“Türkiye’de sanatçılar çok duyarsız!”

Sanatçıların teoride sürekli muhalif olduğunu ama pratik yaşamda çok duyarsız olduklarını belirten Ressam Cafer Tabak, “Türkiye’de sanatçılar duyarsızdır. Konuşurlarken mangalda kül bırakmazlar. Ülkede yer yerinden oynar onlar atölyesine gidip “kuş”unu çizmeye devam eder. Sanatçılar, bir bakarsınız proletaryanın yanındadır bir bakarsınız kabuğuna çekilmiştir.” dedi.

Çocukluğunda bilim insanı olmayı hayal ederken babasını trafik kazasında kaybetmesiyle hayatı değişen Ressam Cafer Tabak, babasının ölümünden sonra ailenin en büyük erkek çocuğu olduğu için evin bütün yükü omuzlarına binmiş. Çocukluk ve gençlik döneminde yoksullukla mücadele etmek zorunda kalan Cafer Tabak, liseyi dışardan bitirerek evli ve iki çocuk babası iken Hacettepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümünü bitirmiş. Güzel sanatlara hazırlık döneminde resmin duayenleri İsmail Altınok ve Vural Yurdakul’dan eğitim alan Tabak, 20 yıl eğitimcilik yaptıktan sonra şimdilerde ise İdris Dağı’nın eteklerinde kendini dinliyor.

  • 40 yaşınızdan sonra Hacettepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümünü bitirmişsiniz. Sizi resme kim yönlendirdi?

Resme yönelmemin nedeni çok yetenekli olduğum için değil. İlkokul çağlarında babamla yaptığım bir sohbette aramızda şöyle bir diyalog geçmişti: “Dünya var olduğundan beri sayamayacağımız kadar insan geldi gitti ve dünya var olduğu müddetçe gelip gidecek. Fakat bugünlerde söz edebileceğimiz kaç kişi var. Bu insanların diğer insanlardan farkı ne?” Babamla bu soru üzerinde saatlerce tartıştık. Sonunda, bir insan bir amaç belirler ve bu amaç doğrultusunda insanlığa katkıda bulunursa adı sonsuza dek yaşar kararına vardık.

İşte ben o günkü koşullarda fizikçi olmayı düşünüyordum. Ortaokulu bitirdiğimin 3’üncü gününde babamı bir trafik kazasında kaybettim. 7 kardeşiz. Ben ailenin en büyük çocuğuydum ve bu nedenle aile reisi rolü bana düştü. 15 yaşındayken 40-50 yaşlarındaki insanlardan hayatı öğrenmek zorunda kaldım. İki kardeşim babamı hiç tanımaz bilmezler. Bizden duydukları hikâyeler üzerinden babamı tanırlar. Çok zor koşullarda yaşamak zorunda kaldık. Bilim insanı olmayı hayal ederken yaşamla kavgaya tutuştum. Bizim orada herkes ozandır. Bende ozan olabilirdim ama bilim yapmak istiyordum. Açıkçası ozan olmak çok cazip gelmiyordu. Tabi bağlama çalmayı çok seviyorum bizde bağlama çalmayana kız vermezler.

“NE BİR KİTAP NE BİR KAYNAK NE DE BİR İNSAN!”

  • Resim sizin için bir tercihti diyebilir miyiz?

Ortaokul dönemlerinde fen bilgisi ve coğrafya derslerindeki şekilleri ve haritaları çizmeyi seviyordum. Görsele bir yatkınlığım vardı. Kendi çapımda acayip teknikler geliştirmiştim. Resimleri ve haritaları çizerken önce bir kare çizerdim, resmin boyutunu orantılı bir şekilde büyütür veya küçültürdüm. Ardından büyük karenin içine küçük kareler çizer ve bu yöntemi ben keşfettim sanırdım ve herkese ‘Bu benim icadım’ derdim. Daha sonra öğrendim ki bu teknik Rönesans’tan bu yana uygulanan kareleme tekniğiymiş.

