İnsanın evrensel felsefesi olarak hümanizm

Marx: «insan kendinin efendisi olmadıkça, kendini bağımsız olarak kabul edemez ve ancak kendi varoluşunu kendine borçlu olduğunda kendi efendisi olabilir. Başkasının desteği ile yaşayan insan kendini bağımlı varlık olarak görür.» insan, ancak, çok çeşitli varlığını kapsamlı yollarla kendi adına kullanabiliyorsa kendini bir bütün ve bağımsız olarak algılar. Bu noktada, Marx, Goethe ve Rönesans düşünürleriyle yakından ilintilidir. Ama Marx’ın burada belki de herkesten çok vurguladığı, bağımsızlıktır. Herhangi birine varoluşunu borçlu olmamak, ya da onun sık kullandığı başka bir deyişle «öz-etkinlik». Burada «etkinlik» bir şey yapmak, meşgul olmak, anlamını içermez, içsel verimliliğin sürecini kapsar ki bu Aristo ve Spinoza’nın kavramına çok yakındır. Marx bunu başka bir yerde de şöyle açımlamıştır: «Eğer insan, karşılığında sevgi uyandırmadan severse (seven insan olarak kendini ortaya koyarken sevilen bir insan olmayı beceremiyorsa) o zaman o sevgi talihsiz ve aciz bir sevgidir.

Latin Amerika’da, Amerika Birleşik Devletleri’nde ve Avrupa’da son on yılın en çarpıcı gelişimlerinden biri, hümanizmin yeniden canlanmasıdır —hümanizmin rönesansıdır—. «Hümanizm» ile «rönesans» arasındaki ilinti genellikle bunun tersidir: Rönesans’ın hümanizminden söz edilir. Gerçekten de hümanizmin bir tanımı —ki bence dar bir açıdır— 15. ve 16. yy.’lardaki Yunan, İbrani ve Latin kültürlerini kapsayan klasik dillere ve öğretilere dönüş hareketini içerir. Hümanizmin tanımı, insanın evrensel felsefesi açısından, biraz daha farklıdır Batı dünyasının Peygamberleri ve Doğunun Budist öğretileriyle, başlayan 2500 yıllık geleneği olan, doruk noktalarından birini Rönesans ile yaşayan evrensel insan felsefesidir bu.

Bu hümanizmin ana ilkeleri nelerdir? Hümanist felsefenin temel özellikleri şunlardır: Birincisi, her birimizde bulunmayan hiçbir insani niteliği içermeyen,, insan ırkının birliğine yönelik inanç; İkincisi, insan onurunun değeri; üçüncüsü, insanın kendini geliştirme ve mükemmelleştirme yetisinin önemi; dördüncüsü, aklın, nesnelliğin ve barışın önemi. Çağdaş Polonyalı düşünür, Adam Schaff, Marksizm ve İnsan Bireyi” adlı kitabında başka bir tanım vermiştir. O hümanizmi «insanı üstün bir değer olarak algılayıp, uygulamada insanın mutluluğu için en iyi koşullan yaratmaya yönelik bir düşünce sistemi» olarak tanımlar.

Size, değişik kültür evrelerinde bu insanlık felsefesinin nasıl tanımlandığıyla ilgili bir fikir vermeye çalışacağım.

Birincil olarak Budist hümanizmi. Klasik Budizm, insanın varoluşunun gerçek durumunun çözümlenmesiyle başlayan, insanın varoluşunun ister istemez acı çekmeye dayandığı düşüncesine varan, bu acı çekmekten arınmanın tek bir yolu olduğunu savunan ve bunun da hırstan kurtulmak olduğuna inanan günümüzde varoluşçu felsefe denebilecek bir düşünce sistemidir. Bu bakış açısında genel olarak bir insan kavramı, bir insan modeli vardır. Aynı zamanda da Budizme göre insanın temel sorunu olan, insanın acı çekmesine bir yanıt içerir.

