Bulantı

Bir bulantıdır geldi, gitmek bilmiyor. Tuhaf bir bulantı. Sartre’ın Bulantı’sındaki Roquentin’in yaşadığı bulantıya benzemiyor. Nefes almakta zorlanıyorum. Yok, kovit filan da değilim. Hem Maoyu aşıladılar bana hem de Anti-Maoyu. Başka bir bulantı, başka bir sıkıntı bu.

Zavallı Sartre! Tanrının öldüğünün Hegel ve müritleri tarafından ilan edildiği tanrısız bir coğrafyada varlık krizi yaşadı. Ne yardımını isteyebileceği ne de varlığından sorumlu tutabileceği bir tanrısı yoktu. Oraya öylece fırlatılmış, varlığını varlığına armağan edeceği hiç kimsesi olmayan, varlığıyla baş başa bir adam.

Biz şanslıyız. Bizde Dasein’lere, Roquentin’lere, Meursault’lere rastlanmaz. Şimdi sadece isimleri kalmış olsa da bir zamanlar Yunus‘lar, Şebusteri’ler, Mevlana‘lar vardı buralarda ve varlık krizini bir Gazali gibi derinden hissetmeyiz, çünkü muktedirlerin elinde rehin olsa da, tanrı yaşıyor ve biz hala ondan umut edebiliyor, ıstırabımızın temelinde onu görebiliyoruz. Varlığını, varlığına armağan edecek bir şeylerin olması güzel; varlığım tanrı varlığına armağan olsun!

“Hafıza Odası” adıyla bir nümayiş varmış Diyarbakır’da. Haberlere göre, açılışta siyaset, iş, sanat ve medya dünyasından isimler bir araya gelmiş. Sanki başka türlüsü mümkünmüş gibi. Çiftlikbank, restoran yahut ikinci el otomobil galerisi; neyin açılışı olduğu fark etmez, her açılış, siyaset, din, iş, sanat ve medya dünyasından isimler bir araya getirir zaten.

Gündem mi tetikliyor bu bulantıyı bilmiyorum ama itiraf edeyim ki reel ve güncel olana karşı bendeki bu bulantı pek de yeni değil.

İsmail Saymaz, Ertuğrul Özkök

Soğuk bir Ankara akşamında gelip oturuyor Mülkiyeliler Birliği lokaline, keyifsiz. 12 Eylül fırtınası esiyor sokaklarda. Hocam okuldaki öğretim üyeliği işinden atılmış, ben bütünlemeye kalmışım. Barmenlik işi bulmuşum orda. İçkisini masasına götürüyorum. Otur biraz diyor, yabancılaşma, sermaye emek çelişkisinden mi doğar, yoksa daha aşkın bir duruma mı işaret eder gibisinden lafa giriyorum. Zoraki gülümsüyor; “senin oralarda Kürtleri cemselerle (GMC) işkencehanelere taşıyorlar, sen burada yabancılaşmadan bahsediyorsun, yabancı sensin” diyor.

Ben yabancı olduğumu biliyordum ama sevgili hocam, cemselerle daha küçük bir çocukken tanıştığımı, okumam için elime tutuşturulan “Doğuda Jandarma Baskısına Son” başlıklı bildiriler okuyarak Türkçe öğrenmeye çalıştığımı ve 12 Eylül’ün benim ilk ve son 12 Eylül’üm olmadığını ve en kötüsü olmayacağını bilmiyordu muhtemelen.

Midem bulanıyor ve kıpırdayacak halim yok. Yaşlılıktan değildir, işkenceye ve ölüme cemselerle taşınma günlerinde de gündem bulantısı varmış bende. Garip bir hal. Camus’nun Meursault’sunun yabancılığına da benzeyen bir tarafı da yok bu halin. Düpedüz bize, bana mahsus bir hal bu. Bahçedeki kasımpatılar çarpıyor gözüme, alıp götürüyor omzumdaki o korkunç ağırlığı, kalkıp kocaman bir kupa kahve hazırlıyorum kendime.

Diyarbakır’daki nümayişe, Özkökgiller de davetliymiş. Solcusundan sosyal demokratına, tutucusundan ırkçısına kadar geniş bir ailedir Özkökgiller ve müesses nizamın öz kökünü temsil ederler. Bu Özkökgillerin Özkök’ünün, “Türklükten istifa ediyorum” diye yazı yazdığını hatırlıyorum; yeter ki Kürtler Kürdüm demesin!

