Bir Haber-Belgeselin anımsattıkları

ve eski bir yazıdan notlar


Anımsamaların garip bir doğası var; anımsamanın, bir şeyi, geçmişte yaşanan -ya da yaşanmış olduğu düşünülen, sanılan- bir an’ı anımsamanın garip bir doğası var. Kuşkusuz “garip bir doğa” olarak tanımlayabildiğim mesele sadece “ruh halimiz” ile ilişkilendirilemez, işin içinde nöronlarımızın da rolü olmalı! Bazen bir esintidir çağrışımların yolunu açan, yalnızca bizim duyumsadığımız; bazen bir ses bir müzik tümcesi melodisini tamamlayamayan ya da çoktan unuttuğumuzu sandığımız; bir koku bir renk. Kimi zaman oldukça cüsselidir, alabildiğibne açık seçik bir şekilde çağırır anıları; anımsanan ise şaşırtıcı olabilme potansiyelini her zaman içerebilir.

Akşam muhalif olduğunu iddia eden tv’lerden birinde “çevre sorunları” hakkında geniş bir haber belgesel programı yukarıda söz etmeye çalıştığım “garip doğa hali” nedeniyle beni 70’li yıllara götürdü. Kuşkusuz okuyucunun nedenini anlamakta zorlanabileceği anımsanan(lar) hakkında bir iki cümle yazmadan bir ara not zorunlu oluyor; ülkemizde muhalif halin gerçekliğinin en önemli turnusollerinden birini “milliyetçilik” oluşturur ki “iş” ne zaman buraya gelse muhalif tv’lerimizin zurnası en pesinden zort sesi verir. Tıpkı Türkiye’de kimi sol’un hatta çoğu sol’un durumunda olduğu gibi…

Nereden nereye; konumuza, anımsananlara dönelim. Yetmişli yılların ikinci yarısında, henüz Zonguldak ilinin bir “nahiyesinde” lise öğrencisiyim ve beyhude sınıf atlama hayalleri ile üniversiteye hazırlandığım yıllar; komşu kasabadaki termik santral artıklarının döküldüğü her zaman kirli denizimizde keyifle yüzdüğümüz yıllar; henüz “çevre/ekoloji” kavramıyla tanışmamışız, oysa SSCB Aral’ı kurutmaya çoktan başlamış, sosyalist gençler olarak kasabanın kitapçısına her gelen kitabı çoğu kez altını neden çizdiğimizi bilmeden çizerek ve hatmederek okuduğumuz akşamlar… İki “sol fraksiyon” hakim yörede, biri iki üç haftada bir özeleştiri verir, bunu gazetesinin geç çıkmasından anlarız ve biraz da küçümseriz bu durumu; diğer daha güçlü gibi; onlara daha yakın hissediyorum kendimi. O günlerde faşistler tarafından bombalanacak cumhuriyetin ilk yıllarından kalmış halkevi binasında biz cahil çocuklara “Felsefenin Temel İlkeleri”ni anlatırlardı. Kütüphanemde hala o baskı (Sosyal Yayınları) durur; alınması okunması zorunlu bir kitap!  “Nitel değişme nicel değişimlerin birikiminin zorunlu sonucudur” vs. notlar almışım bu “derslerde”, okunmaz notlarım orada… Bize orada “ders veren” arkadaşların ilginç yaşam çizgisi hakkında daha sonraki on yıllarda bilgi sahibi olacak ancak bu bilgilere de her nedense şaşırmayacaktım. “Bilinç akışı” dedikleri bu olsa gerek, konudan uzaklaştık; oysa haber-belgeselin anımsattığı az önce sözünü ettiğim kitapla aynı rafta duran o yıllarda okunmuş bir kitap; Kazancakis’in “Kardeş Kavgası”(E Yayınları). Tıpkı bugünler gibiydi zaman, her şey yasak ve silahlı/silahsız tehdit altında yaşam; our boys Kenan Evren hempalarıyla birlikte faşist darbe hazırlığında. Bugün yarın sosyalist devrim olacağına inanan halkımızın da aynı inancı ve coşkuyu paylaştığını düşünen bizler -saftirik hal- ve bu durumdan korkan sermayenin sakinleşmesine, huzura ermesine birkaç yıl var. Ve sonunda %93 ile kavgasız dövüşsüz biat!

Bir anekdot: Öyküsü Yunan iç savaşında geçen Kardeş Kavgası’nda şimdi ismini anımsamadığım iki kahraman arasında geçen konuşmada biri devrimciye “çok azsınız nasıl başaracaksınız” anlamında bir şeyler söyler. Diğeri/devrimci olanın yanıtı “küçücük bir maya bütün bir hamuru kabartmaya yeter” diyerek yanıtlar onu.

