Rusya-Ukrayna Savaşının, Avrupa enerji krizinin bölgemize yansımaları


24 Şubat 2022’de Rusya Devlet Başkanı V. Putin’in “Ukrayna’nın askerden ve Nazizm’den arındırılması” amacıyla “özel operasyon” adıyla başlattığı savaş devam etmektedir. Her ne kadar adı “özel operasyon” olsa da bu doğrudan emperyalist bir savaştır. Savaşan taraflardan biri Ukrayna olsa da aslında bu savaş ABD=NATO ile Rusya arasında bir savaştır. Nedenini her iki tarafın jeopolitik anlayışlarında aramak gerekir. Ukrayna, Amerikan emperyalizminin kendi çıkarı için sahaya sürdüğü piyondan öte bir şey değildir. Bunun böyle olduğunu savaşın seyri boyunca Batı’yla karşı karşıya kaldığı sorunlar da açıkça göstermektedir.

Amerikan emperyalizminin yönlendirdiği NATO, doğu genişlemesini Ukrayna ile taçlandırmak; bu cephede Rusya’nın direncini kırmak, Rusya’yı savaşa başlayan taraf olarak göstermek için provokasyon ve savaş kışkırtıcılığını doruk noktaya vardırdı. Sonuçta savaşı başlatan taraf Rusya oldu.

Şimdi sorun Ukrayna’nın NATO ve AB üyeliğinin ötesine geçti. ABD, daha düne kadar “NATO üyesi olmayı düşünmüyoruz” diyen Finlandiya ve İsveç’i de NATO üyesi olmaya ikna etti. Böylece ABD ile Rusya (ve Çin) arasındaki jeopolitik konumlanma Girit adasından başlayarak Bulgaristan-Romanya-Ukrayna Baltık ülkeleri-Finlandiya üzerinden kuzey kutbuna kadar uzandı.

Batı açısından amaç oldukça açık: ABD böylece bir taraftan Baltık Denizi’ni bir NATO denizine dönüştürürken ve Rusya’nın denizlere açılmasını kendi iznine bağlarken, diğer taraftan da kuzeyde Çin’in Avrupa pazarlarına açılmasını engellemek için adım atmış oldu.

Amerikan emperyalizmi “gönülsüz dostlarını” kendi çıkarları doğrultusunda harekete geçirmek için şantaj ve baskıdan da çekinmedi. Bu “gönülsüz dostlarının” başında Almanya ve Fransa gelmektedir. Amerikan emperyalizmi Avrupa cephesini ancak AB’yi hizaya getirerek yanında tutacağını biliyordu. Bu nedenle örneğin Almanya’yı “Kuzey Akım 2 projesini durduracaksın” diye tehdit etmekten de geri kalmadı. Amacına da ulaştı. Bunun ötesinde Rusya’ya karşı alınan bütün yaptırımlarına AB’yi, tabi başta da Almanya ve Fransa’yı razı etti. Artık ABD söylüyor, AB yaptırım kararı alıyor.

En büyük desteğini İngiltere’den alan Amerikan emperyalizmi, NATO’yu ölüm döşeğinden kaldırarak yeniden güçlendirdi; NATO çerçevesinde safları sıklaştırdı, Doğu Avrupa cephesini askeri olarak donattı. Ancak, NATO’nun yeniden güçlenmesi ne kadar sürer veya örneğin Almanya ve Fransa güçlenmiş NATO içinde Amerikan jeopolitikasına ne kadar boyun eğer, burası belli değildir.

Bu savaş Doğu Avrupa cephesinde Ukrayna’yı, her iki jeopolitik doktrin (ABD-Rusya) arasında her iki tarafın sorunu olan bir cephe ülkesi durumuna getirdi. Aynı kaderi üye olmasalar da Rusya’ya karşı aldıkları tavırdan dolayı Finlandiya ve İsveç de paylaşacaktır. Aynı kader Yunanistan üzerinde de dolaşmaktadır.

Bu savaş ne zaman sonuçlanırsa sonuçlansın savaşa neden olan sorun; ABD ve Rusya arasındaki rekabet, jeopolitik it dalaşı ortadan kalkmış olmayacaktır. Bu nedenle hem Rusya hem de ABD güçlerinin bir kısmını bu bölgede konuşlandırmak zorunda kalacaktır. Çin’i çevreleme adına askeri imkanlarını Pasifik bölgesine kaydıracağı için ABD, Doğu Avrupa’daki bu jeopolitik hattın tutulmasını NATO ülkelerine ve AB’ye bırakmak zorunda kalacaktır. Yani ABD’nin hesabına göre bu cephenin tutulmasında NATO ve AB görev almalıdır. Ancak, Ukrayna-Rusya savaşı, yaptırımlar gösterdi ki, ne her AB üyesi ne de her NATO üyesi ABD’nin veya AB’nin her dediğine, kararına uymuyor. Ne bölgesel NATO güçleri ne de AB, böyle bir sorumluluğu üstlenmeye, ABD’nin çıkarlarını savunmaya niyetlidirler. Rusya’ya karşı yaptırımlar uygulanıyor. Ancak soru şu: Rusya ile ticareti, sermaye ilişkisi kesilmiş, ihtiyacı olan enerjiyi Rusya’dan alamayan AB, Rus gazına oldukça bağımlı olan Almanya, Amerikan dayatmasına ne kadar dayanabilir?