Hümanist felsefesinin diğer bir kavranışı da Eski Ahit’te bulunabilir. İsaiah 19: 2325’te şöyle der: «O gün Mısır’dan Asur’a bir yol kurulacak… O gün İsrail, Mısır ve Asur’la birlikte üçüncü olacak ve bu toprakların ortasında bir kutsama olacak: Mısır, benim halkım; Asur, ellerimin ürünü ve İsrail, benim mirasım kutsansın diyerek kulların Tanrısı kutsayacak.» Bu deyiş, evrensellik anlayışına ve düşüncenin odağı olan tek insan kavramına örnektir. Eski Ahit’te, özellikle hümanist düşünce niteliğini taşıyan bir kavram vardır; o da komşularını sevmek (hepimizin bildiği gibi yeterince zor olan bir kavram) ve bundan da aşkın olan bir diğer kavram olarak, herhangi bir aile ya da kan bağı ile kendimize bağlı olmayan birini, bir yabancıyı sevmek. Eski Ahit der ki: «Yabancıyı sev. Çünkü, bir zamanlar sen de Mısır’da yabancıydın, bu nedenle yabancının ruhunu ancak sen bilebilirsin.» (Exodus 23,9) Burada anlatılmak istenen, insanın bir başka insanı, onun yaşamış olduklarını yaşadığı ölçüde anlayabileceğidir. Vurgulanmak istenen, hepimizin aynı insani deneyimleri paylaştığımızdır. Birbirimizi anlama nedenimiz de budur.

Aynı düşünce Hıristiyan öğretisinde de «düşmanını sev» buyruğu ile sürdürülür. (Matta, 5,44) Bu Amerikan halkı gibi yüzde doksan beşinin Tanrıya inandığını belirttiği bir toplum için tuhaf bir buyruk çünkü onların, örneğin, Vietnam savaşıyla ilgili yorumları daha ziyade her gün kaç Vietkong öldürdükleri ile ilintilidir. Bu, dinin bütünüyle bir ideoloji durumuna geldiği bir Hıristiyan kültürünün tutarsızlığıdır. Doğal olarak, Hıristiyan dininde yer alan İsa’ nın düşüncesinin kendisi, hümanist ruhun bir anlatımıydı. En büyük Rönesans din bilgilerinden Cusalı Nicolas şöyle der: «İsa’nın insanlık anlayışı insanlan birbirlerine bağlar ve insanoğlunun işbirliğinin en önemli kanıtıdır.» Gene, burada vurgulamak istenen, tüm hümanist düşünce biçiminde varolan «insanoğlunun iç birliğidir.»

Örneğin, Yunan hümanizminde, büyük hümanist oyunlardan biri olan Sophokles’in Antigonesinde Antigone hümanizmi, Cicero ise insanın koyduğu insanlık dışı yasaları simgeler.

Büyük Latin hümanisti Cicero, «Bu evreni tanrıların ve insanların üyeleri olduğu tek bir ulus olarak kavramaksınız» diye yazmıştır. Cicero’nun insanın ulusu olarak adlandırdığı düşünce biçimi Birleşmiş Milletler anlayışından hayli farklıydı, çok daha köktenci, çok daha geniş kapsamlı ve çok daha güzel tanımlanmıştı.

Rönesans hümanizminin büyük isimleri Erasmus, Picco della Mirandola, Postel ve birçokları hümanizmi görevi tüm olanaklarını geliştirmek olan insanın bütününün ve tamamının vurgulandığı bir kavrama yöneltmişlerdir. Gerçekleşmesi gerekli olan insan olanakları üzerine kurulu bu Rönesans düşüncesi ile yeni bir hümanist görüş başlar. Bu, daha önceki hümanizme yabancı değildi, ancak bir durumu daha şiddetle vurguluyordu. Rönesans’ın hümanist düşünürleri için hala başta barış olmak üzere akla değinilmesi önemliydi. O zamanlar, Protestanlar ve Katolikler gibi iki grubun arasında oluşan fanatik atmosfere şahit oldular, çapraşık duyguların akıldışlılığını gördüler, savaşı önlemeye çalıştılar ama başaramadılar. Avrupa için maddi olduğu kadar manevi olarak da yıkım olan Otuz Yıl Savaşları, nesnel bir atmosfer yaratarak önlemeye çalışan hümanist düşünürlerin çılgınca çabalarına rağmen başladı.

