Amerika, ‘kölelik ve etnokırım tarihiyle yüzleşmeli’

Barrett Holmes Pitner, Gazeteci-yazar-belgeselci

George Floyd’un gözaltına alınırken hayatını kaybetmesinin ardından Amerika’nın dört bir yanında protesto gösterileri başlarken, bu yaşananları uzaktan seyredenler de dünyanın en güçlü ülkelerinden birisinin nasıl böylesine büyük bir kaosun içine düştüğünü anlamakta zorlanıyor.

Her ne kadar ırk temelinde tanımlanmış olsa da Amerikan toplumu, ırklar arası kutuplaşmanın tarihi kökenini analiz etmekle pek uğraşmıyor. Amerika, ırklar arasında eşitliğin sağlanmasına doğru kaçınılmaz bir ilerleme yaşandığına inanmayı tercih ediyor.

Barack Obama’nın 2008 yılında başkan seçilmesi, ilerleme olduğu savını güçlendirirken, Donald Trump’ın 2016’da Amerika’nın kutuplaştırıcı tarihinin derinliklerinden çıkartıp sahiplendiği bir sloganın üzerine inşa ettiği ve ilericiymiş gibi yansıttığı bir kampanyayla elde ettiği zaferi de geriye doğru atılmış bir adım olarak görülüyor.

Şimdi ise Floyd’un ölümü, koronavirüs salgınının etkilerinin ve bunun ekonomik maliyetinin iyice hissedildiği bir dönemde, yorgun ve ırklar arası kutuplaşmanın yaşandığı bu toplum için bardağı taşıran son damla oldu.

Floyd’un “Nefes alamıyorum” çığlığı, akıllara 2014 yılında New York’ta bir kaldırımda yine polis tarafından gözaltına alınırken arkadan boğazı sıkılarak hayatını kaybeden Eric Garner’ın haykırışını getirdi.

Floyd’un son sözleri, Amerikalılara altı yıl önce, 60 yıl önce, 1860’larda ya da ilk kölelerin kıtaya ulaştığı 1619’dan bu yana unutmaya çalıştığımız baskı dolu tarihi hatırlattı.

Genel olarak Amerika’nın geçmişini ihmal etmesi ve ilerlemeye dönük inancı, birçok Amerikalı’nın ırklar arasındaki gerilimin şiddetinin ve boyutlarının farkında olmamasına ve bunun sonucunda da birçok Amerikalı’nın mevcut kargaşayı doğru şekilde anlatacak kelimeleri bulamamasına yol açıyor. Kısa bir süre önce, Amerika’da ırklar arasındaki tarihi ve mevcut gerilimleri tanımlarken “insanları tutarak kültürün yok edilmesi” anlamına gelen “etnokırım” kelimesini kullandım ve bu tabir, aynı zamanda Amerika’nın kendine has ırk sorununu da doğru şekilde anlatmaya yardımcı oluyor.

1941 yılında Polonyalı bir Yahudi ve saygın bir avukat olan Raphael Lemkin, Nazilerden kaçıp ABD’ye göç etti. Amerika’da yaşadığı dönemde, Amerikan yönetimine Nazilerin kendi halkını öldürmesine engel olmaları için yalvardı ve sözlerinin karşılık bulamadığı bu dönemde, kendi halkının yaşadığı bu benzersiz dehşeti tanımlamak için yeni bir kelime icat etmesi gerektiğini fark etti. 1944 yılında, Lemkin “soykırım” ve etnokırım kelimelerini türetti.

Lemkin, bu kelimelerin zaman içerisinde aynı anlamda kullanılmaya başlanacağını düşünüyordu ancak zaman aksini gösterdi. Soykırım, bir halkın ve kültürünün yok edilmesi için kullanılmaya başlanırken, dünyayı daha iyi bir yer haline getirdi. Etnokırım ise insanlarını tutarken bir kültürün yok edilmesini anlatan kelimeye dönüştü ve on yıllar boyunca gözardı edildi. Son zamanlarda, etnokırım terimi, yerli halkların sömürgecilikten çektiklerini anlatmak için kullanılır oldu. Ancak Amerika söz konusu olduğunda etnokırım transatlantik köle ticaretini ve bu ulusun üzerine inşa edildiği temelleri de tarif ediyor.