Ukrayna-Rusya savaşının esas nedeni jeopolitik olduğu ve Çin’i de doğrudan olmasa da dolaylı olarak içine aldığı için etkisini bütün dünyada gösterecektir. Her tarafta yeni saflaşmalar, yeni müttefiklik ilişkilerinin geliştirildiğini; “düşmanların” “dost”, “dostların” “düşman” olduğunu, olacaklarını göreceğiz. Ancak bu savaşın daha şimdiden etkisini gösterdiği ve göstereceği belli bölgeler de vardır. Karadeniz, Türkiye, Kafkaslar, Ortadoğu, Orta Asya topun ağzında olan bölge ve ülkelerdir.

Bu savaşın en önemli sonuçlarından birisi de enerji alanında krizin patlak vermesine neden olmasıdır. Aslında enerji alanındaki kriz, yapısal bir kriz olarak devam etmekteydi. Bu konuda uluslararası alanda enerji değişimi bağlamında alınan kararlar enerji sorununun yapısal bir kriz olarak devam ettiğini göstermektedir.

Enerji krizinin devam etmesi, zaten ne onduran ne de öldüren seyrinde olan dünya ekonomisini derin bir ekonomik krizle karşı karşıya bırakabilir. Bu bağlamda siyasi ve jeopolitik açıdan enerji krizini bazı ülkelerin uzun dönem kaldırabilmeleri mümkün olmayacaktır. ABD’nin Rusya’dan doğal gaz ve petrol alımını yasaklaması, bu yasaklamayı AB’nin yaptırıma dönüştürmesi bazı ülkeleri çok zor durumda bırakacaktır. Stoklar bitince bunu göreceğiz. Avrupa, Rusya’dan alınan petrol ve doğal gazın yerini tutacak kaynak bulamazsa bazı ülkelerde ekonomi durma noktasına gelebilir, derin bir ekonomik krize evrilebilir. Örneğin Alman ekonomisi “taşıma su” misali enerjiyle varlığını sürdüremez. Yani ya Rusya’dan enerji almaya devam edecektir veya “hemen şimdi” misali farklı enerji kaynakları bulacaktır. Böyle bir kaynak en kısa zaman içinde bulunamayacağı için Almanya ve AB’nin birçok ülkesi ABD yasağına restini çekerek Rusya’dan enerji alacaktır. Macaristan buna bir örnektir.

Almanya henüz bu restini çekmedi, boyun eğdi ve şimdilerde Amerikan emperyalizminin de desteğiyle başka bölgelerden en kısa zamanda enerji temini için arayışa girdi.

Almanya’nın enerji temini, AB’nin veya toplamda Avrupa’nın enerji temini demektir.

Savaşın beraberinde getirdiği yaptırımlar ve Avrupa’da (AB’de) ortaya çıkan enerji sorunu

AB, Rusya’ya karşı enerji yaptırımlarında anlaşmakta oldukça zorlandı. Bunu AB Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Josep Borrell, Brüksel’de gerçekleştirilen AB Dışişleri Bakanları toplantısı bitiminde yaptığı açıklamada “Oy birliği zorluğuyla karşı karşıyayız” diyerek dile getirdi. AB Komisyonu, bazı üye ülkelerin karşı gelmeleri nedeniyle yaptırım paketi içeriğinde bir takım değişiklikler yapmak ve Macaristan, Slovakya ve Çekya’ya Rusya’dan petrol ithalatında ek süre tanımak zorunda kaldı. Macaristan Rusya’dan petrol ithalatı yasağına karşı çıkarak, AB yaptırımlarının yürürlüğe girmesini engelledi.

Nihayet 31 Mayıs’ta AB üyesi ülkelerin liderleri, yıl sonuna kadar Rusya’dan petrol ithalatının yüzde 90’ına yasak getirecek 6. yaptırım paketi konusunda anlaşma sağladı.

Bu karar söz konusu pakette Macaristan’a, petrol yaptırımlarından muafiyet tanımakla alınabilmişti.