On yedinci ve on dokuzuncu yüzyıllar arasındaki Aydınlanma çağı felsefesi ile ilgili birkaç isim belirtmeliyim: Spinoza, Locke, Lessing, Freud ve Marx. Ama en büyük Avrupalı hümanistlerden biri Goethe idi. 1814’te şöyle yazmıştı: «Alman ırkı bir şey demek değildir ama tek bir Alman, bir şey demektir. Oysa onlar bunun aksinin doğru olduğunu sanırlar. Almanlar, insanlığın yararına içlerinde bulunan iyiyi tümüyle geliştirebilmek adına dünyanın çeşitli yerlerine, Yahudiler gibi, dağıtmalılar.» Buna göre, bu cümle bugünkü Almanya’da söylenmiş olsaydı, pratik olarak akıldışı ve canice kabul edilirdi, diğer milletleri de dehşete düşürebilirdi. 1814’te «özgürlük Savaşları» diye adlandırılan dönemde Napolyon’a ait olan bir yazıdan aktarma yapmak istiyorum: «Gençlerimiz askeri kuvvetlere girmeyi uygun buluyorlar, özellikle başarılı bir vatansever olarak şöhret kazanmayı olanaklı kılması nedeniyle, çok kışkırtıcı bir uğraş.»

Hümanizmin özü, insanlığın her birimizin içinde olduğu düşüncesi, Rönesansın içinde de vardı, ama, Goethe bunu en açık biçimde formüle etmiştir: «insan kendisinde yalnızca bireyselliğini değil, aynı zamanda tüm olanaklarıyla insanlığının tümünü de taşır.» Freud, bir bakıma Goethe’nin bu hümanist düşüncesini uygulamaya geçirmiştir: Tüm psikanaliz (ki bu, diğer insanda bilinçdışı olanı anlamaya yeltenmedir), diğer bir insanda bulguladığımız bilinçdışının kendimizde yaşadığını öngörür. Hepimiz biraz deli, biraz şeytansı, biraz iyicil olmadıkça, hepimiz kendimizde, insanda varolan tüm olanakları, iyiyi ve kötüyü birlikte taşımadıkça, bilinçdışı olanı kim çözümleyebilir, kim bir diğerinin kafasında varolan resmi ve geleneksel olmayanı bulgulayabilir? (Elbette onu anlamaktan söz ediyorum yoksa bulguları kitaba göre yorumlamaktan değil.)

Geçtiğimiz yüzyılın büyük hümanistlerinden biri de Marx’tı. Felsefe yazılarında şöyle yazmıştır: «insan kendinin efendisi olmadıkça, kendini bağımsız olarak kabul edemez ve ancak kendi varoluşunu kendine borçlu olduğunda kendi efendisi olabilir. Başkasının desteği ile yaşayan insan kendini bağımlı varlık olarak görür.» insan, ancak, çok çeşitli varlığını kapsamlı yollarla kendi adına kullanabiliyorsa kendini bir bütün ve bağımsız olarak algılar. Bu noktada, Marx, Goethe ve Rönesans düşünürleriyle yakından ilintilidir. Ama Marx’ın burada belki de herkesten çok vurguladığı, bağımsızlıktır. Herhangi birine varoluşunu borçlu olmamak, ya da onun sık kullandığı başka bir deyişle «öz-etkinlik». Burada «etkinlik» bir şey yapmak, meşgul olmak, anlamını içermez, içsel verimliliğin sürecini kapsar ki bu Aristo ve Spinoza’nın kavramına çok yakındır. Marx bunu başka bir yerde de şöyle açımlamıştır: «Eğer insan, karşılığında sevgi uyandırmadan severse (seven insan olarak kendini ortaya koyarken sevilen bir insan olmayı beceremiyorsa) o zaman o sevgi talihsiz ve aciz bir sevgidir. Okuyucu bunu söyleyenin Marx olduğunu bilmese, Budist ya da Rönesans kaynaklarına başvurabilir. Yazık ki Marx, Sovyetler Birliği’nde de, ABD’de olduğu kadar yanlış yorumlanıyor, bu nedenle de Marx’ın insancıl yönü ayrıntılı olarak bilinmemektedir.

