Resmi İdeoloji ve Onun Makbul Vatandaşı

Resmî ideoloji, yurttaşların düşünmesi, söylemesi, inanması ve tüm bunlara uygun şekilde hareket etmesi için resmî ideologlar tarafından kurgulanmış fikirler, değerler ve ritüeller bütünüdür. Diğer bir ifade ile belirtmek gerekirse resmî ideoloji, bizden inanmamız istenenlerin toplamıdır; yurttaşın zihninin dönüştürülmesi sürecidir. Devlet, çeşitli toplumsal kurumlar aracılığı ile vatandaşının düşünmesini, inanmasını, yapmasını istediklerini ona aktarır; verir. Bu verilenleri içselleştirenler, zihni inşâ edilenler makbul vatandaşı, içselleştiremeyenler ise ötekini, hâini, kökü dışarıdakini, satılmışı oluştururlar.

Ele avuca sığmaz bir kavram resmî ideoloji. Toplumsal kurumların tamamına nüfuz etmiş, toplumsal ilişkiler ağı içersinde kendini her gün yeniden üreten bir kavram. Eğitim sistemi, siyasal sistem, din, ekonomi gibi toplumsal kurumların neredeyse tamamında yürütülen ilişkilerin içerisinde yer alır. Dinin “ulu’l emre itâat” düşüncesinden, eğitim sistemindeki andımıza, ekonomideki milli burjuva yaratma projesinden Anayasadaki “devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü” düşüncesine kadar tüm toplumsal yapı içinde üretilir ve aktarılır resmî ideoloji.

Resmî ideoloji sadece yalana, uydurmaya indirgenemez; bunları da kapsar, hatta aşar. İnkâr, görmezden gelme, yok sayma ve tevil de resmî ideolojinin en önemli araçlarıdır. Toplumsal dokuda var olan ve/ya tarihte gerçekte var olmuş olan kimi zaman görmezden gelinir, onun varlığından bahsedilmez, bahsedilse de gerçekte oluğundan farklı şekillerde bahsedilir. Kimi zaman gerçekler inkâr edilir, çoğu zaman da o dokuda var olanlar çarpıtılarak sunulur makbul vatandaşa ve makbul vatandaşın makbullüğü, kendisine sunulanların gerçeğin bizzat kendisi olduğuna canı gönülden inanması ve inandıklarını içselleştirebilme kapasitesi ile ilgilidir. Bunu yapamayanlar bu coğrafya da yaşamlarını devam ettirmelerine rağmen, aynı coğrafya üzerindeki kamusal alanda yer almazlar; dışlanmışlar, öteki haline getirilmişlerdir; onlar yokturlar. Tabir-i câizse Hayalî’nin şiirinde olduğu gibi, onlar deryaya içredirler ama mâhî değildirler; denizin içindedirler ama balıktan sayılmazlar.

Resmî ideoloji, adından hareketle, sadece resmî kurumlarda üretilen bir ideoloji değildir. Devletin resmî kurumları da resmî ideolojinin üretilmesi ve aktarılmasında çok önemli bir yere sahiptir, fakat resmî ideolojiyi sadece ve sadece resmî kurumlarda üretilen ideolojiye indirgeyerek düşünmek onun niteliğini anlamayı zorlaştırır. Aksine resmî ideoloji, medyada, eğitim kurumlarında, üniversitelerde, romanlarda, şiirlerde, filmlerde üretilen ve bekli de en önemlisi dilin kendisinde üretilen ve aktarılan bir ideolojidir. “Kürt” dağda gezen bir Türk boyudur; devlet “baba”dır, devlet talihtir, “Ermeni dölü” ya da Rum çocuğu” ise birer küfürden ibarettirler.

