Bir Seçime Yaklaşırken, İki Dernek, İki Farklı Tutum


16-17 Ekim 2021 tarihlerinde çevrimiçi bir sempozyum düzenlendi: Militarizmden Arındırılmış Bir Dünya Sempozyumu.

Bu yıl ilki, Militarizm ve Devlet başlığı altında düzenlenen sempozyum, militarist söylemin ve buna denk düşen uygulamaların çokça arttığı bir süreçte gerçekleşmesi açısından özel bir önem taşıyordu.

Sempozyumu önemli ve farklı kılan bir diğer özellik ise düzenleyici kurumun niteliği. Bu kurum, Askeri Darbelerin Asker Muhalifleri Derneği idi.

Kısa adı ADAM-DER olan derneğin kuruluş amaçlarından biri de; Diktatörlüğe, darbelere ve militarizme karşı demokrasiyi ve insan haklarını savunmak, insanlık suçlarının önlenmesi ve faillerinin yargılanması için çaba göstermek.

Sempozyumun açılış konuşmasında bu toplantının amaçları sıralanırken şu sözlere yer verildi:

“Sempozyum, aynı zamanda toplumumuzu ve tüm dünyayı saran, kamplaşma, ayrışma ve bu ortamda yaygınlaşan şiddete, gündelik yaşamımızda kadınlardan, çocuklara, farklı cinsel tercihlere, çalışanlara ve tüm yurttaşlara yönelmiş, fiziki, sözlü ya da her türlüsüyle hissedilen şiddete karşı bir duruşun da ifadesidir.”

ADAM-DER, hak ve özgürlük mücadelesi içinde olan halk kesimlerinin yanında yer almaya, tek adam diktatörlüğü haline gelmiş Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemine karşı daha özgürlükçü, eşitlikçi, demokratik, laik bir cumhuriyetin tesisi için diğer demokrasi güçleri ile birlikte olmaya çalışıyor.

İki Dönem; İki Eğilim; İki Dernek

12 Mart ve 12 Eylül darbeleri, ülkenin ilerici ve devrimci değerlerini yok etmeye çalıştığı gibi kendi içindeki yurtsever ve devrimci askerleri de tasfiye etti.  1980’ de tasfiye edilenler 90’ların başında EYLÜL-DER ile örgütlü hak arama mücadelesini başlattılar. 2010 yılına gelindiğinde her iki darbe dönemini yaşamış askerlerin ADAM Platformunda bir araya gelmelerinin ardından kısa bir süre sonra ADAM-DER kuruldu.

Post-modern darbe olarak tanımlanan 28 Şubat 1997 tarihli MGK kararları öncesi ve sonrasında ise TSK’dan çok sayıda asker, irticai faaliyetlere karıştıkları iddiası ile TSK’dan uzaklaştırıldılar. Bu askerler de 2000 yılında Adaleti Savunanlar Derneği (ASDER) ‘i kurdular.

Türkiye’nin, 1960’lı yıllardan 2000’lere uzanan tarihi incelendiğinde açıkça görünen şudur ki; 60’lar, gelişen kapitalizmin yol açtığı; ezenler ve ezilenler arasındaki sınıf mücadelesinde ezilen sınıfların yeni mevziler kazandığı, hak ve özgürlüklerini genişlettiği yıllarken, egemen sınıflar arasındaki iktidar mücadelesinde de sermaye sınıfının palazlandığı ve buna bağlı olarak iktidardaki gücünü geliştirmek istediği yıllar olmuştur. ‘70 ve ‘80 darbeleri, bu egemenliğin pekiştirildiği, hak ve özgürlüklerin bu sınıf lehine tırpanlandığı dönemlerdir.

1980 darbesinden sonra dünyadaki gelişmeler ve özellikle ABD’nin bölgemizdeki politikalarına da paralel olarak İslami örgütlenmelere yol verilmiştir. Bu yıllar, devletin resmi ideolojisi olarak hep var olan ancak ağırlıkları dönemsel olarak değişen Türkçülük ve İslamcılıkta, ibrenin İslamcılara döndüğü yıllardır. TSK, irticai faaliyetlere karşı bir tutum içinde görünüyor olsa da bu komuta kademesiyle sınırlıdır. 70’lerde başlayan ve 80 darbesiyle yükselen sola dönük tasfiyelerden sonra orduda şoven milliyetçi-dinci eğilim güç kazandı. Özellikle subay kaynağını sağlayan okullardan başlayarak hızla örgütlenen Fettullahçı çetenin etkisi tam olarak kırılamadan şimdilerde de TSK, tarikatların cirit attığı bir kurum haline geldi.