Genel olarak hümanizm, insana yönelik tehditlere karşı bir tepki olarak ortaya çıkmıştır. Bugün içinde bulunduğumuz dönem, insanın varoluşuna yönelik tehdidin boyutunun en ciddi olduğu dönemdir, öncelikli ve aşikar olan, tehdidin nükleer savaş hazırlıklarını artırarak insanın fiziksel varoluşuna yönelmiş olmasıdır. Ama, başka bir tehdit daha söz konusudur. Bu da tinsel varoluşa karşı tehditdir. Endüstriyel toplumda —kapitalist ya da sözde komünist toplumda, hangisi olduğu farketmez— insan gün geçtikçe daha çok nesneye, tüketici insana, daimi müşteriye dönüşmektedir. Her şey tüketim nesnesi haline dönüşmektedir. Heidegger’in deyişiyle insan, yabancılaşmış ve giderek daha çok «kendi yerine «biri»ne dönüşmektedir. Gün geçtikçe daha çok düzen adamı, bir şey olmakta ve her gün biraz daha canlı olabilme, insanlığının özünü kaybetme tehlikesiyle içiçedir.

Şu açıktır ki bu tür tehlikelere karşı bir eylem olarak son on yıl içinde yeni hümanist hareket tekrar doğmuştur. Ve ilginçtir ki her tür ideolojik grupta yaygınlaşmıştır. Katolik Kilisede, büyük çapta XXUI. John tarafından desteklenen yeni bir hümanizm anlayışı görmekteyiz. Chardin ya da Katolik din bilginlerinden Kari Rahner gibi düşünürlerden, hümanist hareketin canlılığını anlatabilmek için söz etmek yeterlidir. Protestan Kilisesi’nde benzer bir hareket söz konusudur. Albert Schweitzer Protestan hümanizminin en büyük temsilcilerindendi. Az bilinse de, Marksizmde aynı yeniden doğuşu görebiliriz. Ama bunu Sovyetler Birliği’nde gözlemlemek olası değildir ya da başka bir deyişle bilinmediği, yayınlanmadığı için varolduğunu söylemek zordur. Ancak, Yugoslavya, Polonya. Çekoslovakya, Macaristan gibi daha küçük sosyalist ülkelerde daha çok bilinmektedir. Adam Schaff ve Georg Lukacs Batı Avrupa’da Marksizim bağlamında hümanizmin yeniden doğuşunu açımlayan birçok insandan yalnızca ikisidir2.