Benzer şekilde, Atatürk Mevlidi’nde “Gel dilersiz bulasız halktan necat/ Atatürk’e Atatürk’e Esselat” diyen Behçet Kemal Çağlar’sız, Çılgın Türkler’in yazarı Turgut Özakman’sız, Korporate medyanın amirali Ertuğrul Özkök’süz, olası bir Marmara depreminin yaratacağı hasarı azaltmak için o bölgede sıkıyönetim ilan edilmesini savunan jeoloji profesörü Celal Şengör’süz ya da Veda filminin yönetmeni Zülfü Livaneli’siz bir resmî ideoloji düşünülmesi mümkün değildir. Hatta, resmî ideoloji asıl buralarda üretilir ve aktarılır. Ancak, eğitim kurumu ve medyanın resmî ideolojinin oluşturulması ve aktarılması konusunda ayrıcalıklı bir rolü olduğunu belirtmeden geçmemek gerekiyor. Yapılan araştırmalara göre, ortalama Türkiye yurttaşının günde yaklaşık dört saatini karşısında geçirdiği televizyon ve siyasal gündemi belirleyen, yorumlayan ve aktaran gazeteler resmî ideolojinin aktarılmasındaki başlıca kaynaklardır. Eğitim sistemi, makbul vatandaşın zihninin inşâsında medyadan da derin bir etkiye sahiptir. Hepimizin anıları arasında yer alan, askeri düzen yürümeyi öğrendiğimiz beden eğitimi derslerini, varlığımızı Türk varlığına feda etmemizi öğütleyen andımızı ve yine askeri düzen tekmil verilerek başlanan Milli Güvenlik derslerini hesaba katmadan Türkiye’de eğitim sistemini tartışmak da mümkün değildir.

Resmî ideoloji, ayrıca, geçmişi bugünün ihtiyaçlarına göre kurar şekillendirir; onu resmî tarih haline getirir. Tarih artık, tarih bilimcisinin yaptığı bir bilim değildir; aksine tarih, artık, resmî ideolojinin ajanları, sinemacıları, şairleri, romancıları, gazetecileri vb. tarafından üretilmiş bir kurgu, gerçek tarihten yararlanılarak yazılmış bir senaryodur; tarih yok resmî tarih vardır; tarihin kendisi sadece resmî tarihin bir malzemesidir; o günümüzün siyasal ihtiyaçlarına göre yeniden şekillendirilebilir. Tarihçi tarihte olanı ifşa ederken, resmî tarihçi tarihi inşâ eder; bugüne ular. Resmî tarihle birlikte, tarih inşâ edilmiş, üretilmiş ve bu şekliyle bugünkü resmî ideolojinin emrine sunulmuştur. Dün, artık bugünü inşânın bir malzemesi; bugünkü siyasal tartışmalara geçmişten vereceğimiz bir misal, bugünkü siyasal tartışmalarda nerede durmamız gerektiği ile ilgili bir referans noktasıdır. Böylece makbul vatandaşlara, bir geçmiş, bir tarih de inşâ edilmiş olur. Bir başka ifade ile resmî ideoloji, bugünü “makbul vatandaşlar” ve “ötekiler” şeklinde bölerken, geçmişi de -resmî tarih yoluyla- “kahramanlar” ve “hâinler” olarak tasnif ve inşâ eder. Bunu yaparken de tarihi de çarpıtır, dönüştürür, tevil eder. Kurtuluş Savaşı’nın Çılgın Türkler’i bugünün makbul vatandaşlarının fikir ataları iken, Mustafa Kemal’in bütün muhalifleri de bugünkü ötekilerin fikri akrabaları haline sokulur: 31 Mart’ın Avcı Taburu ile bugünün “şeriat tehlikesi”, dünün Hareket Ordusu ile günümüzün Kemalistleri arasında kopmaz bir bağ kurulur resmî tarih yoluyla.

Resmî ideolojinin yurttaşların zihinlerini esir aldığı bir toplumda “siyaset” imkânı da ortadan kalkar. Bunu bizzat resmî ideoloji ve siyaset kavramlarının dayandıkları temellere baktığımızda da görmek mümkündür. Siyaset kavramı, son analizde, “bilmek”, “düşünmek”, “tartışmak”, “analiz etmek” gibi fiiller ile ilgilidir. Siyaseti nasıl tanımlarsak tanımlayalım, bu fiillerin siyasetin nüvesini oluşturduğunu apriori olarak kabul etmek zorundayız. Siyasetin tersine, resmî ideoloji kavramı ise “inanmak”, “itâat etmek” fiilleriyle ve ritüellerle ilgilidir. Düşünmek, tartışmak, analiz etmek, eleştirmek, yorumlamak türünden tüm kavramlar resmî ideoloji kavramının dışındadır. Resmî ideoloji, yukarıdaki türden tüm kavramları dışlar; çünkü varlık nedeni, bu kavramların toplumsal hayattan dışlanması ile ilgilidir. Düşünen, düşündüğünü ötekileştirilme korkusu taşımadan ifade eden, tartışan ve örgütlenebilen insanın, bir diğer ifade ile siyasetin öznesi olan yurttaşın olduğu yerde resmî ideoloji, resmî ideolojinin insanların zihnini inşâ etmeyi başarabildiği yerde de “siyaset”ten ve siyasetin öznesi olan yurttaştan bahsedilemez. Çünkü ikincisinde insanlar, resmî ideolojinin tahakkümü altındaki siyasal süreçlerin nesnesi haline getirilmişlerdir.