Transatlantik köle ticaretinin başlamasından itibaren Avrupalı sömürge güçleri Afrika halklarını kültürünü yok etti ancak ABD’nin ekonomik ve sosyal temeli haline gelen, satılabilir bir mal getirilen köle sistemini icat etmek amacıyla bedenlerinden faydalandı. Sömürgeciler, Afrikalıların kendi dillerini konuşmasına ve inançlarını yaşamalarına engel oldu. Kabile ve aile bağları koparıldı ve Afrikalılar artık kendilerini Igbo, Yoruba ve Malili olarak tanımlayamaz hale geldi. Bunu yerine, Afrika kökenlilere siyah, zenci, renkli gibi damgalar vuruldu.

Bunun yanında Avrupalılar da kendilerine beyaz demeye başladı ve ABD’de de “bir damla” kuralı bu bölünmeyi sürdürmek için ortaya atıldı. Bir kişinin kanında tek bir damla siyah ya da Afrika damlası bulunması halinde bile beyaz olamayacağı kurallaştırıldı. Amerika’da beyaz olmak, sistematik ırk bölünmesiyle korunan ve kazananın hep bu tarafın olduğu bir kimliğe dönüştürüldü. 1967 yılındaki Loving Virginia’ya karşı davasına kadar, Amerika’nın çok büyük bir bölümünde farklı ırklara mensup kişilerin evlenmesi yasaktı.

Sömürge döneminden Amerika Birleşik Devletleri’nin kurulmasına kadar, Amerika, siyahlar ile beyazlar arasında ırk temeline dayanan ayrışmanın devamını sağlamak için sayısız yasa ve politika üretti. Barınmadan eğitime, istihdam ve sağlık hizmetlerinden kolluk kuvveetlerine ve temiz içme suyunun sağlanması da dahil çevre politikalarına kadar uzanan bu Amerikan kuralları, ırklar arasındaki bölünmeyi ve beyazların hakimiyetini korumak adına Afrika kökenli Amerikalılara ve diğer beyaz olmayan kesimlere hep daha çok zarar verdi.

George Floyd’un ölümü, ucu köleliğe ve siyahların ayrımcı muameleye maruz bırakıldığı yasal düzenlemelere kadar uzanan Amerika’da siyahların sistemli bir şekilde suçlu gösterilmesi ve baskı altına alınması standardının devamı niteliğinde.

Güney’de kölelik sisteminin devam etmesini savunan eyaletlerin oluşturduğu Konfedereasyon, ABD’den ayrıldığında, ahlaksız kölelik kurumunun devamını sağlamak için İç Savaş başlattı. İç Savaşı kaybettikten sonra bu eyaletlerin tekrar ABD’ye katılması kabul edildi. Bugüne kadar, özellikle de Amerika’daki nefret grupları başta olmak üzere birçok Amerikalı halen Konfederasyon’a bağlı askerlere ve siyasetçilere kahraman muamelesi yapılıyor. Bugün ABD’nin birçok yerinde bu kişilerin heykelleri oldukları yerde kalmayı sürdürüyor.

Güney’in 1865 yılında İç Savaşı kaybetmiş olmasına karşın, Başkan Andrew Johnson, Konfederasyon askerlerini affetti ve bu kişiler, çok kısa bir süre sonra yeniden birleşen ABD’de seçimleri kazanarak önemli pozisyonlara geldi. Eski köle sahiplerinin ve Konfederasyon’un etkisi, Afrika kökenli Amerikalıların 1860’larda kazandığı vatandaşlık ve oy verme gibi birçok hakkın geri alınmasına katkıda bulundu.