Baktım yapabileceğim şey resim. Fakat resimle ilgili hiçbir şey yok etrafımda ne bir kitap, ne bir kaynak, ne de bir insan. Resme tek yakın olan boya-fırçası olan bir iş vardı o da tabelacılıktı. 1973 yılında babamın ölümünden 1 yıl sonra tabelacılığa başladım. Resim maceram bu şekilde başlamış oldu. Çok yetenekli olduğum için değil, birileri yönlendirdiği için değil, resim benim tercihimdi. Çok yetenekli olduğumu düşünmüyorum ama çok emek verdim. Gündüzleri tabelacılık akşamları ise karakalemle portreler yapıyordum. Bu şekilde sanat hayatına başlamış oldum. Fakat İstanbul ve Ankara gibi büyük şehirlere gelip resimle ilgilenme şansım yoktu.

Ta ki Vural Yurdakul ile tanışana dek. Devlet Resim Heykel Müzesi’nde ilk ders aldığım ve ilk tanıştığım ressamlardandır Vural Yurdakul. İsmail Altınok da ilk tanıştığım ressamlardandır. Çok zor koşullarda buldum ve yakaladım bu iki insanı.

ESKİLERİN ZAFER ÇARŞISI RUHUNU KAYBETTİ

Yurdakul ve Altınok ile nasıl tanıştınız?

O zamanlar Afşin-Elbistan Termik Santrali’nde çalışıyordum. Tabelacı olarak işe girmiştim. Fakat inanılmaz derecede portre siparişi almaya başladım. O dönem portre çiziminden çok ciddi para kazanmaya başlamıştım. Boyaları ve tuvali kendim yapıyordum. Termik santralde çalıştığım dönemde çalışma arkadaşlarımdan bir Alman, ‘İzne gidiyorum 15-20 gün sonra geleceğim. İstersen sana para ödemeyip malzeme getireyim’ dedi. Sevinçten uçtum. Almanya’dan tuval bezi ve Lukas boyalar geldi. Benim için bir rüyaydı bu.

Orada herkes beni ‘dahi çocuk’ olarak anıyordu. Sonrasında ekonomik olarak kendimi toparlayınca Ankara ya da İstanbul’a gelip sanat yapmak istedim. Ücretsiz izin alıp Ankara’ya geldim. Zafer Çarşısı o dönemler çok meşhurdu. O zamanlar Zafer Çarşısı Ankara’nın kültür merkezi diye anlatılıyordu. Şimdi katledilmiş. Zafer Çarşısı’nda gezerken İsmail Altınok’un ‘Bir Ressamın Notları: Türk Resminin Sorunları’ kitabını gördüm. Hemen kitabı alıp sabaha kadar okuyup bitirdim. Sonrasında öğrendim ki İsmail Hocanın bir galeride sergisi var sabah erkenden galerinin kapısına dikilip akşama kadar bekledim. Galeri o gün açılmadı. O gün İsmail Hoca ile tanışamadım.

Daha öncesinden bir arkadaşın yönlendirmesiyle Resim ve Heykel Müzesi’ne gittim. O dönem öyle bir müzenin varlığından haberim bile yoktu. O dönemki Müze Müdürü Tunç Tanışık’tı. ‘Tunç Bey’ yerinde yok dediler. Bekledim bekledim gelmedi. Oradaki insanlar bile benim beklememden usandı. Sonrasında beni Vural Yurdakul’a yönlendirdiler. Çizdiğim resimler yanımdaydı. Vural Hoca’ya resimlerimi gösterip bana yol göstermesini istedim. Sonrasında Vural Hoca ile diyaloğumuz hiç kopmadı.

Başka bir dönem yine Ankara’ya geldiğimde Doku Sanat Galerisi Ant Çarşısı’nın 6’ıncı katında küçücük bir dükkandı. Orada sergi gezerken İsmail Altınok benden 10 dakika önce çıkmış. Galeriden İsmail Hoca’nın iletişim adresini alıp İsmail Hoca ile randevulaştık. Sonrada İsmail Hoca ile keyifli bir diyalog oluşturduk. Birlikte çalışmalar yaptık.

DEVRİM ERBİL’LE KESİŞEN YOLLAR

Ankara’ya ne zaman geldiniz? Termik santralde kaç yıl çalıştınız?

