İsyan…

Bu günden itibaren Tanrının adını küçük harf yazacağım. Yani “tanrı” çünkü tanrı hiç adil değil. Yaşayacağım mutlulukları yaşatmadı. Haa şimdi başlarsınız hemen zaten yok vs. vs. vıdı vıdı, vak vak. Başlayın, istediğinizi söyleyin. Sanki kör- sağır- dilsiz gibi davranıyor. Buna katlanamıyorum. Ve insanlara katlanamayacağı cezalar veriyor, acılar ,hastalıklar veriyor, sürgünler veriyor. Aklın alamayacağı her bir şeyin sorumlusu o. Kendini neden gizliyor? Ey tanrım insan kaldıramıyor bu hayatı gör artık.

İşte böyle zamanlarda  insan ateşi avuçlamak istiyor, avuçlasın ki canı yansın, kavrulsun istiyor. Sanki yanıp kavrulunca acılarından arınacakmış hissine kapılıyor. Acıları kül olup bedenini terk edecek sanıyor. Şu yaşam dediğimiz kaos sanki insana verilmiş armağan değil de cezaymış gibi. Sevdiğimiz insanlarla ilgili acı bir haber aldığımızda sanki bir kurşun sıksalar canımız yanmayacak.  İşte tam o duyguyu yaşıyorum şu an!

Biliyorsun, yaşam varsa ölüm de var, bir şekilde öleceğiz ama neden bu acıları çekiyoruz? Ve bu didinmeler, didişmeler niye? İnsanın çabası hiç bitmiyor, bitmeyecek. Yeryüzünün sayısız zenginliklerine bir yenisini, daha yenisini ekleyecek.  Sonuç mu? Ölüm!

Ben bir ölüyü yanağından, gözünden, dudağından, ellerinden öptüm. Soğuktu, sessizdi, ıssızdı. Sanki hiç yaşamamış gibi ıssız ve sessizdi. Çünkü yaşarken de öpmüştüm sıcacıktı. Bütün gece yanı başında oturdum bekledim, uyanmadı. Uyanmayacağını biliyordum ama uyansın istiyordum.

Ölüm geldi. Acıları, mutlulukları küle çevirdi ateş. Dünyanın zenginlikleri o gün bir eksikti. Ve sevdiklerimiz birer birer ölürken, benim yaşama bir yenilik eklememin anlamı kalmıyor.

Şimdi, şu an bunları düşününce sizin vatan dediğiniz, bayrak dediğiniz, sağ dediğiniz, sol dediğiniz, İslamcı, laik dediğiniz, ayrıştırdığınız şeylerin benim hiç umurumda olmadığını bilin istiyorum.

Ve şu an duvarın çatlağına gizlenmiş bir örümcek ya da sinek insandan daha değerli benim için. Çünkü o kadar usandım ki sizin insanları diline, dinine, rengine göre ayırmanızdan. Ezgilerimizi ayırdınız, hatta gözyaşlarımızın, derimizin rengine bakıp yargılama hakkını kendinizde buluyorsunuz. Hatta doğum yerimize bakıp damgalıyorsunuz. Bu nasıl bir kafadır sahi?  İçtiğiniz suyun ayrı gitmediği insanları bir davranışıyla siliveriyorsunuz. Bu nasıl bir kafadır gerçekten anlamıyorum. Kafamızın içinden geçeni düpedüz söyleyemediğimiz bir hayatın bize ne yararı olabilir ki?

Yazdıklarımızın içinden cımbızlayıp “suç unsuru” arıyorlarmış. Arasınlar. Tekrar edelim o zaman; Kafamızın içinden geçenleri düpedüz söyleyemedikten sonra  sahi neden yaşıyoruz ki?

Bunları da beğenebilirsin Yazarın diğer kitapları