“Muhalif” çevre belgeselini izler notlar alırken anımsadığım bu bölüm oldu.  Varlığı yokluğu ayrı bir tartışma konusu olmalıdır; olduğu kadarıyla diyelim, tv’yi izlerken vardığım sonuç, Türkiye’de sol’un zaten minimal düzeyde olan potansiyelinin “çevre” gibi konularda harcanmasının tümüyle bir israf olduğudur. Maya metaforu ile devam edersek 1-Hamurun bozuk olduğunu 2-Mayanın bozuk olduğunu 3-Maya ile hamur arasında uyumsuzluk olduğunu 4-Mayanın yetersiz olduğunu 5-Hamurun kabarmak gibi bir niteliğinin bulunmadığını, maya istemediğini veya mayasız kotarılan türden olduğu düşünülebilir.

Sonuç itibariyle “ya tutarsa” çaresizliği ile olmaza maya çalınmaya çalışılan bir coğrafyada yaşadığımızı unutmayalım.

70’li yılların solunda seksen darbesinin ardından gelen savrulma, öncelikle sosyal psikiyatrinin ya da politik psikiyatrinin konusudur; bunu bir not olarak düşelim, düşüncelerimiz saklı kalmak kaydıyla… Şimdi notlarıma döneyim, belgeselde anlatılanlara örneklenenlere ait olmak üzere.

Bugünün çevre yağması 70-80’li yılların emekli solcularını –solculuktan emekli- çok etkilediğini düşünüyorum, özellikle kıyı yağmasının. Seksenli yıllarla birlikte başlayan yılgınlık hali “bir kıyı kasabasında inzivaya çekilme” düşüncesi ve ruh durumunda vücut buluyordu ve bunun yolu yetmişli yılların başından itibaren “iyi niyetli” bir şekilde üstelik “kolektif-kooperatif faaliyetler meşruluğunda” çoktan açılmıştı. Böylece Kuzey Ege’nin en uç noktasından Batı Akdeniz’e kadar kıyı şerindindeki küçük kasabaların “cennet koyları” bugünün yağmacılarının iştahını delicesine kabartacak görüntülerle yapılaşmaya açıldı. O yıllarda çevre-ekoloji mevzuları sol’da bu kadar derin bir rahatsızlığa neden olmuyor SSCB ve beraberindeki ülkelerin “temiz enerji” şiarıyla giriştiği nükleer santral çılgınlığı sosyalizmin kapitalizme karşı açık bir zaferi olarak yorumlanıyordu. Diğer taraftan sosyalist devlet kapitalistlerle yarışırken onların yaptığını yapmış, tüketeceğinden çok daha fazlasını üreterek kapitalizmi yarışta geçmiş, kuşkusuz büyük bir başarıya imza atmıştı! (aslında tek ünlem yetersiz kalıyor)

Sorun kapitalizmin ‘değerlerinin’ fetişe edilmesiydi, adı ‘kapitalist olmayan’ birçok sistemde onun yarattığı, üretim, çalışma, tüketme vb. değerleri fetişe ettiği için, insana ait olan kavramları kapitalizmin dilini kullanarak sözde yeniden tanımlıyormuş gibi göründüğü için insana ait olanla kimi zamanlarda çatışıyordu ve soruya verilen yanıt doğal olarak ‘vazgeçilemezliğini’ vurguluyordu. Kalkınma ile uyumlu bir çevre retoriği böylesine kapitalist ve devamında sosyalist bir retorik olarak kendini üretirken, “homurdanmanın ve homurdananların” bir kısmının bu ikili sistem içinde yeni adı da ‘yeşil” oldu. Kapitalizme yarışarak sosyalist olunmaz, kapitalizmle yarışan sosyalist değildir. Burada söz konusu olan bu bağlamda ütopya zafiyetidir. Kapitalizmsiz kendini tanımlamak, üretmek, kapitalizmin göreceliklerine bağlanmak, nüansları ölçü kabul etmek -ya da bu göreceli karşılaştırmalara mahkûm olmak- sürekli gerilemenin temel nedenlerinden birisini oluşturmaktadır.

