinden ele aldığımızda, utancın yalnızca boyun eğdiren değil, aynı zamanda başkaldırıyı tetikleyen bir duygu olduğunu görebiliriz. Eğer insan yaşadığı toplumun adaletsizliğinden, kendi eylemsizliğinden, sömürüye göz yummaktan utanıyorsa, bu onun öfkesini ve mücadelesini örgütlemesi için bir fırsat olabilir mi?

Bu yazıda, utancı bir baskı aracı olmaktan çıkarıp, politik dönüşümün itici gücü olarak nasıl değerlendirebileceğimizi tartışacağız.

Utanç: Çürümenin Aynası mı, Dönüştürücü Gücün Kıvılcımı mı?

Utancın iki temel biçimi vardır: Bireysel utanç ve toplumsal utanç. Bireysel utanç, kişinin belirli normları ihlal etmesi sonucu ortaya çıkar. Örneğin, bir insan toplumda hoş karşılanmayan bir davranış sergilediğinde, çevresindekiler ona mahcubiyet duygusu yükleyebilir. Türkiye’de sıkça karşılaşılan “ayıp” kavramı, bireyi belirli bir çerçevenin içine sokmaya çalışan sosyal utancın bir örneğidir.

Ancak toplumsal utanç, çok daha büyük bir meseledir. Bu, yalnızca bireyin kendisini değil, bir bütün olarak sistemin sorgulanmasını gerektirir. Bir toplum, kendi çelişkilerinin farkına vardığında, yaşadığı adaletsizliklerden dolayı utanç duyduğunda ve bu utanç pasif bir vicdan azabına değil, öfkeye ve harekete dönüşmeye başladığında, dönüştürücü bir süreç başlamış demektir.

Türkiye’de son yıllarda yaşanan ekolojik yıkımları ele alalım. Kaz Dağları’nda altın madeni uğruna yok edilen ormanlar, İkizdere’de taş ocakları için talan edilen vadiler, Ergene Nehri’ne boşaltılan kimyasal atıklar… Bunları gören bir insan utanmalı mıdır? Eğer bu utanç, sadece “keşke böyle olmasa” diye iç geçirip bir kenara çekilmekle sonuçlanıyorsa, bir anlamı yoktur. Ama bu utanç, “Bu düzeni değiştirmeliyiz!” diyerek insanları örgütlemeye itiyorsa, işte o zaman utanç gerçek bir dönüştürücü güce dönüşmeye başlar.

Utanç ve Politik Bilinç

Bir toplumu utandırmanın en yaygın yollarından biri, ona ne kadar yozlaştığını, ne kadar insanlık dışı bir sisteme boyun eğdiğini göstermektir. Gerçek bir politik bilinç, yalnızca düzenin yanlışlarını görmekle değil, bu yanlışlara karşı ne yapacağını düşünmekle başlar.

Bunun en açık örneklerinden biri Gezi Direnişi’dir. Gezi Parkı, yalnızca bir parkın yok edilmesi meselesi değildi; o dönem halkın geniş kesimlerinde bir utanç ve öfke duygusunu tetikledi. Bir yanda betonlaşma, baskı ve rant düzeni varken, diğer yanda bunlara karşı ses çıkarmamak ve boyun eğmek vardı. İnsanlar, yaşananlara karşı sessiz kalmaktan utandıkları için sokağa çıktılar. Eğer Gezi’nin ruhunu anlamak istiyorsak, burada utancın nasıl dönüştürücü bir güce evrildiğini görmek gerekir.

Utanç, burada yalnızca bir mahcubiyet değil, bir yüzleşme biçimi oldu. “Bu ülkede gençlerin ağaç kesilmesin diye dövülüp öldürülmesine izin mi vereceğiz?” sorusu, geniş bir kesimin kendisini sorgulamasına yol açtı. Sessiz kalmak utanç vericiydi. Ve bu utanç, sokakları dolduran yüz binlerin harekete geçmesini sağladı.

Utancın Politik Kullanımı: Kimler Utanmalı?

Bugün Türkiye’de utanç, çoğunlukla yanlış yerlere yönlendiriliyor. Örneğin, ekonomik krizin ağır yükünü taşıyan emekçiler, geçinemedikleri için kendilerini suçluyor. İş bulamayan gençler, sistemin adaletsizliğinden değil, “yeterince çabalamadıkları” yalanından utanıyorlar. Oysa gerçek şu ki, utanması gereken işsiz gençler değil, onları işsiz bırakan politikaları uygulayanlardır.

Benzer bir şekilde, kadın cinayetleri ve taciz vakalarında, toplumun utandırdığı genellikle mağdurlar oluyor. Kadınlar, yaşadıkları şiddeti dile getirdiklerinde “ayıp” ve “mahremiyet” bahaneleriyle susturulmaya çalışılıyor. Ama gerçek utanç duyması gerekenler, kadınları öldüren erkekler ve onlara cezasızlık sağlayan yargı sistemidir.

Eğer utancı doğru yere yönlendirmezsek, bu duygu yalnızca baskıcı bir araç olarak kullanılmaya devam eder. Ama eğer utanması gerekenlerin kimler olduğunu doğru şekilde gösterirsek, işte o zaman utanç bir silaha dönüşebilir.

Utancı Örgütleyin!

Bugün Türkiye’de toplumsal değişimden söz etmek istiyorsak, öncelikle toplumun hangi konularda utanç duyması gerektiğini yeniden tartışmalıyız. Eğer bir halk, içinde yaşadığı adaletsizlikleri kanıksıyorsa, zulme boyun eğmekten utanmıyorsa, sömürüye karşı çıkmamakta bir sorun görmüyorsa, o zaman bir değişim mümkün değildir.

Ama eğer insanlar, “Bu düzen böyle gitmemeli! Yoksulluk, yolsuzluk, çevre talanı, kadın cinayetleri… Tüm bunlara sessiz kalmak utanç verici!” demeye başlarsa, işte o zaman dönüştürücü bir güç için gerçek bir kıvılcım yakılmış olur.

O yüzden soru şu: Utanç sizi sindiren bir şey mi olacak, yoksa sizi harekete mi geçirecek? Eğer gerçekten utanıyorsanız, bu düzeni değiştirmek için bir şeyler yapma zamanı gelmiş demektir!