*

Bu iki ayrı dönemde tasfiye edilenlerin yolları, 2010 Anayasa oylamasında kesişti. Yeni anayasa taslağı, 1980 darbesinin yasakçı zihniyetini muhafaza ederken, Amerikancı-dinci siyasetin demokrasi getirebileceğine inanan, kullanılmaya elverişli çevrelerin de desteğini alabilecek bir içeriğe sahipti. AKP-FETÖ koalisyonu, yargıyı ele geçirmek üzere hazırladıkları bu anayasa değişikliği ile ayrıca 1980 Anayasasının geçici 15. maddesini iptal ederek 12 Eylül dönemi darbecilerinin yargılanmasının da yolunu açıyordu.

ASDER bünyesinde toplanan çoğunlukla mütedeyyin ve AKP’ye yakın olan askerler o tarihî Anayasa oylamasına EVET derken, ADAM-DER üyeleri ezici çoğunlukla HAYIR cephesinde yer alıyordu. Siyasi görüş ve tavırları ile farklı dünyaları temsil eden bu iki kitleyi yan yana getiren ise, anayasa oylaması sonrasında gasp edilmiş özlük haklarının geri kazanılması olanağının ortaya çıkmış olmasıydı (1).

Hak mücadelesinde kesişen yollar, bir kavşaktaki karşılaşmadan öte bir anlam taşımıyordu.

ADAM-DER, sadece kendi özlük hakları için değil, toplumdaki tüm ezilenlerin hakları için mücadele edeceğini, demokrasi mücadelesinin bir öznesi olmaya çalışacağını ilan etti ve kuruluşundan bu yana bu tavrını sürdürüyor.

ASDER, zalimlerin karşısında, mazlumların yanında adaleti savunacağını iddia etmişken, ülke tarihinde anayasa başta olmak üzere tüm yasaları ihlal eden,  ağır insan hakları ihlalleri ile anılan bir iktidarın, kuruluştan bugüne destekçisi oldu. Öyle ki, Derneğin önde gelen siması ve 5 yıl süreyle başkanlığını yapan Em. Tuğgeneral Adnan Tanrıverdi, Saray iktidarında Cumhurbaşkanlığı Başdanışmanlığı görevine getirildi. (2)

ASDER’den SADAT’a

ASDER’i kuranlar, daha sonra 28 Şubat 2012 tarihinde, SADAT kısa adıyla tanınan ve uluslararası alanda dost ve müttefik devletlere eğitim ve danışmanlık hizmeti verdiklerini iddia ettikleri bir şirket kurdular. Şirketin Suriye savaşında cihatçı çeteleri silahlandırıp eğittiği, ayrıca yurt içinde eğitim kampları kurup paramiliter güçler yetiştirdiği basında sıklıkla yer aldı (3).  Geçtiğimiz günlerde, Sedat Peker’in 15 Temmuz gecesi yaşanan kafa kesme ve benzeri vahşet görüntüleri ile SADAT arasında bir bağlantı kurması ve ayrıca ardından Harp Okulu mülakatlarında bu şirket danışmanlarının görev alarak AKP yandaşlarını orduya aldıkları yönündeki açıklamalar dikkatlerin yeniden bu şirkete çevrilmesine neden oldu. Gazeteci yazar Ahmet Nesin, yayınladığı videoda, SADAT’ın TSK’yı AKP’nin ordusu haline getirmekte olduğunu anlattı.

Barış Terkoğlu, Cumhuriyet Gazetesi’ndeki köşesinde(4) SADAT’ın kendi açıklamalarından aktardığı, “…psikolojik harp ve harekât, sabotaj, baskın, pusu ve tahrip, suikast, kurtarma ve kaçırma, tedhiş imkân ve kabiliyetine ulaştırma” gibi verdiği eğitim türlerini sıraladıktan sonra haklı olarak, terör eğitimi mi veriliyor? diye sordu.

*

Bir yanda toplumdaki kamplaşma ve ayrışmaya dikkat çekerek bu ortamda yaygınlaşmasından endişe edilen şiddete dikkat çekerek militarizme karşı mücadele eden bir dernek.