Her halükarda Avrupa Birliği ve bu birliğin önde gelen ülkesi Almanya enerji açığını kapatmak için alternatifler üzerinde düşünmek ve hareket etmekle karşı karşıya kalmıştır. Amerikan emperyalizmi “Ben size LNG satayım” diye bir yol göstermeye çalışmaktadır. Pahalı olması ve hemen gerçekleştirebilecek olmaması bir yana bunun bir çözüm olmayacağı açık. Bu nedenle bir bütün olarak AB, enerji derdine düşmüştür.

Sanayinin üretebilmesi, AB konforunun devam edebilmesi için en kısa zamanda AB’ye enerji akışının sağlanması gerekmektedir.

Ayrıca Rusya’nın “Alınan enerjinin rubleyle ödenmesi gerekir” kararı da ruble ile ödeme durumu olmayan veya buna yanaşmayan ülkeleri/şirketleri baskı altına almaktadır ve tek başına bu durum da Avrupa’da enerji sorununun çözümünü zora sokmaktadır. Aslında bu bir restleşmedir. Rusya “dost olmayan ülkeler” için 1 Nisan itibarıyla doğal gazda yeni ödeme sistemini yürürlüğe koydu. Bu sisteme göre, başta AB olmak üzere bu ülkelerdeki gaz ithalatçılarının Gazprombank’ta döviz ve ruble cinsinde iki özel hesap açması gerekiyor.

Enerji temini bakımında AB büyük sorunlarla karşı karşıya. Söz konusu yaptırımlar AB’yi Rus enerjisinden kopartıyor ama bir alternatif de sunmuyor. Yaz aylarında pek hissedilmeyen enerji sıkıntısı kış gelince AB üzerine bir kabus gibi çökecektir. Bu kabusu yaşamamak adına Almanya AB sözcüsü olarak Azerbaycan’ın, Katar’ın kapısını çaldı ve Türkiye’ye yaklaşımında şimdiye kadar alışık olmadığımız bir yumuşaklık sergilemeye başladı. Türkiye’nin satacak ne petrolü ne de doğal gazı var. Ancak, Rusya’dan petrol ve doğal gaz ithalatına karşı alternatif olacak bütün güzergahlar Türkiye’den geçmektedir. Azerbaycan, Türkmenistan veya Orta Asya petrol ve doğal gazının; Katar, Irak, Güney Kürdistan petrol ve doğal gazının veya Doğu Akdeniz (İsrail), aynı zamanda (şimdilik pek mümkün gözükmese de) Mısır doğal gazının Avrupa’ya sevkiyatı ancak ve ancak Türkiye üzerinden olabilir. Bu nedenle AB, enerji temini konusunda artan görüşme trafiğinde Türkiye’yi özellikle dışlamıyor. Şimdi hiç kimse EastMed projesinden bahsetmiyor. Varsa da yoksa da Türkiye’nin dahil olduğu alternatifler. AB yetkilileri doğal gaz ve petrol atıl projelerinin hayata geçirilmesi, mevcut olanlarının kapasitelerinin arttırılması için arayış içindeler.

Türkiye de enerji diplomasi trafiğine doğrudan aktif olarak katılmaktadır. Örneğin Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, 6 Haziran tarihli açıklamasında “Bu savaşın bir yansıması olarak Avrupalı dostlarımızın enerji krizinden daha az etkilenmesi için gayret gösteriyoruz. Bu konuda özellikle Azerbaycan da çok önemli bir sorumluluk üstleniyor. Önümüzdeki günlerde ve haftalarda bu konuları gerek lojistik gerek enerji konularını görüşmek için Kazakistan ve Türkmenistan’la da yakında üçlü toplantılar gerçekleştireceğiz” diyerek enerji konusunda faşist diktatörlüğün sözcüsü olarak Avrupa’nın bu sorunuyla ne denli iç içe olunduğunu dile getirmiş oluyor.

AB şimdilik stoklardaki doğal gazı kullanıyor. Kış aylarında durum değişecek. LNG alternatif olur mu?