1985 yılında Ankara’ya taşındım. 5 yıl çalıştım. Evlendim ve çocuk sahibi oldum. O süreçte kardeşler de büyüdü. Sanat yapabilmek için ya Ankara’ya ya da İstanbul’a gelmek zorundaydım. Ankara’da birileri ortaklık teklif etti o biraz güvence oldu yoksa İstanbul’a gidecektim. Aslında o dönem Devrim Erbil’i kaçırdım. İstanbul’da Devrim Erbil ile tanışmıştım. Erbil de ‘Gel burada tabelacılık yap. Okul okuman şart değil.’ dedi. Kendimi güvende hissetmeyince Ankara’yı tercih ettim. Belki de Devrim Erbil’i dinlemeyerek yaşamımın çok önemli bir fırsatını kaçırdım.

Ankara Cebeci’de fotokopicilik yaptım. Ekonomik olarak kendimi toparladıktan sonra da sanata yöneldim. Uzun bir aradan sonra Vural Yurdakul’dan ders almaya başladım. Vural Hoca’nın sayesinde fakülte öncesi fakültedeki bir kişinin donanımına sahiptim. 1987-1989 yılları arasında İsmail Altıok, Vural Yurdakul ve Kayahan Keskinok gibi usta sanatçılardan ders aldım.1989 yılında dışardan liseyi bitirdikten sonra Hacettepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümünü kazandım. Üniversiteye başladığım yıl 34 yaşındaydım, evli ve iki çocuk babasıydım bir yandan da fotokopicideki işime de devam ediyordum. Bir süre sonra okul ve işin bir arada gitmeyeceğini anladım ve işi bırakmak zorunda kaldım.

“SANDALYE ÜSTÜNDE UYUYARAK ÜNİVERSİTEYİ BİTİRDİM”

2 yıl boyunca okul ve iş arası sürekli mekik dokuyordum. Sonrasında işsiz kaldım. Fotokopi işini bırakıp tüm enerjimi üniversiteye kanalize ettiğimde bu sefer ekonomik sorunlar boy göstermeye başladı. OSTİM’de tabelacıların yapamadığı resim işlerini bana veriyorlardı. Akşama kadar fakültedeydim, gece yarısına kadar OSTİM, sabaha kadar da kendi atölyemde çalışıyordum. Sabah da tekrar okula gidiyordum. Liseyi halıda yatarak bitirdim evim yurdum olmadığından değil rahat bir yer bulduğumda yorgunluktan uyanamıyordum. Halıda uyuyunca her yerim kaskatı kesiliyordu bu nedenle uyanmak zorunda kalıyordum. Fakülteyi de sandalye üstünde uyuyarak bitirdim. Küçücük 12 metrekare bir atölyem vardı. 12 metrekarenin yarısı tuvallerle doluydu zaten hücre gibiydi. 2 tane sandalyem bir tane de portatif taburem vardı.

Yatakta uyumak bir kenara, kanepeye bile uzansam yorgunluktan uzun süre uyuyor, uyanamıyordum ve evime uzak olan okula yetişemiyordum ama sandalye üzerinde birkaç saat uyusam bile uyanabiliyordum. Bende sürekli sandalyede uyumaya başladım. Kısacası, zor koşullarda ve sandalye üstünde uyuyarak üniversiteyi bitirdim. En fazla 3 saat uyuyabiliyordum. Çocuklar kalkmadan kahvaltılarını hazırlıyordum sonrasında onları okula bırakıyordum. Ben bu yaşadıklarımdan hiç şikayetçi değilim, yaşadığım hayatın acısıyla da  tatlısıyla da mutluydum.

BANA KONUŞMAK BİLE YASAKTI…

Fakültenin yaramaz haşare çocuğuydum. Sürekli her şeyi sorguluyordum. O zamanki dekanımız  panellerde etkinliklerde bana söz hakkı vermezdi. Bana konuşmak bile yasaktı… Amacım aslında akademide kalmaktı. Fakat akademideki çarkı görünce vazgeçtim. Bir röportajımda ‘Akademi öğütücü bir çarktır’ demiştim. Fakat, o çarka gireceksiniz iyi tanıyacaksınız ve alternatifini yaratacaksınız. O çarkın içinde kalırsanız sizi öğütür. Akademisiz de olmaz akademi ile de olmaz. Dünya çapında tanınan ressamlardan kaç tanesi akademisyen. Mesela Picasso, Paul Cézanne, Van Gogh. Akademiyi yerden yere vururuz ama onsuz da olmaz.