Katolik, Protestan ve Marksist hümanistlerin (kendi aralarında bile) kavramlarının farklı olduğu bir gerçektir. Ama buna rağmen birçok ortak yönleri de vardır, öncelikle, önemli olanın yalnızca bir düşünce kavramı olmadığı yönündeki ortak vurgularıdır düşünce kavramının ardındaki insan deneyimi de önemlidir. Çünkü aynı düşünce kavramları en karşıt insan gerçeklerini açımlayabilir ya da gizleyebilir. Karşıt düşünce kavramları da aynı insan gerçeklerini tanımlayabilir. Başka bir deyişle, düşünce kavramında bir davranışın felsefesi, politik ya da tanrıbilimsel açıdan tanım bulması önemlidir. Çünkü ancak, üzerine konuşan insanın deneyiminin gerçeğine düşünce kavramını oturtursanız anlam kazanır. Düşünce kavramları kendi içlerinde basittir, herhangi biri onları yabancı bir dil öğrenir gibi öğrenebilir —kimileri daha iyi, kimileri daha az iyi öğrenir. Bir insanın günlük yaşamında yerlerini alıncaya dek yalnızca bir sözcük olarak kalırlar ve hiçbir şey ifade etmezler.— Savaş ve barış hakkında, komşusuna karşı tavırlarında, insanı söylediklerinden çok daha büyük bir bağlılıkla çeşitli eylemleri doğrultusunda tanımlayan şeyin kaynağı insani özündedir. Hümanistlerin kendi aralarındaki çeşitli kavramsal ve kuramsal gruplar, birbirlerinde, farklılıklarından daha çok ortak yön bulmaktalar. Kendi koşullarından ve değer yargılarından vazgeçmeseler de birbirlerini daha iyi anlamaktadırlar.

Bugünün yeni hümanizminde ortak olan ikinci unsur ise; insanı ve onun tüm gelişimini, yalnızca fiziksel tükenişten değil aynı zamanda endüstri toplumunun tehdit ettiği tinsel ölümden de korumaktır.

Bugünün hümanizminde, bütün gruplarda, ana vurgunun barış olması, evrensel yıkımının çılgın hazırlıkları olan tutuculuktan ve onun sonuçlarından kaçınılması hiç de şaşırtıcı değildir.

Hümanistlerin bu denli çok ortak yönlerinin bulunması nedeniyle aralarındaki diyalog gittikçe artmaktadır, üstelik bu, bir ortaçağ çatışması değil, gerçek bir diyalogdur, örneğin, Nötre Dame Üniversite.si’nde yapılan bir konferans, Avrupalı Marksistleri, Protestan ve Katolik din bilimcileri bir araya getirmiştir. 1965’te Salzburg, Avusturya’da benzer iki konferans daha yapıldı. Daha da birçokları düzenlenecektir. Evrensel Kiliseler Kurulu insanlığın ve insanın sorunlarıyla ilgilenen küçük Marksist sosyalist ülkelerdeki Marksistler, giderek artan bir eğilimle bu konferansları desteklemektedirler.

Çağdaş hümanizmin değişik gruplarında farklılıklar da olduğu kesindir. Çağdaş Katolik ve Protestan hümanizmleri sevgi, hoşgörü ve barış üzerinde aynı önemle dururlar. Ama, Tanrının yadsınamaz varoluşuyla garantilenmiş amaçlarını ve değerlerini tektanrıcı bir görüş içinde tanımlarlar. En fazla Sartre’ın sesiyle yankı bulan varoluşçu hümanizm; insanın tüm özgürlüğünü vurgular. Bunun yanında, ayrıca, büyük çapta umutsuzluğu yansıtır ki buna ben burjuva egoizmi diyorum. (Elbette bu çoğunuzun katılmayacağı bir eleştiridir.) Sartre’ın varoluşçuluğunun bugünün hümanist felsefesinin bir bölümünü oluşturduğuna hiç kuşku yoktur.

