Kürt–Türk Tarihselliği, Ümmet Yanılsaması ve Demokratik Modernitenin Gerçek Eşiği

Türkiye’de devlet, toplum ve modernlik tartışmaları yeniden sertleşirken, Abdullah Öcalan’ın TBMM komisyon üyelerine aktardığı tarihsel çerçeve, Kürt–Türk ilişkilerine dair bilinen anlatıyı bir kez daha gündeme getirdi. Öcalan’ın Malazgirt’ten başlayarak Selçuklu’nun çözülme dönemlerinden Osmanlı’nın kırılma hatlarına, oradan Cumhuriyet’in kuruluş momentine uzanan yorumu, Kürtlerle Türkler arasında “tarihsel bir kader ortaklığı” fikrini yeniden kurmaya çalışıyor. Bu kader, Öcalan’ın ifadesiyle, ittifak hâlinde kazandırmış; ayrışma anlarında ise birlikte kaybetirmiştir. Söyleşinin bütününde demokratikleşmeyi dışlamayan Öcalan, bu ilişkinin geleceğini yeniden kurmak için toplumsal bir barış zeminine işaret etmeye çalışmaktadır. Ancak tam da bu noktada, tarihsel çerçeveyi ümmet üzerinden açıklaması, söyleşinin teorik bütünlüğünde rahatsız edici bir çatlak yaratıyor.

Bu çatlak salt tarihsel bir hata değildir; siyasal düzeyde de ciddi bir anakronizm içerir. Ümmeti tarihsel bir toplumsal eşitlik alanı gibi yeniden çağırmak, modernliğin çözülmeye yüz tutmuş teolojik bir gölgesine tutunmak gibidir. Öcalan’ın kimi dönemlerde Erdoğan’ın siyasal söylemine benzeyen bu retoriğe yaslanması ise söyleşinin geri kalan demokratik modernite vurgusuyla çelişen bir yanılsamayı beraberinde getiriyor. Bu, yalnızca teorik bir kayma değil, aynı zamanda politik bir gerilimdir: çünkü ümmet fikri, Türkiye’de özellikle Aleviler başta olmak üzere bütün dinsel ve etnik çoğullukları Sünni bir çatı altında eriten tarihsel pratiği yeniden çağırır.

Öcalan’ın tarih okuması geniş bir panoramayı kapsıyor: Selçuklu’nun dağılma sürecinde Kürt beyliklerinin konumu, Hamidiye Alayları’nın kuruluş mantığı, Osmanlı’nın çözülüş yıllarında yaşanan isyanlar, Kurtuluş Savaşı’nda Kürtlerin rolü ve nihayet Cumhuriyet’in kuruluşundaki kırılma anları. Öcalan’a göre bu kırılmanın nedeni ümmetten ulus-devlete geçişin yarattığı kopuştur. Bu çerçeve, kendi içinde anlamlı bir bütün sunsa da, tarihsel gerçeklikleri kategorik bir teolojik karşıtlık üzerinden açıklamaya çalıştığı ölçüde eksik kalır. Çünkü sorun ümmetin dağılması değil, modern devletin otoriter bir ulus inşasıyla kurulmasıdır.

Ümmeti bir toplumsal barış zemini olarak düşünmek, tarihsel olarak da teorik olarak da yanıltıcıdır. Osmanlı’nın millet sistemi eşitlik değil, hiyerarşi üretmiştir; dinsel toplulukları korumaktan çok, onları siyaseten sınırlayan bir mekanizma işlemiştir. Ümmet fikri, eşitliğin değil, Sünni–Hanefi bir teolojik üst-kimliğin siyasal hâkimiyetinin adıdır. Bu nedenle Cumhuriyet’in laikleşme ve yurttaşlık yönelimini yalnızca kopuş olarak görmek değil, aynı zamanda onu demokratik bir yeniden inşa perspektifiyle değerlendirmek gerekir. Modern ulus-devletin kendisi değil, onun tektipleştirici ve dışlayıcı formudur sorun. Dolayısıyla ihtiyaç duyulan şey ümmete dönüş değil; demokratik bir ulusun kurucu ilkelerinin çoğulcu biçimde yeniden tanımlanmasıdır.

Tam bu noktada, Öcalan’ın barış sürecine dair tarihsel değerlendirmeleri devreye giriyor. Özal döneminden Erbakan dönemine kadar uzanan barış arayışları, devlet içi kliklerin, uluslararası güç odaklarının ve bölgesel dengelerin etkisiyle akamete uğramıştır. Öcalan’ın bu süreci anlatış biçimi, kimi yönleriyle doğru bir analiz sunmakla birlikte, barışı esasen siyasal irade ve dış müdahale ekseninde açıklamaya çalışır. Oysa sınıfsal bir çerçeveden bakıldığında barış, yalnızca niyetlerin değil, sınıfsal ve bölgesel çıkarların, ekonomik yapısallığın ve devlet formunun yeniden düzenlenmesinin bir meselesidir. Kürt meselesi kimlikten ibaret değil; Türkiye kapitalizminin periferide tuttuğu bölgelerin yapısal yoksullaştırılmasıyla iç içedir. Dolayısıyla barışın engeli yalnızca “dış güçler” değil; içerideki iktidar bloklarının ekonomik ve siyasal çıkarlarıdır.

Bu bağlamda ümmete dönüş çağrısı, sınıfsal çelişkileri kardeşlik ideolojisiyle görünmez kılan, toplumsal eşitlik taleplerini dinsel bir ortaklıkla ikame eden bir yanılsamaya dönüşür. Öcalan’ın söyleşinin genelinde demokratikleşmeyi dışlamamasına rağmen tarih okumasını ümmet üzerinden yapması, hem teorik tutarlılığı zedeler hem de Erdoğan’ın yıllardır kurduğu “ümmet siyaseti”yle benzeşen bir dil üretir. Burada asıl sorun, bu benzerliğin politik sonuçlarının göz ardı edilmesidir: çünkü ümmet retoriği, demokratik moderniteyi kuracak olan çoğulcu yurttaşlığın karşısında durur.

Türkiye’nin ihtiyacı ümmetin teolojik birliğine dönmek değil; ulus-devletin demokratik yeniden kuruluşunu mümkün kılacak kurumsal, siyasal ve toplumsal dönüşümleri gerçekleştirmektir. Demokratik modernite tam da bu noktada, ulusal sınırları aşan bir yurttaşlık, çoğulculuğu güvenceye alan bir anayasal düzen ve eşitsizlikleri üreten devlet formunun dönüşümünü içeren bir perspektif sunar.

Sonuç olarak Öcalan’ın değerlendirmeleri tarihsel bir derinlik ve önemli bir barış çağrısı taşısa da, ümmete dönüş fikri hem anakronik hem de demokratik gelecek açısından sorunludur. Kürt–Türk ilişkilerinin geleceği, teolojik birlik içinde değil; eşitlik, özgürlük ve çoğulcu temsil prensiplerine dayanan bir demokratik ulusun inşasında yatmaktadır. Ümmet nostaljisi bu gerçekliğin üstünü örten bir sis perdesi; demokratik modernite ise bu sisin dağılmasını sağlayacak tek gerçek zemindir.


Kaynak:
Bu yazı, Gülistan Kılıç Koçyiğit’in MA’ye verdiği roportajdan yararlanılarak yazılmıştır…