RESİMDE 4’ÜNCÜ BOYUT!

Bize son serginizden bahsedebilir misiniz?

Ben sistemle kavgalı bir insanım. Var olanla yetinmiyorum var olanı başka bir boyuta taşımak istiyorum. Ne kadar güzel olursa olsun daha güzeli vardır mantığıyla hareket ediyorum. Fakültede okurken 3 yıl teknoloji ve doğa ikilemi üzerine çalışmalar yaptım. Veysel Güney’in atölyesindeydim. Fakülteden mezun olduktan sonra tekrar para kazanma yolları buldum ve daha büyük bir atölyeye taşındım. ‘Işıklı Resimler’ diye çalışmalar yaptım. Dünyada bir ilk bence bu çalışmalar. Bugüne kadar gördüğüm veya okuduğum kadarıyla tuvalde dördüncü boyut yoktur. Boyada bazı kimyasal çalışmalar yaparak aynı tuvalde iki resim çalışıp ışığın da yardımıyla dördüncü boyuta ulaşıyorum. Duvar ile tuval arasına koyduğum ışık söndüğünde bir resim, yandığında ise farklı bir resim ortaya çıkıyor.

Bir gün atölyede benim bir depom vardı depoya perde takamadım. Bende camları gazete kağıtlarıyla kapattım resimler orda güneşte yıpranmasın diye. Camın bir köşesi açık kalmış ve ışık içeri sızıyordu. Tembellik yaptım orayı kapatmadım öyle duruyordu. Bir tuvale denemeler yapmıştım boya püskürtmüştüm sonrasında tekrar o tuvalin üstüne başka bir resim yapmak için astar çekmiştim. Bir gün o camdan sızan ışık o tuvale yansıyor. Bembeyaz tuvalden başka bir şey görünüyordu daha önce yaptığım resim yansıyordu. Hemen duvara bir ışık düzeneği kurdum. Denemeler yaptım ve resim çalışmalarında uyguladım. O zamanlar Devlet Resim ve Heykel Müzesi’nde ‘Özgürlük’ diye bir sergi açmıştım. Işıklı Resimler büyük bir ilgi görmüştü o sergide. O yıl en çok gezilen sergi olmuştu. Sonrasında ‘Ustalara Saygı, Mitoslar Yaşıyor’ diye sergiler açtım.

Şu an ders veriyor musunuz?

20 yıla yakın eğitimcilik yapıp bıraktım. Şimdilerde bir bahçe kurdum minyatür bir çiftliğin içinde yaşamın keyfini çıkarmaya çalışıyorum. Arılarım, tavuklarım ve bir de küçük bir bahçem var onlarla ilgileniyorum.

Niye kentten çekildiniz?

Ben 2000’li yıllardan beri dağlardayım. Fakat 12 yıldır İdris Dağı’nın eteklerinde bir köyde kendi evimi kurdum. Terkedilmiş bir köydü ve sadece ilkokul binası vardı. İki tane de komşum vardı. Gezip dolanırken bu köye denk geldim. Gittim 4 yıl onlarla birlikte yaşadım. Aslında 2000 yılından bu yana hep doğadaydım. Yoruldum, şimdilerde sadece kendim için çalışıyorum. Bitkileri ve hayvanları daha yakından tanımaya başladım. Şehir hayatını terk ettim şehri sevmiyorum. İsmail Hoca ‘İki gram şeker için bir çuval keçiboynuzu yemek zor bir şey’ demişti. Artık bu felsefeyle hareket ediyorum. Bir kaç dost yetiyor. Geceleri atölyemde çalışıyorum sabahları bahçem ve hayvanlarımla ilgileniyorum. Ayda bir iki kez şehre gidiyorum.