Sosyalist hümanizm, benim özellikle üzerinde durmak istediğim iki görüş açısı sergiler. Bunlardan ilki, Adam Schaff m kitabında açıkça belirtilmektedir. Sosyalist hümanizmin içerdiği aşağıdaki unsurlara önemle değinmiştir: İnsanın özerk olarak resmedilişidir, tanrısal bir görüş ya da anlam içermez. İnançtan bağımsız, sadakatli bir iyimserlik içeren politik hümanizm bağlamında mücadeleci hümanizmdir. (Mücadelenin Marksistlerle Katolik Kilise arasında olduğu Polonya gibi bir ülkede, yazarın Kiliseden yabancılaşmayı vurgulaması anlaşılır bir durumdur.) Schaff’a göre diğer bir yüzü de, kişinin komşusuna yönelik sevgisi, egoyu (benlik) yok saymak, mutluluğu başkalarının mutluluğu adına çabalamakta bulmaktır. On dokuzuncu yüzyıl burjuva düşünüşünü, «çoğunluk için en iyi» yi hatırlatan bir yanı vardır bu anlayışın. Ama ego’nun bir yana bırakılması, geçmiş birkaç yüzyıldaki burjuva düşüncesine karşıt olarak çok daha derin ve ciddidir. (Elbette ki çoğunluğun mutsuzluğunun toplumsal koşullarını ortadan kaldırmak, pratik ve politik açıdan Marksist hümanizmin görüntüsüdür.)

Buradaki can alıcı soru, Schaff’ın «başkalarının mutluluğu adına mücadele etmek» ile ne demek istediğidir. Bu da benim tartışmak istediğim ikinci görüş açısıdır. Mutluluk nedir? öznel olarak mı tanımlanmalıdır? Mutluluk bireyin istediğini yapması mıdır? Eğer öyleyse, mazoist dövüldüğünde, sadist dövdüğünde, uyuşturucu alışkanlığı olan istediğini bulduğunda mutludur. Mutluluğu bireyin istediğini elde etmesini olanaklı kılan öznel bir açıyla tanımlarsak ahlakçılık bağlamında gerçek bir laissezfaire bırakınız yapsınlar, kuramına işaret ediyoruz demektir. Nesnel terimlerle açıklayacak hiçbir şeyimiz olmadığı içinde bu anlamda bir mutluluk çok kötü de, en iyisi de olabilir.

Yaşamın amacı nesnel olarak geçerli terimlerle tanımlanabilir mi? Eğer bunu yaparsak geleneksel dine ya da Stalin’in rejimine geri dönmüş olmaz mıyız —Kilisenin ya da devletin; iyinin, güzelin ne olduğuna, mücadelenin ne adına olması gerektiğine karar vermesi gibi. Bunun sonucunda en önemli sorun ortaya çıkar, görünüşte ürkütücü olan bu aykırılığı uzlaştırmak için bir yol olup olmadığı— devletin ya da kilisenin insanlar üstünde baskın değerler sistemini kontrol etmesine olanak vermeden nesnel gerçekliği olan değerleri bulma sorunu. Bu sorunlar, Schaff’ın düşüncesine katılıp katılmadıklarını göz önüne almaksızın, çoğu hümanistler için ortaktır.

Şu ilkeyi kabul etmeliyiz ki, hiçbir inak zorlama olmamalı, bu hümanizmin tanrıtanımaz kavramına girse de, düşüncelerin ve değerlerin temelini Tanrıya olan iman oluşturmalıdır. Başka insanlara zarar vermediği sürece uyuşturucu alışkanlıkları ya da her tür cinsel eylem (özellikle seks demek istemiyorum bunun pek zararı dokunmaz) de dahil olmak üzere, insanların isteklerini engelleyecek hiçbir güç kullanılmamalıdır. Bana öyle geliyor ki, sorun tabulaşmada ve isteklerin karşılanmasının engellenmesinde değil, gelişen, eyleyen, canlı insana özgü, gerçekten insani istekleri geliştirilmesi için desteklenmesindedir. İlerleme, ancak insani isteklerin geliştirilmesi ile gerçekleşebilir. Ama insanların isteklerinin yerine getirilmesinin düzenlenmesiyle bu gelişme olmaz.