Son dönemde Baltık ülkelerinden Orta ve Doğu Avrupa ülkelerine gaz teminine dair projeler, Katar ve ABD’den LNG tedariki, Cezayir’den daha fazla gaz tedariki ve yenilenebilir enerji kaynaklarına yapılan yatırımlar Avrupa’nın stoklar bittikten sonra oluşacak olan enerji açığını gidermekten oldukça uzaktır. Örneğin J. Biden yıl sonuna kadar Avrupa’ya 15 milyar metreküplük doğal gaz (LNG halinde) temin edeceğini söylüyor. Bu miktar Rusya’dan ithal edilen doğal gazın onda birinden daha azdır. Sanki Avrupalı müttefikleriyle dalga geçiyor. Katar gibi gazı Avrupa’ya LNG ile satmak zorunda olan ülkelerin LNG ihracatı, aynı zamanda İsrail’den Mısır’a kurulacak boru hattıyla ulaştırılacak gazın Mısır’da sıvılaştırıldıktan sonra Avrupa’ya ulaştırılması ve Avrupa’nın enerji sıkıntısını gören Fas ve Nijerya’nın 15 ülkeden geçen yaklaşık 5 bin 660 kilometre uzunluğunda bir doğal gaz boru hattıyla Avrupa’ya gaz ihracatı da Avrupa’nın enerji talebini en kısa zamanda karşılayacak projeler değildir. Avrupa ülkeleri halihazırda toplam tüketimlerinin yaklaşık 1/5’ini LNG olarak tedarik ediyorlar. Yani LNG tedarikinde büyük artışlara yönelebilmek için hem üreten hem de tüketen ülkelerde yeni tesislerin yapılması, mevcut olanların kapasitelerinin genişletilmesi gerekir ki, bu da hem uzun zaman alması hem de yüksek maliyet gerekçeleriyle kısa vadede mümkün olacak bir çözüm değildir.

Geriye en kısa zamanda temini mümkün olan Azerbaycan ve Orta Asya; Katar, Irak Güney Kürdistan ve Doğu Akdeniz petrol ve doğal gazı kalmaktadır. Yaptırımlardan dolayı petrol ve doğal gaz zengini İran bu alternatifler içinde değilidir.

Doğal gazının yüzde 40’ını, petrolünün ise yüzde 25’ini doğrudan Rusya’dan ithal eden Avrupa, iklim değişikliği bağlamında verdiği sözü tutacak, üstlendiği sorumluluğu yerine getirecek durumda değildir. AB, enerji temin edememe durumunda toplumsal ve ekonomik yaşamını devam ettirmek için kaçınılmaz olarak kömür tüketimine geri dönecektir ve fosil yakıt ithalatını artırmak zorunda kalacaktır.

Savaşın bölgemize yansıması

Türkiye şimdiye kadar açıklamalarında her ne kadar “Her iki tarafı da kaybetmek istemiyoruz, ama bu işgali, savaşı kabul edemeyiz” dese de Ukrayna’nın yanında olduğunu göstermektedir. Türkiye bu tavrına ve bu savaşta ABD ve NATO’nun her dediğini yapmamasına rağmen hem Rusya hem de ABD tarafından kaybedilmek istenmeyen bir ülke konumundadır. Bunu stratejik konumuna ve dünya jeopolitikasındaki yerine borçludur.

ABD Karadeniz’e istediği savaş gemileriyle girmek ve istediği kadar orada kalabilmek için Türkiye’yi Sovyetler Birliği döneminden bu yana sürekli baskı altına almıştır. Bu baskılama Gürcistan savaşı döneminde olduğu gibi şimdi de gündeme getirilmektedir. Rusya ise Montrö anlaşmasına aynen uyulmasından yanadır. Türkiye’nin bu savaşta esas taraf belirlemesini Montrö anlaşmasını nasıl uygulayacağında göreceğiz.

Bu savaş Türkiye’yi Karadeniz, Suriye merkezli Ortadoğu, Doğu Akdeniz, Libya, Kafkasya ve Orta Asya’da hangi tarafta durduğuna bağlı olarak etkileyecektir.

Türkiye bu savaşın ortaya çıkardığı sorunları fırsata çevirmeye çalışmaktadır. Başarısız olduğu da söylenemez.

1- Türkiye, Finlandiya ve İsveç’in NATO üyesi olmalarını veto ediyor. Bütün sorunu görünüşte “terörizme karşı mücadele” adı altında bu iki ülkenin Kürt Özgürlük Hareketi’ne bakışıdır. Ancak, esas sorun bu değilidir. Faşist diktatörlüğün esas isteği bu vetoyla ABD, AB ve NATO’yu taviz vermeye zorlamaktır. Diktatörün ne istediği açık. Güney Kürdistan ve Rojava işgallerine göz yumması, bazı yaptırımların (silah sanayi) kaldırılması.

2- Bu iki ülkenin NATO üyeliği sorunu devam ederken Avrupa enerji sorunu da Türkiye açısından bir fırsata dönüştü. Türkiye, AB’den özellikle Almanya’dan istediğini almadan Katar, Irak, Güney Kürdistan, Azerbaycan, İsrail kaynaklı enerjinin Avrupa’ya ulaşımını zorlaştırabilir. Türkiye bu nedenle Güney Kürdistan ve Rojava işgallerine göz yumulmasını AB’den de talep edebilir. Örneğin Almanya Dışişleri Bakanı’nın “Türkiye vazgeçilmez ortağımız” açıklamaları boşuna değildir. Daha öncesinde hemen her operasyonu (Güney Kürdistan ve Rojava) yüksek sesle kınayanların, tepki gösterenlerin başında Almanya gelirdi. Şimdi ses çıkartmıyor.