Yazılanlara bakılırsa, davetliler Diyarbakır mutfağından harika yemekler yemişler, olağanüstü müzikler dinlemişler, halaylar çekmişler, dengbejleri dinlemişler. Keçi burcundaymış nümayiş. “Keçi Burcu, Sur’un gözüdür.” Demek ki hala kör edilmemiş bir göz kalmış ki onu da aziz misafirlere ikram etmişler.

Diyarbakır’ın Toledo’sundaki nümayişte, yakıp yıkılmış Sur’un külleri ve tabutları, Altaylı-Özkök merkez alınarak sağa sola sıralanmış bilumum siyaset, iş ve sanat şeylerinin ayaklarının altına serpilmiş. Varlığının şimdilik hoş görülmesinden istifade, HDP de ordaymış ve onlardan biri de “bu sergide herkes bir şeyler görebilir” diye övgüde bulunmuş. Övdükleri sergiyi görmesem de Özkökgilleri, halayları ve tabutları gördüm yine de.

Bu bulantıyla baş etmekte zorlanıyorum; Heidegger’in Sein und Zeit’inden fırlamış Dasein miyim yoksa? Nesneler mahiyetsiz, manasız varoluşlarından habersiz etrafımı sarmış, sadece yaprakları sararmaya başlayan sonbahar dalları “korkma biz buradayız” diyor uzaktan.

Objektivite dediğimiz şey bizim sübjektivitemizin ürünüdür ve öyle olduğu için, münhasıran bizim için ve bize göre objektiftir. Baskılanmış, şartlandırılmış sosyal ve kültürel gerçeğimizi sorguladığımızda bu objektif sübjektiflik bir ıstırap kaynağına dönüşüyor. Benim bulantımın bana özgü oluşu gibi, herkesin ıstırabı kendisine özel, kendisine özgüdür bu yüzden.

Sanat da doğası gereği sübjektiftir ve yoruma açıktır ve ben sanatçının misafirperver biri olan Sur’un külleri ve tabutlarıyla; “kusurumuza bakmayın, küllerimizden ve tabutlarımızdan başka bir şeyimiz kalmadı ayaklarınızın altına serecek” demek istediğini düşünüyorum. Acıyı, acılara kaynaklık edenlerin ve acıdan nemalananların ayaklarının altına sermek!

Merak ediyorum, tabutlar ve yıkıntıların külleri Kürtlere ne anlatıyor diye. İnsanlar birbiri için, bütün insanlar da siyaset ve ticaret için araçtır ama bu durum, ille de onların acılarıyla onları vurmayı, yaralamayı, kanırtmayı gerektirmez, Kürt bile olsalar.

Zaman zaman ağırlaşıyordu bendeki bu bulantı ama son zamanlarda fena sıklaştı. Bulantıma emsal arıyorum, bulamıyorum. Her kasılmada canım daha çok yanıyor.

Kürtler halay çekmeyi sever. Misafirlerini de ısrarla halaya davet etmişlerdir, Başta Özkökgiller ve doksanlı yılların Akşener’inin çelengi olmak üzere, bilumum zevat da nezaket gereği halaya katılmıştır.

Nezaket! Her devirde ve yerde, muktedirin elindeki müthiş silah! Güce ve tahakküme işaret ettiği için sadece muktedir olana yakışır. Ve güçlünün şefkat ve nezaketi, tahakküm altındakini teslim alıp, daima ve kesin olarak ahlaki çöküşe sürükleyene kadar da iş görür.

Bulantı gibi, bu kelime de Sartre’ı çağrıştırıyor bana; Alman işgalcilerin hesaplı davranışları ve bilinçli nezaketi, Parislilerin ekseriyetini tuzağa çekip, Nazilerle suç ortaklığı yapmaya götürdü, Paris’i Almanlar değil, bu ahlaki çöküş ve sünepelik teslim aldı diye bir şeyler söyler Sartre. Belki de Fransızlar bundan dolayı, Hitler’in generallerine, memurlarına ve temsilcilerine değil, onların suyuna giden siyasetçi, sanatçı ve esnafa haykırıyordu öfkesini.

Çağrışım işte! Kelimelerle uğraşmak, uçsuz bucaksız bir çağrışımlar dünyasına dalmaktır ve çağrışım alakasız durumları yan yana getiriverir. Yoksa ne benden bir Sartre olur ne de Diyarbakır’dan Nazi işgalindeki bir Paris. Bunaltının şiddeti artıyor, gözlerim kararıyor, vaz geçiyorum, bu yazıyı bitiremeyeceğim.