Öte yanda adı komşu ülkelerde savaş kışkırtıcılığı ve terör eğitimleri ile anılan, aynı işleri ülke içinde de yaptığından kuşku duyulan ve hatta bazı iddiaların artık kanıtlarıyla ortaya konulduğu, diğer derneğin devamı niteliğindeki bir şirket.

İkisini de eski askerler kurdu. TSK içinde yetiştikleri ve görev aldıkları dönemin iktisadi, sosyal ve siyasi ortamları, eğilimlerinin belirlenmesinde önemli rol oynadı. Ordu içindeyken yaptıkları tercih, sonrasında da yaşamlarına yön vermeye devam etti.

Bu iki eğilim, sadece bu iki dönemde ve ordu içinde yaşanan farklılaşmayı değil, Cumhuriyet öncesinden bugüne kadar devam eden ve tüm toplumu saran bir büyük değişimin temsilcileri ile bu değişime karşı direnen güçler arasındaki kavgayı da temsil ediyor.

Bu iki eğilim aynı zamanda, yakın geleceğimizde kaçınılmaz biçimde toplumun yapacağı seçimdeki iki seçeneğe de denk düşüyor.

Hakça paylaşımı, barışı, özgür ve eşit biçimde birlikte yaşamı savunan, şiddetten ve savaşlardan arınmış bir dünya ütopyasını büyütenlerin dünyasından yana olmak.

Ya da,

İktidarda kalmak için terör de dahil olmak üzere her türlü yola başvurmaktan çekinmeyen, dini ve milliyetçiliği kişisel menfaatleri için kullananların yanında yer almak.

Türkiye bu seçime adım, adım yaklaşıyor.

Kaynak: POLİTEZ


Dipnotlar:

(1)  2011 yılı Mart ayında çıkarılan 6191 sayılı yasaya eklenen EK 32. madde ile; 12 Mart 1971’den yasanın çıkarıldığı tarihe kadar TSK’dan yargıya kapalı idari işlemlerle ilişiği kesilenlerin özlük haklarının iade edileceği iddia ediliyordu. 12 Mart dönemini kapsayan dönemde ilişiği kesilen bir tek asker bile haklarını alamadı. 12 Eylül döneminde ilişiği kesilenler kısmen yararlandı. Harp okulu öğrencilerinin başvuruları, MSB lığı tarafından reddedildi. Yapılan itirazlar kabul edilmezken, 12 Mart dönemi tasfiyelerinde önemli rol oynayan Askeri Yüksek İdare Mahkemesi daha sonra hukuka aykırı bulunarak kaldırılmış olmasına rağmen, bunu gerekçe göstererek yapılan yeni itirazlar da dikkate alınmadı. Esas olarak 28 Şubat tasfiyelerinin haklarının iadesi için çıkarıldığı anlaşılan bu yasadan öğrenci asker ASDER üyeleri de yararlanamadı.

(2)  Emekli Tuğgeneral Adnan Tanrıverdi, Genelkurmay Özel Harp Dairesi ve KKTC Sivil Savunma Teşkilat Başkanlığı’nda uzun yıllar görev yaptı. R.T.E.’nin İstanbul Belediye Başkanlığı görevinde bulunduğu yıllarda Maltepe Tugay Komutanlığı görevinde iken yakın ilişki içinde bulunan Tanrıverdi, AKP iktidarının özellikle 2016 sonrasında hız verdiği TSK’nın yeniden örgütlenmesi sürecinde Cumhurbaşkanlığı Başdanışmanlığına atanarak, bu alanda aktif görev aldı.

2019 yılında İstanbul’da düzenlenen 3. İslam Kongresi’nde, “Mehdi gelecek, ortamı buna göre hazırlamalıyız” sözleri ve ayrıca, İslam ülkeleri konfederasyonu kurulmalı, başkenti İstanbul, Resmi dil Arapça olmalı şeklindeki açıklamaları ile tepki çekmişti.

(3)  İP Genel Başkanı Merak Akşener’in yurt içinde özel eğitim kampları kurdular açıklamasının yanı sıra SADAT hakkında 15-16 Temmuz gecesi halka silah dağıtılmasında aktif görev aldığı şeklindeki açıklamalar her defasında şirket sözcüleri tarafından yalanlandı. Suriye’de devlet güçlerine karşı savaşan El Nusra ve diğer İslami örgütlere silah yardımında aracı oldukları ise Sedat Peker tarafından ifşa edildi.

(4)  B. Terkoğlu, Cumhuriyet, 18 Ekim 2021, SADAT’ın bıraktığı parmak izi.