AB’nin yeterli enerji temini (Kürt, Irak, Katar, Azerbaycan, Orta Asya enerjisinin Avrupa’ya taşınması) Türkiye olmaksızın mümkün değildir. Bütün hatlar Türkiye’den geçmektedir.

Faşist diktatörlük eline geçen bu “tarihi” fırsatı jeopolitik olarak kullanacak; özellikle Güney Kürdistan ve Rojava’ya saldırılarına, işgal girişimlerine ses çıkartılmamasını, onaylanmasını isteyecektir.

Ukrayna savaşından dolayı Rusya’nın Ortadoğu’da daha pasif olması veya zayıflaması, güçlerinin bir kısmını çekmesi Türkiye’nin Rojava’ya yeni bir işgal girişimini kolaylaştırmaktadır. Diğer taraftan Türkiye’nin Finlandiya ve İsveç’in NATO üyeliğini veto etmesi veya uzun dönem kabul etmemesi Rusya’nın çıkarınadır. Baltık Denizi’nin NATO denizi olmasını şimdilik engelleyen tek güç Türkiye’dir. Rusya, hem güçlerini çekmesinden ve hem de Finlandiya ve İsveç vetosundan dolayı Türkiye’ye Rojava’da yeni bir işgale göz yumarak karşılık verebilir.

Amerikan emperyalizmi de Türkiye’yi daha fazla uzaklaştırmamak için Rojava işgaline göz yumabilir.

Petrol ve Doğal Gaz Boru Hatları Üzerine Bitmeyen “İt Dalaşı” ve Türkiye’nin Bunu Fırsata Çevirmesi

Rus petrol ve doğal gazına ambargo konulması, Avrupa’nın enerji temini için istediği gibi, rekabetsiz enerji sağlayacağı anlamına gelmez. Rusya, ABD ve müttefiği AB’nin enerji çıkarımı ve pazarlanması bağlamında rekabetini sürdürmektedir. Bu rekabete Çin de dahildir. Çerçevesini belirttiğimiz ülke ve bölgelerden Avrupa’ya enerji sevkiyatı konusunda ise Türkiye merkezi bir rol oynamaktadır. Türkiye bu rolünü fırsata çevirmek için her yol ve yöntemi deneyecektir.

Söz konusu bu “it dalaşı”nda nesnel durum şöyle: Genel anlamda ve Avrupa açısından Rusya doğal gazı maliyet bakımından rakipsizdir. Amerikan emperyalizmi, Avrupa’yı Rusya petrol ve doğal gazından uzak tutmak; Avrupa’yı pazar olarak Rusya’ya kapatmak için her yola başvurmaktadır. Ancak, yukarıda da bahsettiğimiz gibi alternatifler sınırlıdır vetanımlanmıştır.

1- Azerbaycan, Türkmenistan, Kazakistan petrol ve doğal gazının Türkiye üzerinden Avrupa’ya sevkiyatı. Rusya ve İran bu ülkelerden enerjinin Türkiye üzerinden Avrupa’ya sevkiyatına kesin karşıdır. Buna karşın AB, İsrail ve daha önce teşvikçi, bugün çaresizlikten dolayı yarı gönüllü ABD, Türkiye üzerinden bu sevkiyatı desteklemektedir. Yapılması gereken mevcut petrol ve doğal gaz hatlarının kapasitesinin arttırılması ve yenilerinin inşasıdır.

2- Katar’dan başlayarak Katar-S. Arabistan-Ürdün-Suriye-Türkiye (Projenin A planı) veya Katar-S. Arabistan-Irak-Türkiye (Projenin B planı) üzerinden Avrupa’ya bağlanacak hat. Bu hatta en çok İran karşı çıkmaktadır. Onun planı da İran-Irak-Suriye-Akdeniz-Ege Denizi-Yunanistan üzerinden Avrupa’ya bağlanmak. EastMed projesinden daha hayali bir proje.

3- Mısır-Ürdün-Suriye üzerinden Türkiye’ye bağlanması gereken hat. Bu hatta “Arab Gaz Hattı” deniyor.

4-İsrail gazını Doğu Akdeniz’den Türkiye’ye ulaştıracak hat. Henüz proje aşamasında dahi değil. Ancak, Avrupa’nın gaz ihtiyacını karşılamak için bu hattın inşası çalışmaları hızlandırılabilir.

Sonuçta şunu görüyoruz:

Petrol ve doğal gazı dünya pazarlarına sevk etmek, bunun için gerekli boru hataları güzergahlarının tespiti, bu enerjiye sahip olmak kadar önemlidir. Avrupa enerji sorunu bu bakımdan faşist diktatörlüğün eline sadece geçiş güzergahı olmama, enerji dağıtımında belirleyici güçlerden olma fırsatı verecektir.