Afrika kökenli Amerikalılara verilen hakların geri alınmasını savunan siyasi kampanyaya “Kurtarıcı” (Redeemer) hareketi adı veriliyor ve bu hareketin liderliğini de eski köle sahipleri ve Konfederasyon üyeleri yapıyor. Kurtarıcı hareketi ve Trump’ın da seçim sloganı olarak kullandığı “Amerika’yı Yeniden Yücelt”, Amerika’nın etnokırımı savunan baskıcı düşünce yapısından besleniyor.

Kurtarıcı hareketi, eski Konfederasyon askerlerinin oluşturduğu Ku Klux Klan gibi Amerikalı terör örgütlerinin de yardımını aldı. KKK ve diğer birçok beyaz ırkın üstünlüğünü savunan grup, siyah Amerikalılara korku saldı ve linç ederek öldürdü. Aynı zamanda siyahların oy kullanmalarını engelleyerek, seçimlerde kendi adaylarının kazanmasını da sağladı. Böylece teröristler hükümet oldu.

20’nci yüzyılın başında Kurtarıcı hareketi, İç Savaş sonrası Yeniden Yapılanma Dönemi’nde ırklar arası eşitliğin sağlanmasına yönelik atılmış adımlarını da geri almakta başarılı oldu. Artık ayrımcılığa kurumsal bir kimlik kazandıran Jim Crow yasaları, Amerikan Güneyi’nin yeni standardına dönüşmüştü. Yüksek Mahkeme’nin Plessy Ferguson’a karşı davasında verdiği karar, “ayrı ama eşit” ilkesini ülkenin yeni yasası haline getirmiş ve Amerika bir kez daha yasal olarak aparteid uygulayan bir devlete dönüştürmüştü.

Eşit Adalet Girişimi’nin 2017 tarihli bir raporunda, 1877 ile 1950 yılları arasında 4 bin 400’den fazla Afrika kökenli Amerikalı’nın linç edildiği belirtiliyor. Bu da 74 yılda haftada birden fazla kişinin linç edildiği anlamına geliyor.

Amerika, Jim Crow yasalarının yürürlükte olduğu dönemde, siyahların insan olduğu gerçeğini yasal olarak reddedemiyordu ancak insanlara tanınan hizmetleri almalarını engelleyebiliyordu. Siyah toplum eğitim, konut ve istihdam olanaklarından mahrum bırakıldı ve her zaman “hadlerini bilmeleri” istendi. Eski tarım topraklarının üzerine devasa hapishaneler inşa ettiler ve siyahlar, ufak tefek suçlar nedeniyle tutuklandı, yıllar önce atalarının köle olarak çalıştığı topraklar üzerinde ağır işlerde çalıştırıldılar.

Jim Crow yasalarının sonucunda, milyonlarca Afrika kökenli Amerikalı, Büyük Göç ile bu yeni kölelikten ve Güney’in dehşetinden kaçarak başka yerlere göçtü. Böylece, diğer şehirler bu yeni gelenleri kabul etmek istemediği için ırklar arası gerilim de Amerika’nın geneline yayılmış oldu. İç Savaş öncesinde de birçok Afrika kökenli Amerikalı, benzer bir yolculukla Güney’den Kuzey’e ya da Kanada’ya kaçmıştı.

1960’lardaki sivil haklar hareketi sayesinde Jim Crow yasaları da pratikte geçerliliğini kaybetti ve Afrika kökenli Amerikalılar da başta oy verme ve serbest dolaşım olmak üzere, 1860’larda aldıkları ancak daha sonra ellerinde alınan haklarını tekrar kazanmaya başladı. Ancak, sistemli ve yasal temele sahip ırkçılık ve ayrımcılığın ortadan kaldırılması için gidilmesi gereken daha çok mesafe var.

Obama’nın 2008 yılında seçimi kazanması, Amerikan toplumu açısından çok ama çok büyük bir olaydı. Ancak Amerika’nın sosyal kumaşına işlenen sistematik ırkçılığın mucizevi bir şekilde ortadan kaldırmadı. 2012 yılında 17 yaşındaki Trayvon Martin’in öldürülmesi de Siyahların Hayatı Değerlidir hareketini ülkenin gündemine taşıdı.