Her neyse; bu yerleşimler önce köy ardından kasaba ve ilçe oldu; piyasa dayatmasına yenik düşenleri de olmuştur mutlaka… yakın zamanlara kadar bu “çevreler” orta sınıf mülklü solcuların 8 mayıs ile 31 ağustos arasında –bu tarihler önemli!- tatil yaptıkları mekanları oluşturdu. Şimdi durum nedir bilmiyorum ancak bir ayrıntı gözlemimi paylaşmadan da geçmek istemiyorum; tatillerinden büyük kentlerin sokaklarına dönen orta sınıf mülklü solcularımızın önemli bir kısmının aydın-teorisyen olduğunu ve artık sokakları gençlere bıraktıklarını unutmadan not edelim; kendi sözleri… ancak paylaştıkları çok daha önemli bir şey var ki açık bir kibir gösterisi: inzivalarında ıkına ıkına ürettikleri derin teorilerini paylaşmak üzere salonları dolduran yoksul ve yoksun gençlere yaz anılarını anlatırken daçalarına ait olmak üzere istisnasız yaptıkları küçük-kötü-fakirhane vurgusu…

Bir ara not: yetmişli yılların bu özgül yağmasının bugüne sarkan ortak özelliği hepsinin neredeyse kesintisiz “sosyal demokrat” belediyelerce (=kıyı partisi) yönetilmiş olması. Unutulmamalı…

Soru: bu geçmiş “çevreciliğin” orta sınıf mülklü sol’un hobi faaliyeti olmasını önceler mi?

“Yağmalanan koylar” öyküsü devam ediyor belgeselde; gariptir, aynı isimde ne kadar çok koy var ülkemizde; isimleri tanımlamaları insanları buraya çağırıyor. Dünyevi/maddi bir hal için soyut/uhrevi adlandırmalar… aslında oraların ulaşılmazlığını anlattığı için anlamlı da gözükebilir. İddiam odur ki; insanlık büyük/yıkıcı bir distopya eşiğini atlamadan-atlatmadan yaşayanların en azından yüzde doksan dokuzunun ancak tv’lerde görebileceği bu mekanların kapitalizm tarafından yağmalanmasına karşı mücadele etmenin o zaten bir gıdım olan potansiyelinde heba edilmesinden başka bir anlamı olmadığını düşünüyorum.

Kapitalizme yarışarak sosyalist olunmaz, kapitalizmle yarışan sosyalist değildir. Burada söz konusu olan bu bağlamda ütopya zafiyetidir. Kapitalizmsiz kendini tanımlamak, üretmek, kapitalizmin göreceliklerine bağlanmak, nüansları ölçü kabul etmek -ya da bu göreceli karşılaştırmalara mahkûm olmak- sürekli gerilemenin temel nedenlerinden birisini oluşturmaktadır.

Bırakın “zenginler” hayallerinin ahiret dekorlarıyla süsledikleri görselleştirdikleri o eşsiz koylarda yapılaşsınlar, tatillerini yapsınlar. Asıl olan oralarda engelleyemeyeceğin yağmaya karşı koyarak ya da öyleymiş gibi yaparak şu koca evrendeki örgütsel ve bireysel  küçük ve pek zavallı varoluşuna meşruiyet arama değil o koyları haritalardan silecek cesarete sahip olabilmek, “oraları” işgal edebilmektir.. Bunu dillendirdiğiniz zaman ağır abilerden gelecek olan derin ve teorik karşı duruşa hazır olun; nedenleri niçinleri ile birlikte sizin görüş ve yaklaşımlarınızı çok kısa sürede  çürüteceklerdir emin olun.

Gördüğüm odur ki, ülkemizde teori, güçsüzlerin pratiği haline gelmiştir.

Görüntüler yavaş yavaş aslında bugün değil onlarca yıldan bu yana yağmalanan, sermayenin/burjuvazinin el koyduğu o cennet koyların ne hale geldiğini göstermeye başlıyor. Ardından ihtişamlı binalar 7-8 yıldızlı oteller, tatil köyleri; her daim bizler için ulaşılmaz, ulaşılmaz olacak olan… Muhalif sunucumuz, kuşkusuz metini okumakla görevli ancak başka bir dile sahip olabileceğine dair bir emare de yok, mafya ya da çete kelimelerini sıkça kullanmakta.

Bir anekdot: The Godfather/Baba filminden sonra Marlon Brando ile yapılan bir röportajda gazeteci “mafyanın öyküsünün anlatıldığı bu filmde” diye söze başlayınca Brando’nun tepkisi gecikmez “ne mafyası” der “anlatılan kapitalizmdir.”

Solcularımız ısrarlı bir şekilde rejim restoratörlüğünden vaz geçemiyor; zihinsel bir patoloji… Restorasyon gericiliktir!