Dünya doğal gaz piyasasındaki rekabette Batılı emperyalist güçlerin, somutta da AB’nin ABD hamiliğinde Rusya ve İran’ın doğal gazına bağımlılığın azaltılması için sürekli çaba harcandığını görürüz. Önemli olan, doğal gaz ve aynı zamanda petrol bazında bu iki ülkeye bağımlı olmamak ve bu enerjinin dünya pazarlarına sevkiyatını kontrol etmektir. Bu rekabette en güvenilir ülke olarak Türkiye ön plana çıkmaktadır; ister Orta Asya’dan (Kazakistan) ve Hazar havzasından (Azerbaycan, Türkmenistan), ister Ortadoğu’dan (Irak, Katar, S. Arabistan, İran) olsun öncelikle Avrupa olmak üzere dünya pazarlarına sevk edilecek petrol ve doğal gazın güzergahı üzerine revizyonist blok ve SSCB’nin dağılmasından sonra yürütülen pazarlıklar/rekabet son kertede şunu göstermiştir: Rusya ve onun etkisinde olan ülke topraklarından geçmeyen bir boru hattı ancak ve ancak Türkiye üzerinden geçebilir. Çok rekabet merkezli kapitalist dünya koşullarında ABD/AB ve bu cephede yer alan bölgesel güçler karşısında Rusya/Çin durduğu ve enerji kaynaklarını ve sevkiyatını kontrol etmek için rekabet devam ettiği müddetçe Türkiye coğrafi konumundan dolayı hep bu rekabetin içinde olacaktır. Mevcut enerji krizini güzergah olarak fırsata çevirme çabası içinde olan Türkiye bundan yararlanacaktır.

“İnşası kararlaştırılan ve dondurulan petrol ve doğal gaz boru hattı projelerinden hangileri inşa edilir?” sorusunun cevabını bu alanda rekabet eden güçler arasındaki dengenin değişimine bakarak cevap verebiliriz. Bir zamanlar Bakü-Tiflis-Ceyhan petrol boru hattı da defalarca inşa edilmekle-edilmemekle karşı karşıya kalmıştı. Böyle bir durum bugün doğal gaz boru hatları için de geçerlidir. Önemli olan, Rusya’ya karşı rekabet ve Avrupa pazarlarında Rus etkisini kırarak doğal gaz sevk etmekse, bu ancak Orta Asya-Hazar Havzası ve Ortadoğu’dan temin edilebilir.

Bu hatta ancak ve ancak Türkiye’den geçebilir.

Dünyanın ikinci büyük petrol ve doğal gaz pazarı ile dünyanın en büyük petrol ve doğal gaz kaynağı arasındaki doğal transit güzergahı Türkiye’den geçmektedir. Bu anlamda Avrupa pazarı ile Ortadoğu enerji zenginliğini birleştiren alan Anadolu olmaktadır. Şimdiki enerji krizini fırsata çeviren Türkiye bu avantajı sonuna kadar kullanarak bu alanda söz sahibi olmaya çalışacaktır.

Avrupa, enerji güvenliği sorununu henüz çözememiştir; bu sorunun çözülmesine ve çözülmemesine Amerikan emperyalizmi hemen her adımda müdahale etmektedir. Bu sorunun çözülmesinin ilk adımı Rusya’nın Avrupa pazarından çıkartılmasıdır; alternatif doğal gaz kaynaklarının gündeme getirilmesidir. Önemli olan Azerbaycan, Orta Asya, Ortadoğu ve Doğu Akdeniz kaynaklı doğal gazın Avrupa pazarlarına sevkiyat ise bu sevkiyatta iki ana güzergah söz konusudur: Bunlardan birisi Türkiye üzerinden geçen, diğeri de Akdeniz’den Yunanistan’a, oradan da Avrupa pazarlarına ulaşan güzergahtır. Bugün ikinci güzergah (EastMed) gündem dışı kalmıştır.

Tek güzergahın Türkiye olmasını Türk burjuvazisi sonuna kadar siyasi, ekonomik ve askeri çıkarları için kullanacaktır.

