Silivri Cezaevi’nde tutuklu bulunan Doç. Dr. Buğra Gökce, sosyal medya hesabından paylaştığı deneme niteliğindeki metinde, cezaevinde ölüm haberleriyle yüzleşmenin yarattığı derin yalnızlığı, kamusal ve kişisel kayıplar üzerinden anlatarak özgürlükten yoksun bırakılmanın insani sonuçlarına dikkat çekti.
Cezaevinde Yasın Dili: Sessizlik Ve İç Çöküş
Silivri Cezaevi’nde tutuklu bulunan şehir plancısı ve akademisyen Doç. Dr. Buğra Gökce, X (eski Twitter) hesabı üzerinden yayımladığı uzun metinde, cezaevinde ölüm haberi almanın yarattığı duygusal yıkımı ayrıntılarıyla aktardı. Gökce, dışarıda yaşanan yas pratiklerinin —cenazeye katılmak, yakınlara sarılmak, taziyede bulunmak— cezaevi koşullarında imkânsız hale geldiğini vurgularken, bu durumun ölümü değil “ölümün çaresizliğini” insanın içine çöktüren bir deneyime dönüştürdüğünü ifade etti.
Metin, bireysel bir ağıt olmanın ötesinde, özgürlüğünden mahrum bırakılmış bireylerin temel insani reflekslerden nasıl koparıldığını gösteren güçlü bir tanıklık olarak öne çıkıyor.
Kamusal Kayıplar Ve Kolektif Hafıza
Gökce, yazısında ilk olarak kamuoyunun yakından tanıdığı isimlerin kaybıyla yüzleşmenin cezaevindeki yankısını anlattı. Ferdi Zeyrek, Sırrı Süreyya Önder, Gülşah Durbay, Altan Öymen, Haldun Dormen ve özellikle Volkan Konak’ın vefatlarının kendisinde bıraktığı izleri aktaran Gökce, bu kayıpların yalnızca bireysel değil, toplumsal hafızada da büyük boşluklar yarattığını vurguladı.
Volkan Konak için “Kuzeyin Oğlu” ifadesini kullanan Gökce, cenazeye katılamamanın ve Maçka’ya gidememenin, cezaevindeki birçok kişi için ortak bir acıya dönüştüğünü belirtti. Bu bölüm, cezaevi duvarlarının yalnızca bedeni değil, toplumsal bağları da ayırdığına işaret ediyor.
Görünmeyen Ölümler: En Son Öğrenilen Acılar
Yazının en çarpıcı bölümlerinden biri, kamuoyuna yansımayan kayıplara ayrıldı. Gökce, birinci derece akraba olmasa bile hayatında derin izler bırakan insanların ölümlerini cezaevinde “en son öğrenmenin” yarattığı sarsıntıyı anlattı. Ailenin “korumak” amacıyla ölümü gecikmeli ve yumuşatılmış biçimde aktarmasının, acıyı hafifletmediğini; aksine içe doğru büyüttüğünü ifade etti.
Bu bölümde, cezaevinde olmanın yarattığı “olamama” hali —aramamak, başsağlığı dileyememek, dokunamamak— kalıcı bir yara olarak tarif edildi.
Gazete Satırlarından Gelen Soğuk Gerçek
Gökce’nin üçüncü ölüm türü olarak tanımladığı deneyim ise, gazete haberleri ya da ilanlar aracılığıyla öğrenilen kayıplar oldu. Akın Atauz, Fikret Özbilgin ve Ahmet Turan Alkan’ın vefatlarını bu şekilde öğrendiğini belirten Gökce, farklı dünya görüşlerinden gelseler de bu isimlerin ortak paydasının “geride kalan büyük boşluk” olduğunu vurguladı.
Özellikle TMMOB eski Genel Sekreteri Fikret Özbilgin’e ilişkin satırlar, emek, meslek dayanışması ve ortak mücadele hafızasının cezaevi koşullarında bile canlı kaldığını gösteren güçlü bir anlatı sundu.
Özgürlükten Yoksunluğun İnsani Bedeli
Gökce’nin metni, bireysel bir yas anlatısının ötesine geçerek, tutukluluğun ve uzun süreli özgürlük kısıtlamasının insani sonuçlarına dair dolaylı ama güçlü bir eleştiri barındırıyor. Cezaevinde yas tutmanın “kalabalıksız, sessiz ve çok derin” olduğunu vurgulayan Gökce, kelimeler, dualar ve hatıralarla ayakta kalmaya çalıştıklarını ifade etti.
Metin, cezaevlerinde yalnızca hukuki değil, psikolojik ve duygusal bir izolasyonun da yaşandığını ortaya koyarken, bu koşulların görünmezliğine dikkat çekiyor.
Kaynak:
– Doç. Dr. Buğra Gökce (@gokcebugra), Silivri Cezaevi’nden X paylaşımı