Trayvon, kendi mahallesinde, evine yürürken beyaz bir polis memuru olan George Zimmerman tarafından sırf şüpheli göründüğü için vurularak öldürüldü. Martin’in üzerinden silah çıkmadı. Zimmerman, avukat tutmadı, kendi kendini savunma hakkını kullandı ve sonunda jüri tarafından suçsuz bulundu. Trayvon, Amerika’nın hem hükümetin hem de sivillerin korku saçtığı etnokırımcı toplumu tarafından öldürülmüş sayısız Afrika kökenli Amerikalı’dan biriydi.

Siyahların yargısız bir şekilde öldürülmesi ve ırkçı failler, Obama başkanlığında da standart olarak kalmayı sürdürdü. Ancak artık siyahlar bu suçları videoya çekip kayıt altına çekebiliyor ve Beyaz Saray’da bu toplumun haklarını savunabilecek bir başkan oturuyordu. Obama’nın o dönemde sarf ettiği “Eğer oğlum olsaydı, Trayvon’a benzerdi” sözleri hala hafızalarda taze.

Obama döneminde Siyahların Hayatı Değerlidir hareketinin ortaya çıkmasının ve diğer birçok protestonun düzenlenmesinin arkasında siyah Amerikalıların, “Nefes alamıyorum” çığlıklarına Beyaz Saray’ın tarafından kulak verileceği ve Amerikan toplumunu da nihayetinde eşit ve adil bir yapıya dönüştüreceğine duyulan inanç vardı. Ancak Trump döneminde bu çığlıklar duymazdan gelindi ve bu da gerilimin daha da artmasına yol açtı.

Kutuplaşmaların ve eşitsizliğin etnokırımcı kökenlerimize işlenmiş olmasından dolayı ırklar arasındaki gerilimleri sona erdirmek için Amerika’nın yapması gereken çok şey var. Neredeyse bir kıta büyüklüğünde olan ve 300 milyondan fazla insanın yaşadığı bu ülkede kolluk kuvvetlerinde reforma gidilmesinin yanı sıra eğitim, sağlık hizmetleri ve barınma da dahil demokrasimizin her aşamasını daha eşit hale getirmemiz gerekiyor.

Ayrıca hakikat ve uzlaşma komisyonlarının oluşturulması, ulusal bir özür dilenmesi, tazminat verilmesi, kötülüğü yapanlardan hesap sorulması ve etnokırım sözcüğünün sözel kardeşi olan soykırımın yaşandığı ülkelerde kullanılan diğer süreçlerin işletilmesi de Amerika’nın gidişatını değiştirerek, eşitlik ve adaleti tahsis etmesine yardımcı olacak.

Buna ek olarak, Amerika, beyaz ırkın üstünlüğüne dayanan nefret ve terörü suç olarak çok az olayda kabul etmiş bir ülke. Bunun yerine yüzyıllar boyunca beyaz terör örgütlerini normalleştirdi, onlara kahraman muamelesi yaptı ve eylemlerinin kötü olup olmadığına kendilerinin karar vermesine izin verdi. İşte bu nedenle Konfederasyon hala kutsanıyor. Avrupa, faşistlere ve Nazilere, yaptıklarının kötü olup olmadığına karar verme hakkı tanımadı ancak Amerika her zaman ırkçı köle sahipleri ve torunlarına bu lüksü verdi. Bunun değiştirilmesi şart.

Ruanda, Almanya ve Güney Afrika, daha iyi bir gelecek inşa etmek için kendi kötü tarihleriyle yüzleşti. Ancak Amerika uzun yıllardır geçmişini görmezden geliyor ve ilerlemenin kaçınılmaz bir sonuç olduğunu savunuyor.

Amerika artık kuşaklar boyunca tüm Amerikalılara sirayet eden kölelik, etnokırım ve kültürel yıkımı tanımlamalı ve bununla yüzleşmelidir. Aksi halde, daha iyi bir gelecek inşa edemeyiz ve geriye gitmeye devam ederiz.

Yazarın sayfamızdaki diğer yazıları