Başka bir ifadeyle: Rusya-Ukrayna savaşı bağlamında emperyalist bloklar (ABD/AB/NATO-Rusya/Çin) arasındaki jeopolitik it dalaşı ve Avrupa’nın enerji sorunu, ülkenin stratejik konumu ve dünya jeopolitikası bakımından önemi açısından faşist diktatörlüğe fırsatlar sunmaktadır. Ancak fırsatları değerlendirmesinin önüne engeller çıkabilir. Diktatör Ukrayna-Rusya savaşında “tarafsızlık” ilan etmesine; her iki ülke önderliğiyle ilişki sürdürebilme ve “barış masası” kurma çabalarına rağmen Türkiye bu savaşta hiçbir zaman tarafsız olmamıştır. İkide bir savaşın yıkımından dolayı Rusya lanetleniyorsa, Ukrayna’ya doğrudan ve dolaylı olarak İHA-SİHA veriliyorsa, SİHA’ların başarıları övünç kaynağı yapılıyorsa burada tarafsızlık değil, ancak taraflılık söz konusu olabilir. Bütün bunlara Rusya tahammül etmektedir. Tahammül etmektedir, çünkü diktatörün açıktan, doğrudan bu savaşa müdahil olarak Boğazları NATO gemilerine açmasını, Karadeniz’in bir ABD-NATO gölüne dönüşmesini engellemek istemektedir. Bu, Rus emperyalizmi açısından jeopolitik bir felakettir. Bu nedenle Türkiye’nin bu savaşta esas taraf belirlemesini Montrö anlaşmasını nasıl uygulayacağında göreceğiz. İşte böyle bir diktatör, şimdi bu savaşın bölgemize yansımasından sonuna kadar yararlanmak için sabırsızlanıyor. Avrupa başka enerji temini imkanları bulup, diktatörün hevesini kursağında bırakır mı, orası şimdilik meçhul. Görünürde böyle bir imkan kısa zamanda pek söz konusu değil. Bu imkan ortadan kalksa da Finlandiya ve İsveç’in NATO üyeliğini veto etme hakkı üzerinden ABD’den ve Rusya’dan taviz koparacağı açıktır.

Her halükarda enerji sorununun Türkiye’yi ne denli güçlendireceği aşağıdaki haritada görülmektedir. Adı ister iptal edilen Nabucco olsun veya başka bir hat olsun mevcut koşullarda Avrupa’ya enerji nakliyesi Türkiye’yi “vazgeçilemez” kılmaktadır.

İster istemez Avrupa’ya enerji sevkiyatı Türkiye üzerinden gerçekleşiyor. Ambargodan dolayı Rusya’yı dışlasak da geriye kalan bütün kaynaklar (Azerbaycan, Orta Asya), İran, Katar, Irak, Mısır, İsrail) Türkiye’den geçen veya geçecek olan hattı besleyen kaynaklardır. Bu durumda Türk burjuvazisi sadece geçiş güzergahı olmakla asla yetinmeyecek enerji politikasına doğrudan müdahil olacaktır. Böyle bir imkanın faşist diktatörlüğün eline geçmesinin sonuçlarının korkunçluğu tarif edilemez.

Sonuç

Avrupa enerji sorununun bölgemize yansımasından iki sonuç çıkartabiliriz:

1- Bu sorunu fırsata çevirmek isteyen Türkiye siyasi, ekonomik ve askeri olarak güçlenecektir.

Türkiye’nin lehine olan bir kaç gelişme:

-Türkiye’yi devre dışı bırakarak Doğu Akdeniz’deki gazın Avrupa’ya taşınmasını amaçlayan EastMed projesi ABD tarafından iptal edildi.

-İsrail ile en üst seviyede görüşmeler başlatıldı. İsrail gazının Avrupa’ya sevkiyatı için en kısa ve az maliyetli güzergahın Türkiye olduğu konusunda tereddüt kalmadı.

-Daha öncesinde BAE ile ilişkiler yeniden canlandırıldı.

-Türkiye’nin talep ettiği F-16’lar için olumlu hava hakim oldu.

Dünya jeopolitikası bakımından da hem AB/ABD/NATO’nun hem de Rusya’nın kendi çıkarları için Türkiye’ye ihtiyaçları var. Bu nedenle tavizkar davranıyorlar. Diktatör de bunu kullanıyor.

İlk taviz EastMed projesinin rafa kaldırılmasıydı. İkinci taviz, yaptırımlardan dolayı AB’ye ihtiyacı olan enerjinin sağlanması için İsrail gazı dışında Güney Kürdistan gazının en kısa zamanda Avrupa’ya sevkiyatı nedeniyle verildi. “Pençe Kilit“ harekatı bu tavizin somut halidir.

Kendi çıkarları için ABD-NATO-AB-Rusya “zamanın ruhu”na göre hareket ediyorlar. Bu nedenle bu işgale ses çıkartmıyorlar.

2- Türkiye emperyalist politikalarını daha rahat uygulayacak duruma gelecek ve güneyde Misak-ı Milli adına İdlib’den İran sınırına kadar Rojava’yı tamamen işgal etmek, Musul ve Kerkük’ü de bu işgale katmak için her olanağı kullanacaktır.