İstekler nasıl yönlendirilebilir, eğitilebilir? Temel olarak iki yolla sanıyorum. İlki; kendi insanlık geleneğimizi ciddi olarak ele almakla, ki şu sıralar bunu yaptığımız söylenemez. Çoğunlukla, geleneklerimiz üzerine söylediklerimiz, vaaz vermekten öteye geçememektedir. Yalnızca birer ideolojidirler ve yaşamın gerçeklerini yansıtmamaktadırlar. Sorun insanlık geleneğimizin —ki insanlık en iyi geleneğini geçmiş 2500 yılda yaşadı— içinde bulunduğumuz yaşam biçimine bir meydan okuyuş olup olmayacağıdır. İkincil olaraksa, bir sosyalist olarak inanıyorum ki, insani istekler yalnızca farklı toplumsal uygulamalar ve düzenlemelerle, toplumda oluşturulacak farklı bir atmosferle yönlendirilebilir3.

Diğer bir soru ise, belirli insan amaçlarının ve değerlerinin geçerliliğini nasıl saptayacağımızdır; geçerlilikleri Tanrıya, vahiylere ve basit geleneklere dayandırılmıyorsa, inanıyorum ki, insanın varoluş koşullarının sınanmasıyla, varoluşundaki doğuştan gelen çelişmelerin incelenmesiyle, en iyi nasıl çözümlenebileceklerinin araştırılmasıyla bu olanaklı olabilir. Bu etkin olarak 2500 yıl önce Budizm tarafından başarılmıştır. Sonuçlarına kimileri katılabilir, kimileri katılmayabilir ki Budizm bugünlerde zaten çoğunlukla yanlış anlaşılmaktadır. Oysa bu, bütünüyle insanın varoluşunu anlayabilme, sorunlarını bulup yanıtlayabilmek adına mitoloji dışında, akılcı bir girişimdi. Belki daha iyi yanıtlar verilebilirdi, ama gene de yöntembilimsel olarak nesnel, akılcı bir incelemenin yapıldığı ilk çalışmaydı.

Daha özgün olarak, bence yanıtlar ve bu anlamda bir hümanizmin değerleri şu yönde ele alınmalıdır: Spinoza, Goethe ve Marx’ın görüşlerinde belirginleşen üretici kişilikte yüce bir değer vardır. Bu tüketici insana, bugünkü endüstri toplumunun ortalama yapısının belirginleştiği, sonsuza dek sömürücü insan yapışma bütünüyle karşıttır. Ayrıca kişi bu anlayışta sevgisini ve aklını da geliştirir. Diğer bir yüce değeri de üstünlük yetisidir. İnsanın, tümüyle insan olabilmek için kendini aşması gerektiği söylenir, bu «kendini aşma»nın sonunda varılan yer, genellikle Tanrı olarak tanımlanır. Ama eğer insan deneyimleri söz konusu ise Tanrı kavramı o kadar gerekli değildir ve bu noktada soru insanın egosunu (benliğini) bırakıp bırakmayacağı, ondan arınıp alınamayacağıdır. insan, kendi kişisel varoluşunun hücresini terkedebilecek mi? Kendini arındırabilecek mi? («boş» bir duruma getirebilecek mi?) Dünyaya açılabilecek mi? Gizemcilerin de söylediği gibi, insan kendini bütünleyebilmek için kendinden arınabilecek mi? Zenginleşebilmek adına yoksullaşacak mı? Ya da Marx’ın kullandığı bir deyimi kullanarak, «önemli olan insanın çoğalmasıdır, sahip olduklarının ya da kullandıklarının değil.» Kendi mantığı içinde buradan tanrıtanımaz gizemciliğe varılabilir. Bu aşama da Zen Budizm’de ve kimi Zen Budizm ile ilintisi olmayan Batılı düşünürlerde gözlemlenebilir. Kavramsal olarak bu, Tanrı inanışına dayanmayan evren ile birlik olarak da kimilerince tanımlanabilir. Gene de belirli Hıristiyan, Musevi ve Müslüman gizemcilerinin yaptığı gibi başka kavram ve sözcüklerle aynı deneyimleri açıklamaya çalışmak çok zor olmaz.