Bu arada merak eden olabilir; örneğin söz konusu cennet koylardaki otellerin gecelik fiyatları 1000 avro civarında olabiliyormuş! Hatta bir otelin yöneticisi spikerin sorusuna sırıta sırıta verdiği yanıtta gecelik fiyatın 60000 TL’ye kadar çıkabildiğini söylüyor; böyle bir yıkım çağında “vicdani cesaret” dedikleri de bu olsa gerek.

Şu an için görünen o ki –ve insanlık adına “ne yazık ki”- kapitalizmin yok oluşunun, kapitalizmin yerel / küresel yok oluşunun ancak onun bizatihi neden olduğu olacağı küresel büyük yıkımla gerçekleşeceğini söyleyebiliriz; en azından en güçlü olasılık ne yazık ki bu gibi gözüküyor. Bu had safha da karamsar bir öngörümdür. (Burada “kıyametçi” olarak anlaşılmak istemem. Şu anda görünen o ki –ve ne yazık ki- büyük bir yıkımın iyi bir ateşleyici olacağını düşünüyorum.) Bu YIKIMIN olası nedenleri hakkında birçok görüşe sahibiz ve yenilerini de üretebiliriz ve hiç kuşku yok ki bunların hiçbiri artık bilimkurgu olmayacaktır: büyük bir salgın, nükleeri içeren küresel bir savaş, öngörülemeyen boyuttaki doğal bir afet, kontrolden çıkmış genetik müdahale vs… belki de en önemlisi doğanın kendini yenilemesi ve kendi bulması; doğanın otorestorasyonu!

Kısa bir reklam arası gösterinin sindirilmesi için fırsat; hemen ardından zeytinlikler bahsi geliyor. Zeytinliklerin ulusal-küresel sermayeye açılması, maden sahalarına dönüştürülmesi vs. Köylülerimiz eylemde, köylerini ve ağaçlarını savunuyorlar; ne yaptıklarını anlamlandırmakta zorlanıyor olmalılar, biraz şaşkınlar… ne var ki birkaç yol gösterici eylemin başını çekiyor, yüksek sesle sloganlarını haykırıyor, beyhude… Evet, köylülerimiz şaşkın gözüküyor, “lan ne oldu be…” diyorlar sanki o şarkıdaki gibi. İstisnasız her zaman gericiliğin, dinci ve ırkçılığın kalesi olmuş –ve her ne olursa olsun bu pozisyonlarını ölümüne koruyacak olan- köylülerimiz başlarına gelenin ya da gelmekte olanın bir “kader planı” olduğuna dair inançlarını var oldukları sürece koruyacaklardır; ne var ki ısrarla görmezden gelinen bu kadim gerçek köylülerin yaptığı –nı sandığı- bu çevreci eylemin yol göstericilerinin kimliğinde göstergesel bir sorun hisseder gibi oluyorum haber-belgeseli seyrederken; ön sıradakilerle köylüler arasındaki farklılıktan kaynaklanıyor sanırım bu sorun! Gucci’den alınmış gibi duran şalvarları, Versace model yazmaları, farklı saç kesimleri ve tamamlayıcı belliki epey masraflı doğal makyajlarıyla köylü eylemine öncülük ediyorlar; bunun onlar için bir mülk koruma telaşı olduğununu düşünmemiz için hiçbir neden yok –ama olmayacağı anlamına da gelmez-, bir kısmını zamanında tanımış, tanışmıştım; bir hobi faaliyeti olarak görürüm… sonbahar gelince ya da mevsim akdenizden kışa dönmeye başlayınca metropollerdeki rezidanslarına, kafelerine, butik restoranlarına ve avmlerine dönecek olmanın rahatlığı ve vizyonel huzuru içindeler…

İki ara not: “Kapitalizmin bugün itibariyle elinde tuttuğu ideolojik, hegamonik ve fiziksel gücü doğru okuyamayan, hala birkaç asırlık “köstebek masalıyla” oyalanan ve politik doğruculuk batağında yüzmekten yüksünmeyen sol halkseverlik/halkofili bağlamında birazcık cesur olabilmeli, en azından”kimi modacılar” kadar!