Resmî ideolojinin zihinleri iğdiş ederek tartışmanın yerine itâati, düşünmenin yerine inanmayı koyduğu yerde siyaset, ancak, resmî ideolojinin farklı kutupları arasındaki bir çekişme şeklinde tezâhür edebilir. Siyaset, resmî ideolojinin yurttaşları çepeçevre sardığı bir toplumda da (gerçek anlamıyla değilse de) mevcuttur, hatta serbesttir; ancak sadece resmî ideolojinin vazettiklerinin terennüm edilmesi koşuluyla. Ermeni soykırımının olmadığı yönündeki her türlü siyasî faaliyet serbesttir böylesi bir toplumda; ancak bunun tersini söylemek, söyleyeni öteki ve hâin kılar. Böylesi bir ortamda hâinlik, satılmışlık yaftasını taşımayı kabul etmeden, resmî ideolojinin vazettiği kavramlar setinin dışına çıkılarak siyaset yapmak, mümkün değildir: Resmî ideolojiye göre Ermeni soykırımı “sözde”dir. Siyaset imkânı sadece onun sözdeliğini teyit edecek faaliyetlerle sınırlıdır. Tersini söylemek, iddiâ etmek, eğer söyleyen öteki ve hâin olmayı göğüsleyebilecek ve “denizden kovulmayı” göze alabilecek cesarette ise kanunen yasak değildir.

Resmî ideolojinin gerçek anlamda siyaset kavramının içini boşaltarak siyaseti, kendi inşâ ettiği gerçeklikler âlemindeki bir oyuna, ritüellere dönüştürmesi, siyaseti toplumsal bağlamından tamamen koparır; siyaset makbul vatandaşlardan mürekkep partilerde icra edilen bir temaşa haline gelir. Yurttaşlar ise gerçekleştirilen ritüellerin bir nesnesi. Bu çemberin dışında kalmaya çalışan kişi ve siyasal örgütlenmeler ise önce görmezden gelinir, yok sayılır; ardından da hâin ve satılmış olarak tanımlanarak sistemin dışına itilir. Zaten resmî ideoloji yoluyla ulaşılmaya çalışılan temel amaç da budur: Yurttaşların siyasetin öznesi olmaktan çıkartılarak, resmî ideolojinin ritüelerinin bir nesnesi haline getirilmesi. Çünkü toplumdan siyaset yapması değil, inanması ve itâat etmesi beklenmektedir. Resmî ideolojinin toplumu tahakkümü, aynı zamanda öznenin nesneleştirilmesi sürecidir. Örneğin, eğitim sisteminde genç yurttaşlardan İstiklal Marşı’nı okuyup anlamaları, eleştirmeleri, tartışmaları, örneğin neden marşın “korkma” hitabıyla başladığını düşünmeye, anlamaya çalışmaları değil; öğretmenleri tarafından öğretilen teatral hareketlerle hiçbir kelimesini anlamadıkları, anlayamayacakları bu sözleri, karşılarındaki topluluğa gözyaşları arasında okumaları beklenmektedir. Siyasal faaliyet, onlu yaşlarındaki gençlerin “o zaman vecd ile secde eder varsa taşım, her cerihamdan ilahi boşanıp kanlı yaşım” dizelerinden etkilenerek ağlamalarının izleyiciler tarafından alkışlanması şeklindeki bir ritüeldir artık. Benzer şekilde, rejimin Mustafa Kemal’in “dahi” anlaşılmasına, eleştirilmesine, hatta bir insan olarak sevilmesine bile tahammülü yoktur. Eğlenen, içki içen, karanlıktan korkan, bir diğer ifade ile herkes gibi insanî zevk ve endişeleri olan bir Mustafa Kemal imgesinin makbul vatandaşlara sunulmuş olması da resmî ideologları tedirgin eder. Resmî ideolojinin beyinleri esir aldığı yerde, Mustafa Kemal, Ardahan’ın Damal İlçesi Karadağ sırtlarına gölgesinin yansıması her yılın Temmuz ayı başlarında resmî törenlerle kutlanan bir totem-baba’dır; ulu önder Atatürk’tür; o asla “Mustafa” olamaz. Neyse ki, Mustafa filminin resmî ideolojinin tanımladığı Mustafa Kemal imgesinde açtığı yaranın tedavisi için resmî ideologlar görevden vazife çıkardılar da Veda ve Dersimiz Atatürk filmleri gösterime girdi.