Söylenmesi gereken bir şey daha var ki bu da, bu anlamdaki bir hümanizmin katı, hiyerarşik bir değerler sistemi olması gerektiğidir. Bu oluşturulmazsa diğerlerinin bir anlamı kalmayacaktır. Bu hiyerarşi de bir ideoloji değil, gerçekçiliktir. Eğer bir insan, haftada yarım saat çalışarak piyanist olmayı düşlüyorsa, bu aptallıktır ve eğer bir insan hümanizmin değerlerini diğer değerlerin hepsinin üzerinde tutmuyorsa, buna karşın hümanist değerlere ulaşmaya çalışıyorsa yalnızca kendini kandırıyordur. Gerçek anlamdaysa bir aptal olmayabilir, insan; Tanrı ve Sezar arasında (tanrıbilimsel bir dil kullanıyorum) karar vermek durumunda ise, kendini Sezar’a satmaya daha yakındır. Elbette Tanrı’yı da hümanist sistemin gelişiminde eşit olan değerleri seçmeyecektir.

On dokuzuncu yüzyılda Nietzsche, Tanrı’nın öldüğünü söyledi. Bugün, çoğu Protestan din bilimcilerin bir kısmı da böyle düşünmektedir. Belki bu kimileri için doğrudur. Ama bugünün sorunu Tanrı’nın ölüp ölmediği değil, insanın ölüp ölmediğidir. Bu noktada, insan fiziksel olarak değil —kaldı ki bu da tehdit edilmekte— tinsel açıdan ele alınmaktadır. Sorun, insanın ergeç kendisinin bütünüyle boş ve cansız kalabileceği, kendi istencinin dışında hareket edeceği bir duruma gelip gelmeyeceğidir. Yeni hümanizm, kendi türlü biçimleriyle, insanın ölmemesi gerektiği görüşünde birleşir. Katolikler ve Protestanlar Tanrı’nın ölmemesi gerektiği üzerinde durmaktalarsa da, kendi öncül çabalarıyla insanın ölümünü engelleme konusunda diğer tüm hümanistlerle birlikte olmuşlardır.

Yalnızca kötülüklere karşı olmak yeterli değildir. Bugün herkesin karşı gelmek zorunda olduğu birçok kötülük söz konusudur. Bir an hiçbir ırkçı sorunun ya da Vietnam savaşının olmadığını varsayalım. Yaşamınızla ne yapmaktasınız? inanıyorum ki gerekli olmasına rağmen protesto etmenin insani eylemin tek biçimi olmadığı kavranmalıdır. Sanıyorum ki genç nesil için en önemli nokta şunlara dikkatini çekmesidir: Tümüyle öznel olan burjuva dünyasının ve dogmayla dogmayı destekleyen bir örgütlenmenin yönettiği dinin dışında bir çerçeve, bir yönlenme ve inanış aramak; hümanist anlamda daha fazla canlılığa varmalarına yardım edecek değerleri seçmek. insan olarak varoluşumuzun tinsel sorunlarıyla yüzyüze gelmekten korkmamalıyız.

Erich Fromm


Adam Schaff, Manrism and t he Human individual (Marksizm ve insan Bireyi) Avrupa’da, Almanya ve Polonya’da basılmış ve yayınlanmıştır. 1966 sonlarında İngilizce baskısı ABD’de yayınlanacaktır. (McGravv Hill Paperback Serisi)

An International Symposium on SodaUst Humanlsm (Sosyalist Hümanizm üzerine Uluslararası Sempozyum) editör E. Fromm, (Doubleday, 1965). ABD’de ve Avrupa’daki birçok küçük sosyalist ülkede Marksistlerce yazılmış tezler. Oiltli baskısı 1966 sonlormdo yayınlanacak. (Anchor Kitapları)

Erich Fromm, The Sane Soclety (Akıl Başında Toplum) Holt, Rinehart & VVinston/Routledge & Kegan Paul yayınevleri..