Son birkaç on yıl dikkate alındığı zaman karşılaşılan bir gerçek: hiçbir çevre koruma eylemi -hadi hiçbir demeyelim yüzde doksan dokuzu- sonuç itibariyle başarıya ulaşabilmiş değildir. Dedim ya o bir gıdım enerji de buralarda heba edilmemeli…

Yüzleşmeye kafanın fazlaca takıldığı, zihinsel mesainin gereğinden fazla yapıldığı güncel olanla başlanılabilir. Bir iki örnek önerimi paylaşmak isterim; bugün fetişe edilen kır hayatından başlayalım ya da doğal hayattan. Bireysel kurtuluşumuz ve ruh sağlığımız için idealmiş gibi görünebilir; tabii “oraların” çevre/kapitalizm sorunlarından uzak olduğunu sanmak gibi bir saflık hakkımızı koruyalım. Benim burada söz etmek istediğim görmek istenmeyen bazı veriler/gerçekler. İşte çok sayıda örnek içinden seçilmiş üç örnek  ı-kapitalizmin varlığında ya da yokluğunda yedi-sekiz milyar insanı kırlarda yaşatma şansımız yok; daha da önemlisi böyle bir hakkımız yok çünkü kırdaki/köydeki evinde yalnız yaşayan bir ailenin ısınma, barınma, atık su vs. temel gereksinimler aracılığıyla yaptığı çevre tahribatının şehirde bir sitede yaşayan yirmi otuz ailenin toplamından daha fazla olduğunu biliyoruz.  ıı-hep göz ardı edilen piyasa sorunu. Kapitalizm örnek olsun enerji gereksinimini o günün piyasa şartlarına göre en verimli şekilde üstelik fazlasıyla, “gerektiğinden” kat be kat fazlasıyla karşılamaya çalışır, buna hazır ve yazgılıdır. Nükleer gerekiyorsa nükleer, rüzgâr enerjisi piyasaya daha uygun hale getirilirse mesela rüzgâr. Burada “ötekinin” bir inisiyatifi olduğunu sanmıyorum. Olamaz. Kapitalizm bir çevre yatırımından ancak verimli olmadığını düşünürse vaz geçer; eyleminizle onu bundan vaz geçirdiğinizi sanıyorsanız, bu biraz saflıktır bence! Bir HES yapımından vazgeçilmesini yöre halkının zaferi sayanların diğer tamamlanmış sol medyada kendisine yer bulacak kadar şanslı olmayan yüzlerce HES ten haberi var mı acaba?  ııı- Çöp kapitalizmin çöpüdür; kapitalizm çöpten verimli yararlanacağını düşündüğü sürece çöp sorun olmaktan kısmen çıkacaktır. Ancak bilinmesi gereken asıl sorun kapitalizmsiz bir dünyada sekiz milyar insanın çöpünün her koşulda bir çevre sorunu oluşturacağıdır.  Birde “organik gıda”, “geri dönüşüm” vs. gibi piyasanın yükselen yıldızları var! Birde bunlara inanan inandırılan milyonlar; piyasanın da işte bu inananlara gereksinimi var.  Çöp, nükleer, rüzgâr, şehirler vesaire…

İşte o yüzde doksan dokuzluk yenilgi/başarısızlık saptamamı kanıtlayan bir örnek haber belgeselin son bölümünde ekranda yerini alıyor. Spiker durumu “tarihe geçecek direniş” olarak adlandırıyor fakat zaman sermayenin ilacı! Oraya da HES kondurulmuş durumda şu an itibariyle. Bağrış çağrış, itiş kakış, yol kapamalar, horon tepip türkü çığırmalar; az önceki tiplerin Karadeniz versiyonları orada… Bir Karadenizli olarak oraların köylerini azçok bilirim! Eylem aşkına gelen gençler bunlar; birkaç haftalığına oradalar kırsal eylemin tadına varıp kentlerine, üniversitelerine, kültür festivallerine dönecekler. Ve HES ya da taşocağı inşaatına başlanmış olacak. Olay budur…  Ancak bu “eylemin” tarihi kılacak ve nesillere ders verecek bir yanı var; belli ki işi ve başlıca yeteneği köylüye mikrofon uzatmak olan stajyer solcu stajyerimiz spiker köylünün, diğer köylülerinde desteğini alarak mikrofona dediğinin anlamını pek sorgulayamamış ve haberine yapıştırıvermiş: “neden gelip buraya bizim köyümüze yapıyor” arkasındaki ormanlık tepeyi göstererek “şu tepenin ardındaki köye yapsın” aşağıları gösteriyor “şu aşağıda da mahalle var oraya yapsın… başka bir köye yapsın…”

Bir anekdot!. Birbirine komşu yaşan ve her ikisininde iki ineği olan köylülerden birine Tanrı sorar “Sana bir inek mi vermemi istersin yoksa komşunun bir ineğini öldürmemi mi? Komşumun ineğini öldür” diye yanıtlar köylü.

*

Sosyalistin piyasa tarafından değer biçilen ya da piyasanın değer biçeceği herhangi bir hayali olmamalı diye düşünürüm…