Rejim için resmî ideoloji işlevsel, önemli, hatta hayatîdir. Resmî ideolojinin siyasal sistem içerisindeki en önemli işlevi, Türkiye Cumhuriyeti’nin kendini bir ulus-devlet olarak tanımlayabilmesini mümkün kılmasıdır. Resmî ideoloji bu işlevini, rejimin ulusu (yurttaşları) siyasal sistem içerisinde gerçek anlamda bir özne (hakimiyetin gerçek sahibi) olarak tanımlama konusundaki başarısızlıklarını ve çelişkilerini örterek, gizleyerek gerçekleştirir. Cumhuriyet, teoride bir ulus-devlet projesiydi; fakat ulusun bir özne olarak devlet ile bütünleşip ulus-devleti kuramadığı durumda, devlet bir nesne olarak ulusu şekillendirerek ulus-devleti inşâ etmeye yöneldi. Resmî ideoloji işte tam bu nokta da işlevsel hale geldi.

Osmanlı modernleşmesinin ağırlık noktası imparatorluğun dağılmaktan kurtarılmasıydı. İttihad-ı anâsır düşüncesi, Osmanlı reformlarının temel sâiklerinden birini oluşturuyordu. Bu öylesine belirgin bir ihtiyaçtı ki, Abdülhamid’in İslamcılığı ile İttihat ve Terakki’nin Anayasal meşrutiyet düşüncesini aynı düzlemde bir araya getirebiliyordu. Hatta Türk milliyetçisi Rıza Nur bile, imparatorluğun dağılabileceği korkusuyla milliyetçiliğini açıkça ifade etmekten çekindiğini anılarına şu sözlerde dile getiriyordu: “Türk ülküsü için ölüyorum, fakat bu ülküyü içimde gizli bir çanak gibi saklıyorum ve ondan kimseye söz etmiyorum. Biliyorum ki böyle yapsam bu hareketim diğerlerinin gizli fikirlerini meşrulaştıracaktır. Ve bu da devletin parçalanması, tükenişi anlamına gelecektir.

Osmanlı’yı dağılmaktan kurtarmak, imparatorluğu oluşturan unsurları bir arada tutabilmek, dağılmayı önlemek, “üç tarz-ı siyaset”in her birinin temel mantığı idi. Ancak, Birinci Dünya Savaşı, imparatorluğun sonunu getirdi ve yerine teknik anlamda bir “ulus-devlet” olan Türkiye Cumhuriyeti kuruldu. Kurulan Cumhuriyet gerçekten de sadece teknik anlamda bir ulus devletti. Çünkü batılı usullerle kurulmuş bir (ulus) devlet olmasına karşın, o ulus-devletin “ulus”u henüz ortalıkta yoktu. Bir başka ifade ile, hâkimiyet bilâ kayd-ı şart milletindi ancak ortada hâkimiyeti kayıtsız şartsız sırtlanacak, sahiplenecek, onun öznesini oluşturacak ulus (demos) halinde örgütlü bir kitle mevcut değildi.

Cumhuriyet, ulus tarafından değil, ağırlıklı olarak asker ve bürokrat tarafından batılı örnekler göz önüne alınarak kurulmuştu. Cumhuriyet yönetiminin bu açmazı, Cumhuriyet dönemi reformlarının da temel sâikini ve bunların Osmanlı dönemi reformlarından temel farklılığını oluşturdu: Ulus-devletin ulusunun, ulus-devletin devleti tarafından imâli, yaratılması; yani, Türkiye Cumhuriyeti’nin siyasal öznesini oluşturacak bir ulusun oluşturulması. Farklı kelimelerle ifade etmek gerekirse, Cumhuriyet’in elinde Osmanlı’dan farklı olarak, Batılı formlarla kurulmuş bir devlet vardı; var olduğu düşünülüyordu. Bu Cumhuriyet’in, bu ulus-devletin en büyük eksiği ise kendi öznesi olacak bir ulustu. Erken Cumhuriyet’in idarecileri kolları sıvadılar ve kendi politikalarıyla kendi öznelerini (hâkimiyetin sahibini) yaratmaya koyuldular; devletin politikaları ile Cumhuriyet’in öznesi, sahibi olan bir ulus, bir toplum yaratılacaktı.

