Kapitalist Dünyanın İkiyüzlülüğü: Uluslararası Hukuk Güç Karşısında Neden Susuyor?

ABD’nin Venezuela’ya yönelik askeri operasyonu, uluslararası hukukun temel ilkeleri açısından son derece tartışmalı olmasına rağmen, Avrupa Birliği başta olmak üzere Batılı kapitalist ülkelerin bu müdahaleye karşı ya sessiz kalması ya da son derece düşük tonda açıklamalarla yetinmesi, küresel düzenin uzun süredir saklamaya çalıştığı bir gerçeği bir kez daha açığa çıkardı: Uluslararası hukuk, güç dengeleri söz konusu olduğunda bağlayıcı bir norm değil, askıya alınabilir bir araç olarak görülüyor.

Bu sessizlik, yalnızca diplomatik bir tercihin sonucu değil; kapitalist-emperyalist sistemin kendi iç çelişkilerini ve ikiyüzlü işleyişini yansıtan yapısal bir tutumun ifadesi. Aynı ülkeler, kendileriyle uyumlu olmayan devletleri “hukuk ihlali”, “demokrasi eksikliği” ya da “insan hakları ihlalleri” gerekçesiyle hedef tahtasına koyarken, ABD gibi hegemonik bir gücün açık askeri müdahalesi karşısında hukuku hatırlamaktan imtina ediyor.

Uluslararası Hukuk Kimin İçin Geçerli?

Birleşmiş Milletler Şartı’na göre egemen bir devlete yönelik askeri müdahale, ancak açık bir meşru savunma hali ya da BM Güvenlik Konseyi kararıyla mümkündür. Venezuela örneğinde ise bu koşulların hiçbiri net biçimde ortada değildir. Buna rağmen Batılı başkentlerden gelen tepkiler, “taraflara itidal çağrısı” ya da “durumdan endişe duyuyoruz” gibi diplomatik klişelerle sınırlı kalmıştır.

Bu durum, uluslararası hukukun evrensel ve tarafsız bir normlar bütünü olmaktan ziyade, güç sahiplerinin çıkarlarıyla uyumlu olduğu ölçüde hatırlanan bir referans haline geldiğini göstermektedir. Hukuk, güçlü devletler tarafından ihlal edildiğinde “karmaşık jeopolitik dengeler” gerekçesiyle görmezden gelinirken, zayıf ya da hedefteki ülkeler için yaptırım ve müdahale gerekçesine dönüştürülmektedir.

AB’nin Sessizliği Ve Stratejik Bağımlılık

Avrupa Birliği’nin Venezuela operasyonu karşısındaki tutumu, yalnızca politik bir çekingenlik değil, aynı zamanda stratejik bir bağımlılığın sonucudur. ABD ile askeri, ekonomik ve siyasi olarak derin bağlara sahip olan AB ülkeleri, uluslararası hukuku savunmanın Washington’la açık bir çatışmayı gerektireceğinin farkındadır. Bu nedenle “değerler” söylemi, çıkarlar karşısında bir kez daha geri plana itilmiştir.

Bu sessizlik, AB’nin uzun süredir iddia ettiği “normatif güç” söylemini de ciddi biçimde aşındırmaktadır. Demokrasi, insan hakları ve hukukun üstünlüğü gibi kavramlar, ancak Batı’nın çıkarlarıyla örtüştüğü ölçüde savunulmakta; aksi durumlarda ise sembolik açıklamalara indirgenmektedir.

Kaynaklar, Güç Ve Emperyal Refleks

Venezuela’nın dünyanın en büyük petrol rezervlerinden birine ve önemli altın kaynaklarına sahip olması, bu ülkenin neden yıllardır siyasi, ekonomik ve askeri baskı altında tutulduğunu açıklayan temel faktörlerden biridir. Emperyalist sistem açısından sorun, Caracas yönetiminin demokratik niteliğinden çok, bu kaynakların kim tarafından ve hangi koşullarda kontrol edileceğidir.

Bu bağlamda ABD’nin müdahalesi, “demokrasi” ya da “uyuşturucuyla mücadele” gibi gerekçelerle meşrulaştırılmaya çalışılsa da, Batılı ülkelerin sessizliği bu gerekçelere gerçekten inanılmadığını da ele vermektedir. Eğer mesele gerçekten hukuk ve insan hakları olsaydı, uluslararası toplumun tepkisi çok daha sert ve net olurdu.

Hukukun Askıya Alındığı Bir Dünya Düzeni

Venezuela örneği, uluslararası hukukun fiilen askıya alındığı bir dünya düzeninde yaşadığımızı bir kez daha gösteriyor. Güçlü olanın hukuku ihlal etme lüksüne sahip olduğu, zayıf olanın ise sürekli yargılandığı bu düzende, “kurallara dayalı uluslararası sistem” söylemi giderek boş bir retoriğe dönüşüyor.

Batılı kapitalist ülkelerin bu suskunluğu, yalnızca Venezuela halkını değil, küresel ölçekte hukuka ve adalete duyulan güveni de zedeliyor. Hukukun seçici uygulanması, uzun vadede uluslararası sistemi daha istikrarsız, daha öngörülemez ve daha çatışmalı hale getiriyor.

Sonuç Yerine

ABD’nin Venezuela’ya yönelik operasyonu ve Batı’nın buna verdiği cılız tepkiler, kapitalist-emperyalist düzenin temel çelişkisini bir kez daha açığa çıkardı: Hukuk, evrensel bir ilke değil; güçle pazarlık konusu edilen bir araçtır. Bu ikiyüzlülük sürdükçe, uluslararası hukuktan söz etmek, gerçekte var olmayan bir adalet düzenine atıfta bulunmaktan öteye geçmeyecektir.

Venezuela meselesi, bu nedenle yalnızca bir dış politika krizi değil; küresel düzenin ahlaki ve hukuki iflasının da açık bir göstergesi olarak tarihe geçmektedir.