Avrupa enerji sorunu sonuçta faşist diktatörlük için fırsat kapıları açarken aynı zamanda Kürt Özgürlük Hareketi’nin boğulmasına, Güney ve Rojava’nın işgaline; Kürt ulusunun köleleştirilmesine yol açabilir. Diktatör eline geçen bu fırsatı Kürt ulusuna karşı da kullanacaktır.

“ABD ve AB için zamanın ruhu” nedir ki? Batı için “zamanın ruhu” dün “demokrasi”, “özgürlük”tü. Bugün sadece ve sadece enerji teminidir. Ne pahasına olursa olsun enerji. Bu enerji Kürt ulusunun imhası üzerinden sağlanacaksa da fark etmez. Batılı emperyalist güçler enerji temini adına neye yol açtıklarının farkındalar mı? Bir ulusun bütün değerleriyle birlikte köleleştirilmesine, Ortadoğu’da güç dengelerinin kendi aleyhlerine değişmesine…

“Pençe-Kilit harekatı bu çıkar dönüşümünün başlangıcı sayılır. “Pençe-Kilit“ harekatının açıklanan amaçla sınırlı kalmayacağından şüphe edilmemelidir.

Sömürgeci faşist diktatörlüğün Güney Kürdistan’da ilk amacı, sınırda belirlenen alanlarda “güvenli bölge” oluşturmaktır.

İkinci amacı Kürt Özgürlük Hareketi’ni tamamen imha etmektir. Bu nedenle Kandil ve Şengal’e saldıracaktır.

Üçüncü amacı, işgali Kerkük’e kadar genişletmektir. Ancak bu yapıldığında Misak-ı Milli’nin Güney Kürdistan ayağı tamamlanmış olacaktır.

Unutmamak gerekir ki, sömürgeci faşist diktatörlük Kürt düşmanlığını jeopolitik çıkarlarına hizmet eden stratejik bir mesele olarak görmektedir. Onun Misak-ı Milli anlayışının Güney’deki anlamı Batı ve Güney Kürdistan’ın işgalidir. Onun “güvenli bölge” anlayışı Güney Kürdistan ve Rojava’da kalıcılık zemini üzerinde yükselmektedir. Bu nedenle Rojava ve Güney Kürdistan’ın işgali konusunda oldukça pragmatik ve oportünisttir; bu nedenle Rojava’nın tasfiyesi için “şeytan”la da anlaşabilir.

Diktatör bu fırsatı Kürt ulusuna karşı üç cephede ve üç siyasal coğrafyada sürdürdüğü imhacı sömürgeci savaşını daha güçlü boyutlarda sürdürmek için kullanacaktır. “Ulusal güvenliği” sağlama adı altında Güney Kürdistan ve Rojova coğrafyasında sömürgeciliği kapsamlaştıracak ve derinleştirecektir. Böylece Kürt ulusunun bütün mücadele kazanımlarını, değerlerini tasfiye edecektir.

Türk burjuvazisi, “ulusal güvenlik” konseptine göre Rojava’yı ortadan kaldırmalıdır, Rojava bir beka sorunudur. Demokratik-halkçı bir siyasal varoluş; yeni bir düzen ne Türk sömürgeciliği ne de emperyalist güçler tarafından kabulü mümkün olan bir durumdur.

Diktatör “Ali kıran baş kesen” olabilir. Ancak, onun gücü de her şeye muktedir değildir, elde edeceği yeni imkanlarla da muktedir olamayacaktır. Ortadoğu’nun mazlum halkları sayısız diktatörü mezara gömmüş, saltanatlarını yıkmıştır. Erdoğan da bundan payına düşeni alacaktır. Bu kadar açlıktan, yoksulluktan, enflasyondan sonra diktatörün seçim kazanması bir mucize olur. Ancak, Rojava’da bir işgal girişimi, köpürtülen “Vatan-Millet-Sakarya” şovenizmi, seçimi kazanmasını kolaylaştırır. Bunu deneyecektir.

Diktatörlüğün işgal girişimini sonuçsuz bırakmak, geri püskürtmek bizim elimizdedir. Daha önce Gara’da, şimdi Zap bölgesinde olduğu gibi, yeni işgal bölgelerinde de işgalciler durdurulabilir. Önemli olan, Türk şovenizmini, sömürgeciliğini ve ırkçılığı geriletmenin yolu faşist diktatörlüğün sömürgeci, ilhakçı savaş politikalarıyla cephede kapışmanın gerekli olduğunun bilinciyle hareket etmektir.

Birleşik mücadele anlayışı pratikleştirilmediği müddetçe faşist diktatörlüğe karşı mücadele hep eksik kalacaktır.


*)İbrahim Okçuoğlu, Marksist Teori, Sayı 53, Temmuz-Ağustos 2022.