Tek parti dönemi bu çabayla geçti. İnkılâp kanunları, Türk Tarih Tezleri, Halkevleri, Köy Enstitüleri, hepsi son analizde ulusun bir özne olarak inşâsına yönelik çabalardı. Cumhuriyet, tüm bu çabalarına karşın, hem Ankara’nın dışına çıkmakta zorlandı, hem de idarî politikalar ile siyasal süreçlerin “özne”si, hâkimi olacak bir toplumun, bir ulusun inşâ edilmeye çalışılmasındaki çelişkiyi göremedi: Hâkimiyet bilâ kayd-ı şart milletindi, yani teorik olarak millet siyasal süreçlerin öznesi, sahibi olarak kabul ediliyor, meclis sadece ve sadece bu öznenin adına hâkimiyeti kullanan bir organ (nesne) olarak tanımlanıyordu. Hâkimiyet teorik olarak milletindi, ancak gerçekte millet tek parti dönemi politikaları ile ileri bir tarihte inşâ edilecekti. Peki, o takdirde hâkimiyet aslında kimdeydi? Kimdi gerçek anlamda özne, hâkim o dönemde? Tabii ki, pratikte hâkimiyet, ulusa değil, idarî politikalarla hâkimiyetin gerçek sahibini yaratacak olan idarecilere aitti. Bu, Cumhuriyet yönetimi için ciddî bir çelişkiydi. Tabir-i câizse, Cumhuriyet’in kuruluş tanımında nesne ile özne yer değiştirmiş, nesne fail, özne mef’ul haline gelmişti. Özne (ulus) olarak tanımlanan gerçekte nesne, nesne (devlet, meclis) olarak tanımlanan ise gerçekte nesneyi kendi politikalarıyla özne haline getirecek özneydi. Özne (hâkimiyetin gerçek sahibi, devlet) nesnesinden (gelecek nesilden) yeni bir özne (Cumhuriyet’in sahibi) yaratacaktı. Bu, tam da “tavuğun, kendini yumurtlayacak tavuğu doğurması” türünden bir çelişkiydi. Cumhuriyet, gelecek yeni neslin, devletin izleyeceği politikalarla yetişecek yeni neslin, bir “Cumhuriyet kuşağı” olacağını, ulus devletin ulusunu, öznesini oluşturacağını düşünüyordu. Mustafa Kemal Nutuk’unu gençliğe hitabe ile, gençliğe öğütlerle bitiriyor; bayramlar çocuklara, gençlere ithaf ediliyordu. Tek parti yönetiminin politikaları, genç nesillerin bir özne-ulus haline gelmesine yol açacak, Cumhuriyeti bu kuşak sahiplenilecek; böylece ihtiyaç duyulan ulus bir kuşak sonra yaratılmış olacak; Cumhuriyet, gelecek nesillere bir armağan olacaktı.

Oysa hâkimiyetin gerçek öznesi olan ulusun inşâsı bir yana, Cumhuriyet teknik anlamda bile tüm yurda yayılmış değildi. 1922’de “kurtarılan” İzmir bile 1930 yılında Cumhuriyet politikalarına direniyordu. Cumhuriyet yönetiminin göz bebeği İzmir, 4 Eylül 1930 tarihinde kente gelen Ali Fethi Okyar’ı çılgınca karşılıyor; halk, CHF idaresine tepkisini Okyar’a gösterdiği ilgi ile dile getiriyor; çıkan çatışmada 12 yaşındaki bir çocuk da öldürülüyordu. Doğu ve Güneydoğu’da ise durum daha da  vahimdi. İzmir’den yükselen muhalefeti Serbest Cumhuriyet Fırkası’nı kapattırarak atlatmaya çalışan yönetim, Doğuya karşı çok daha haşin davranacak, 1938 yılındaki Dersim örneğinde olduğu gibi, şiddet yöntemlerine başvuacaktı: Rejim, kurulduktan 15 yıl sonra bile, kendi sınırları içerisinde kendi öznesini (ulusunu) yaygın bir şekilde imâl edememişti; hâlâ Cumhuriyet idarecilerinin arzu ettiği yaygınlıkta bir Cumhuriyet ulusu yaratılamamıştı.

