Hiçbir iktidar, yalnızca zor kullanarak uzun ömürlü olamaz. Silahlı güçlerin, yasaların ve baskı araçlarının varlığı önemlidir; ama kalıcı egemenlik, zihinlerin yönetimiyle mümkündür. İktidarın sürdürülebilirliği, halkın rızasının üretilmesine dayanır. Çünkü baskı maliyetlidir, oysa rıza ekonomiktir ve gönüllü görünür. Tahakküm, açık bir dayatma biçiminden çok, gönüllülük illüzyonu yaratan bir bilinç inşasıyla işler.
Bu bilinç inşasının temelinde ideolojik aygıtlar yer alır. Fransız düşünür Louis Althusser’in ifadesiyle, devlet yalnızca zor aygıtlarıyla değil, ideolojik aygıtlarla da var olur. Ordu, polis ve mahkemeler düzeni fiziksel olarak korurken; okul, medya, din, aile ve kültür gibi kurumlar o düzeni meşrulaştırır, normalleştirir ve içselleştirir. Bireyler, egemen düzenin yalnızca kurbanı değil, aynı zamanda taşıyıcısı haline gelir.
Modern eğitim sistemi, yalnızca bilgi aktarmaz; aynı zamanda disiplin, otoriteye itaat ve rekabet gibi sistemin temel değerlerini bireylere kazandırır. Okul, devlete sadık ve piyasa koşullarına uyumlu bireyler üretmenin aracıdır. Benzer bir biçimde medya da yalnızca haber vermez; hangi olayların önemli olduğunu, nasıl düşünülmesi gerektiğini belirler. Haber bültenleri, diziler, eğlence programları, tümü görünmez bir ideolojik yeniden üretim sürecine hizmet eder. Normal olanla olması gereken arasındaki sınır, bu kanallar aracılığıyla silinir.
Din ise daha derin bir alanı etkiler: vicdanı ve ahlakı. İktidarın çıkarları, dini değerler üzerinden kutsanarak sorgulanamaz hale gelir. Tevekkül, sabır, sınanma, ilahi adalet gibi kavramlar, dünyevi adaletsizliklerin üzerini örter. Bu ideoloji, bireylerin acıyı anlamlandırmasını sağlarken, düzenin sorgulanmasını da engeller. Aile ise tüm bu ideolojik kodların bireye ilk kez kazandırıldığı yerdir. Birey daha çocuk yaşta, otoriteye boyun eğmenin doğal olduğunu, cinsiyet rollerinin değişmezliğini, büyüklerin sözünün üstünlüğünü öğrenir. Aile, mikro ölçekte iktidarın yeniden üretildiği bir ideolojik laboratuvardır.
Bu meşrulaştırma yalnızca düşünsel değil, aynı zamanda duygusaldır. Ulusal semboller, marşlar, bayraklar; bireyin aidiyet duygusunu harekete geçirerek, sınıfsal çelişkileri örten bir “biz” duygusu yaratır. Bu kolektif aidiyet, devletle halk arasındaki mesafeyi kapatır gibi görünür. Oysa bu “birlik” söylemi, eşitsizliğin üzerini örten bir perde işlevi görür. Egemen sınıfla yoksullar arasında gerçek bir ortaklık yoktur; ama sanki varmış gibi hissedilir.
İdeolojik tahakkümün en incelikli hali ise popüler kültürle kurulur. Dizilerdeki “başarılı” karakterler, reklamlardaki ideal hayatlar, sosyal medyada yüceltilen yaşam tarzları, sistemin değerlerini sorgulanmaz hale getirir. İnsanlar yalnızca itaat etmez; itaat ettiklerinin doğru, güzel ve hatta arzu edilir olduğuna inanırlar. Rıza burada yalnızca verilmez, istenir. Kendi zincirini süsleyen birey, özgür olduğunu sanırken aslında sistemin en sadık öznesine dönüşür.
Ancak her ideolojik yapı, çatlamaya mahkûmdur. Gerçek yaşamla anlatılan hikâyeler arasındaki fark büyüdükçe, ideoloji çözülmeye başlar. Ekonomik krizler, savaşlar, kitlesel adaletsizlikler, bu “normalin” sorgulanmasını mümkün kılar. Halk, gerçekliğin anlatılandan farklı olduğunu fark ettiğinde, önce sessiz bir huzursuzluk doğar; ardından açık bir direniş ortaya çıkar. İdeolojik aygıtlar artık meşruiyet üretemediğinde, iktidar yalnızca baskıya başvurur. Bu ise sistemin zayıfladığını gösterir, güçlendiğini değil.
Özgürlük yalnızca baskının kalkmasıyla değil, ideolojik zincirlerin kırılmasıyla mümkündür. Halkın kendi bilincini yeniden kurması, kendi hakikatini üretmesi gerekir. Meşruiyetin kaynağı artık yukarıdan gelen değil, aşağıdan doğan bir irade olmalıdır. Çünkü gerçek dönüşüm, sadece sistemin değil, zihnin de değişmesiyle mümkündür.
- İdeolojik Aygıtlar ve Meşruiyet Mekanizmaları - 5 Nisan 2025
- Ömer Çelik’in Sözleri: CHP’in Ön Seçimine Müdahalenin İtirafı - 21 Mart 2025
- Sessizliği İnşa Etmek: Toplum Mühendisliğinin Psikolojisi - 19 Mart 2025