  • ‘Barnaklar’ çalışmalarınızdan bize biraz bahsedebilir misiniz?

Uzun sürede ‘Barnaklar’ üzerine çalıştım. Parmak demedim ‘Barnak’ ifadesini kullandım çünkü natürel parmaklar değildi. Abidin Dino’nun estetik parmakları gibi değildi deforme olmuş parmaklardı. Çünkü köylerdeki insanların parmaklarını inceleyip gördüğümde deforme olmuşlardı. O parmakları çalıştım. Derdim sadece gördüğüm deforme olmuş parmakları aktarmak da değildi. Parmak beyin ilişkisini aktarmaktı. O çalışmalarda biraz antropolojik biraz biyolojik biraz da geçmiş var. Beyin teoridir parmak pratiktir. Beyin düşünür parmak yapar. Parmağın yapamadığını beyin düşünemez.

“TÜRKİYE’DEKİ SANATÇILAR DUYARSIZ”

‘Barnaklar’la mı özdeşleştirildiniz?

Bir çok sanatçı arkadaşı eleştiriyorum isim vermeden. Türkiye gibi ülkelerin bir çoğunda sanatçılar sürekli tekrara düşüyor. Sürekli kendini tekrarlıyor. Şimdilerde sergi gezmiyorum çünkü keyif almıyorum. Bilmediğim tanımadığım kişilerin sergilerini elbette görmek isterim. Fakat bildiğim çalışmaları tekrar tekrar görmenin bir anlamının olmadığını düşünüyorum. Evirip çevirip ısıtıp ısıtıp insanların önüne konuluyor.

Türkiye’de sanatçılar duyarsızdır. Tabii arada çatlak sesler çıkabiliyor. Birleşmiş Ressamlar ve Heykeltıraşlar Derneği Ankara’da en büyük sergilerin altına imza atar. Her sene açılan bu sergiye yüzlerce ressam ve heykeltıraş oraya çalışmalarını veriyor. Sanatçılar, konuşurlarken mangalda kül bırakmazlar atölyesine gidip kuşunu çizmeye devam eder. Arkadaş sen sistemden memnun ve mutlu değilsin neden tepkini ortaya koymuyorsun? Bütün dünyada sanatçılar küçük burjuva sınıfına aittir. Bir bakarsınız proletaryanın yanındadır bir bakarsınız kendi kabuğuna çekilmiştir. Türkiye’deki sanatçılar bilinçsizdir bilinçli olmuş olsa sisteme dair tavrını koyar. Binlerce kitap okumuş olabilir, profesör de olabilir ama ne yapıyorsunuz? Madem bir yanlış var bu yanlış için nasıl bir tavır ortaya koyuyorsunuz? Dolayısıyla Ressamlar ve Heykeltıraşlar Derneği’nin düzenlediği sergiyi protesto edip katılmayacaktım. Sergiye her sene katıldım yaptığım çalışmaların tamamına yakını protesto amacıyla yapılmış çalışmalardı.

Bütün yaptığım çalışmalar sistemle kavgalı. Sarı yeleğimi giydim sırtıma “… neler oluyor?  Bizler kimleriz? Ne yapıyoruz?” yazısını yazıp o yelekle gezdim. ‘Ne oldu ne yapıyorsun’ diyene ‘Sırtımı dönüyordum.’ Yüzlerce kişi hiç sorgulamadı bile ne yaptığımı. Bu yaptığım protesto ilk değil Devlet Resim ve Heykel sergisini de protesto ettim. Jüri toplanmadan önce ödülün kime verileceğini tahmin ediyordum ve noterde ödülün kime verileceğini kayıt altına aldırdım. Ödül gecesinde ‘Biliyorduk’ diye bir yazıyı sırtıma yazdım ve o dönemin kültür bakanının da katıldığı ödül töreninde noter tutanağının fotokopisini katılımcılara dağıtarak yarışmalı sergileri protesto ettim. Sonrasında öğrencilerimle birlikte Güvenpark’tan Resim Heykel Müzesi’ne kadar bildiri dağıtarak yürüyüş yaptık.

 

Yazarın sayfamızdaki diğer yazıları