Nitekim sonuç hiç de tek parti yönetiminin arzuladığı şekilde olmadı. Hâkimiyetin gerçek sahibi olan bir ulusun oluşturulması düşüncesi geniş oranda başarılamadı. Bir diğer ifade ile, Şerif Mardin’in de vurguladığı gibi, Cumhuriyet rejimi, imamın yerine öğretmeni ikâme edecek bir toplumsal dokunun ortaya çıkarılmasında yaygın olarak başarılı olamadı: Rejimi köylere kadar götürecek olan köy enstitüleri kapatıldı; halkevleri yerel bürokrat ve CHP’lilerin gidip geldiği bir lokal olma özelliğini nadiren aşabildi. Ulusun inşâsı düşüncesi başarısızlığa uğradıkça da Cumhuriyet yönetimi inşâ edemediği ulusu, resmî ideoloji çerçevesinde tanımlamaya, kurmaya yöneldi ve resmî ideoloji işte bu noktada devreye girdi. Bir anlamda resmî ideoloji, ulus devletin ulusu ve devleti arasındaki çatlağı dolduran bir sıva görevi gördü. Bir ulusun kurmadığı ulus-devlette (Türkiye Cumhuriyeti’nde) devlet, bizzat ulusu inşâ etmeye yönelip, bu konuda da görece başarısız olunca, resmî ideoloji makbul vatandaşın inşâsının temel enstrümanlarından biri haline geldi. Tek parti dönemi politikalarıyla inşâ edilemeyen, ortaya çıkmayan özne, ulus, yine aynı dönemlerden başlayarak resmî ideoloji yoluyla inşâ edilmeye, tahayyül edilmeye çalışıldı. Tek parti yönetimi politikaları hâkimiyetin gerçek sahibi olarak ulusu inşâ etmekte başarısız olduğu ölçüde de bu başarısızlık, resmî ideolojinin dayatmaları ile örtülmeye çalışıldı. Böylece herkesin makbul vatandaş olacağı, ulusun inşâ edilebildiğinin varsayılabileceği kurgusal bir zemin de yaratılmış oldu. Çünkü bu kurguda makbul vatandaş olmayanların hâinler, ötekiler odukları varsayılıyordu.

Resmî ideolojiye göre herkes Türk’tü, her Türk asker doğardı, varlığımız Türk varlığına armağandı, devlet ülkesi milleti ile bölünmez bir bütündü ve bizler birbirinin lazımı ve melzumu olan sınıfsız kaynaşmış bir kütleydik. Oysa Anadolu coğrafyasında yaşayan herkesin Tük olmadığını, her Türk’ün asker doğmadığını ya da sınıfsız bir toplum olmadığımızı yöneticiler de biliyorlardı. Resmî ideoloji işte burada devreye giriyordu. Cumhuriyet rejimi işe herkesi Türkleştirmek, sınıfsız bir toplum inşâ etmek vb için amaçlarla yol çıkmıştı ama bu gerçekleşmeyince herkesin Türk olduğu, her Türk’ün asker doğduğu vb. apriori kabul edilerek diğerlerinin yok sayıldığı, görmezden gelindiği, tüm bunların yapılamadığı durumlarda da gerçeklerin bastırıldığı, susturulduğu, çarpıtıldığı, tevil edildiği kurgusal bir inşâya geçildi. Devlet, hayata geçiremediği politikaları (ulusun inşâsı) resmî ideoloji ile yeni bir gerçeklik alanı yaratarak halka dayatmaya başladı. Artık ya bu ulus-devletin, tam da devletin istediği türden ulusu olunacaktı, ya da öteki: Ya deryada mâhî, ya da tava da ızgara!

Mustafa Yelkenli tarafından kaleme alınan bu çalışmada resmî ideoloji ile ilgi birçok ayrıntıya ve değerlendirmeye yer veriyor. Yazar, Resmî İdeolojinin Ara Başlıkları isimli kitabında Mustafa Kemal’in Samsun’a çıkışı, Milli Mücadele’nin anti-emperyalist niteliği, milli irade gibi konularla ilgili alternatif bilgilere yer verdikten sonra, resmî ideolojinin temel ilkeleri ve manipülasyon araçlarını çözümlemeye çalışıyor ve bu çerçevede Şeyh Said isyanını analiz ediyor.

Mustafa Yelkenli, resmî ideolojinin tezahürüne ilişkin olarak, günümüzdeki tartışmalardan tarihsel örneklere kadar birçok olaya yer vermiş kitabında ve çalışmasını önemli bir değerlendirmeyle, “resmî ideolojinin şekillendirdiği bir siyasal iklimde kardeşlik ve demokrasi kültürünün oluşamayacağı” değerlendirmesi ile bitirmiş.

Mete Kaan KAYNAR
Yazarın sayfamızdaki diğer yazıları